Altay Suroy Recepoğlu

Altay Suroy Recepoğlu

Teraziya’ya Çıkan Prizren Sokağı

Altay Suroy RECEPOĞLU

Bazı insanlar hayatımıza bir kapıdan girmez.

Bir sokaktan girer.

Bazen o sokağın adını yıllar sonra hatırlarız. Bazen de bütün bir hayat, bir sokağın taşlarına, kaldırımına, akşam ışığına ve o günün havada asılı kalan kokusuna bağlanır.

Zülfikar Zuko Džumhur (24 Eylül 1869 - 24 Kasım 1990), Bosnalı yazar, ressam ve karikatürcüdür)’u düşündüğümde benim zihnimde önce Herceg Novi’nin dondurmamı yerken yerinde gördüğüm Kanlı Kule’nin kararmış taşları, mimozaları, sonra beyazlaşmış sakalı ve nihayet Belgrad’da Teraziya’ya çıkan Prizren Sokağı belirir.

Belgrad’ın o eski günlerinde, Prizren Sokağı yalnızca bir sokak değildi.

İnsan, şehirlerin haritasına bakarak onların ruhunu anlayamaz. Haritalar mesafeleri gösterir, fakat hafızayı göstermez. Prizren Sokağı da benim için Belgrad’ın herhangi bir sokağı değildi. Adında memleketimin taşları, Şadırvan’ın su sesi, Bayraklı Camii’nin gölgesi, eski evlerin ahşap merdivenleri vardı.

Sokak Belgrad’ın merkezi olan Teraziya’ya doğru uzanıyordu.

Ve bir gün, o sokakta Zuko ile Vezire’nin yolları kesişti.

Vezire Hanım’ı tanıdığımda, onun hayatının içinde henüz bir dava yoktu benim için.

Henüz 316 altın yoktu.

Henüz devlet hazinesinde boş çıkacak bir kutu, savaş sonrasında yeniden kurulacak mahkemeler ve Belgrad’a gönderilmek istenecek bir dosya da yoktu.

O zamanlar yalnızca bir kadın vardı karşımda.

Zarif, dikkat çekici ve kendi güzelliğinin farkında olmaktan çok, başkalarının o güzelliği fark etmesine alışmış bir kadın.

Onu görenlerin bakışları üzerinde uzun süre kaldığı söylenirdi.

Vezire, Prizren’in varlıklı ve itibarlı ailelerinden Mehmed Pehlivan’ın kızıydı.

Babası, eski Krallık Yugoslavya’nın zenginlerinden biriydi. Belgrad’da adı herkesçe bilinen Pehlivan Pastanesi’nin sahibiydi. Goralı kökleri, Prizren’deki ticari hayatı ve Belgrad’daki itibarı, onun hayatını iki şehir arasında kurmuştu.

Bir tarafında Belgrad vardı.

Öteki tarafında Prizren.

Bir tarafında Teraziya’nın kalabalığı…

Öteki tarafında Şadırvan’ın taşları…

Bir tarafında modern şehir hayatı…

Öteki tarafında babadan kalma evler, dükkânlar ve geçmişin sessiz serveti…

Mehmed Pehlivan’ın hayatında zenginliğin yanı sıra gösterişsiz bir kudret de vardı.

Zamanın Yugoslavya Kralı’na en pahalı teknelerden birini hediye ettiği anlatılırdı.

O günlerde zenginlik yalnızca parayla ölçülmezdi. Bir insanın kimlerle görüştüğü, hangi kapılardan içeri girebildiği, hangi sofralarda oturduğu ve hangi hediyeyi kime sunabildiği de onun toplumdaki yerini gösterirdi.

Metnin hüzünlü ve nostaljik atmosferini yansıtan bu görsel, Belgrad’daki Prizren Sokağı’nın Teraziya’ya uzanan yokuşunu canlandırıyor. Sol tarafta bohem yazar Zuko Džumhur’u, sağ tarafta ise zarif Vezire Hanım’ı tarihi doku içinde görebilirsiniz. Arka planda Bayraklı Camii’nin silueti ve duvarda Mehmed Pehlivan’ın pastanesine dair izler yer alırken, sokağa saçılan altınlar geçmişin ve kayıp hafızanın yankısını simgeliyor.

Fakat tarihin en büyük alaylarından biri şudur:

İnsan, hayatı boyunca biriktirdiği servetin sahibi olabilir.

Ama tarihin sahibi olamaz.

Devletler değişir.

Sınırlar değişir.

Rejimler değişir.

Ve bir sabah, dünün zengini bugünün yalnızca eski bir ev sahibi olur.

Mehmed Pehlivan’ın Prizren merkezinde, Şadırvan çevresindeki dükkânları ve Bayraklı Camii civarındaki evi de Yugoslavya Sosyalist döneminde devletleştirildi.

Bir zamanlar ailesinin hayatına ait olan ev, devletin mülkiyetine geçti.

Duvarları kaldı.

Merdivenleri kaldı.

Odaları kaldı.

Fakat evin sahipleri değişti.

Böyle evlerde geçmiş hiçbir zaman tamamen ölmez.

Duvarların içinde bir şeyler kalır.

Bazen bir ses.

Bazen bir koku.

Bazen bir isim.

Bazen de 316 Avusturya altını.

Zuko ile Vezire’nin tanışmaları, benim hayatıma girmelerinden çok önce, Belgrad’ın o kendine özgü bohem atmosferinde gerçekleşmişti.

Zuko, Belgrad’ın sıradan insanlarından değildi.

O, şehrin üzerinde dolaşan özel bir doğu kokusu gibiydi.

Bir yanında medeni özgürlüklerin, asfaltın, modern hayatın ve büyük şehir rahatlığının tadı vardı.

Öte yanında İstanbul’un eski sokaklarından, kahvehanelerinden, meyhanelerinden, camilerinden ve medreselerinden gelen bir geçmiş.

Zuko, bu iki dünyanın arasında yaşamayı biliyordu.

Belki de bu yüzden hiçbir yere bütünüyle ait görünmüyordu.

İnsanların çoğu bir şehre yerleşir.

Zuko ise şehirlerin içine yerleşirdi.

Onun Belgrad’ı, başkalarının gördüğü Belgrad değildi.

O, eski yemeklerin izini sürerdi.

Bir zamanlar İstanbul sokaklarında tattığı yemeklerin kayboluşuna üzülürdü.

Bir meyhanenin lekeli menüsünde artık bulunmayan bir yemeğin, bazen bir insanın ölümünden daha büyük bir kayıp olduğuna inanır gibiydi.

Çünkü insan ölür, hatırası kalır.

Ama bir yemek kayboldu mu, onu hatırlayan son insan da öldüğünde o tat bütün dünyadan silinir.

Zuko, kaybolan şeylerin peşinden gitmeyi seviyordu.

Asya Mektupları, Afrika Mektupları, Avrupa Mektupları kitaplarını yayınlamıştı oraları gezip gördükten sonra ve bana unutulmaz birer hatıra olarak imzalamıştı.

Sonra bir gün, şehirlerin gürültüsünden uzaklaşarak Herceg Novi’nin dinginliğine çekildi.

Mimozaların altında oturdu.

Sakalını uzattı.

Beyazlaşan sakalını özenle kestirdi.

Yerel asmaların altında, zamanla insanların “Zuko’nun Sandalyesi” diye anacağı yerde dünyayı seyretmeye başladı.

Zuko yazıyordu.

Çiziyordu.

Gülüyor ve güldürüyordu.

On binlerce çizgi film ve kısa film senaryosu, üç uzun metraj film, tiyatro sahneleri…

Onun kaleminden çıkan her şeyde, ciddi hayatın yanında hafifçe gülümseyen bir ironi vardı.

Fakat insanın hayatında bazen yazdığı her şeyden daha önemli bir metin vardır.

Kendi geçmişi.

Zuko’nun geçmişi de onu yıllar sonra yeniden Doğu’ya, camilere, medreselere, hanlara ve eski İslam şehirlerine götürdü.

Endülüs’ten Ortadoğu’ya uzanan yolculuklarında, yalnızca eski yapıların izini sürmedi.

Kendisinin de izini sürdü.

1920 yılında Konjic’te doğmuştu.

Ailesinin seçkin ve kültürlü geçmişinde İstanbul’a, Türklere ve Müslüman dünyasına uzanan kökler vardı.

Belki çocukluğunda bütün bu köklerin anlamını bilmiyordu.

İnsan, çoğu zaman kendisine miras kalan şeyleri ancak kaybetmeye başladığında fark eder.

Zuko da hayatının ilerleyen yıllarında Bosna-Hersek’in geçmiş günlerine karşı derin bir özlem duymaya başladı.

Bu özlem, bir memleket özleminden daha büyüktü.

Kendi ruhunun unutulmuş bir odasına dönmek gibiydi.

Ve sonunda, İslam’da geç bir sığınak bulduğuna inandı.

Belki de insanın bazı hakikatleri geç bulması, onları daha az değerli kılmaz.

Bazen geç kalmak, hakikate hazır hâle gelmenin başka adıdır.

Vezire Hanım’la tanışmam ise yıllar sonra oldu.

Ben o sırada avukatlık yapıyordum.

Fakat gazetecilikten gelmenin bıraktığı alışkanlıklar hâlâ üzerimdeydi.

Bir insanla yalnızca dosyasından konuşamıyordum.

Bir dava, benim için hiçbir zaman yalnızca dava değildi.

Dosyaların içinde insanların hayatları vardı.

Vezire’nin dosyasında da bir aile vardı.

Bir baba vardı.

Bir ev vardı.

Bir devlet vardı.

Ve zamanın içinden çıkıp gelen 316 altın vardı.

Vezire, Mehmed Pehlivan’ın biricik evladıydı.

Babasından kalan mirasın tek mirasçısı olarak, devletleştirilen evden çıkan altınlar üzerinde hak iddia ediyordu.

İşte bu nedenle akrabalarının talebi üzerine onun avukatı oldum.

Böylece Vezire Hanım’la tanıştım.

Fakat aramızdaki konuşmalar kısa sürede hukuk sınırlarını aştı.

Edebiyattan konuştuk.

Gezilerden…

Gazetecilikten…

Şehirlerden…

Zuko’dan…

Prizren’den…

Belgrad’dan…

İnsan bazen bir davanın avukatı olarak bir eve girer ve o evin geçmişinin tanığı olarak çıkar.

Vezire Hanım’ın hikâyesi de böyleydi.

O altınların hikâyesi, Prizren’deki eski evin iç merdivenlerinin tamiri sırasında ortaya çıktı.

Aradan yaklaşık kırk yıl geçmişti.

Bir işçi, merdivenlerin altında gizli bir boşluk buldu.

Önce birkaç taş yerinden oynadı.

Sonra tozların arasında bir parıltı belirdi.

Bir altın.

Ardından bir başkası.

Ve sonra, birdenbire, geçmişin gömülü serveti yere saçıldı:

316 Avusturya altını.

Bir evin merdivenlerinden çıkan altınlar, yalnızca bir servet değildi.

Onlar, bir zamanlar var olan başka bir dünyanın kalıntısıydı.

Krallık Yugoslavya’nın…

Mehmed Pehlivan’ın…

Prizren’in eski zenginlerinin…

Devletleştirilen evlerin…

Savaşların ve rejim değişikliklerinin…

Altınların kime ait olduğu konusunda anlaşmazlık çıktı.

İşçi ile devlet tarafından tahsis edilen evin sakini arasında ihtilaf yaşandı.

Polis altınlara el koydu.

Mahkeme kararıyla devlet hazinesinde muhafaza altına alındı.

Vezire Hanım, babasının tek mirasçısı olarak hakkını aramaya başladı.

şte benim bu hikâyeye girişim de böyle oldu.

Sonra zaman değişti.

Kosova’da geceler uzadı.

Sokağa çıkma yasakları başladı.

Sıkıyönetimler, olağanüstü hâller, çatışmalar ve savaşlar birbirini izledi.

Bir zamanlar insanların aynı şehirlerde, aynı sokaklarda, aynı kahvelerde yaşadığı Yugoslavya’nın yerini giderek korku aldı.

Savaş, önce insanların konuşmalarına girdi.

Sonra evlerine.

Sonra sokaklarına.

Sonra gökyüzüne.

NATO bombardımanları başladığında Belgrad’ın geceleri başka türlü aydınlanıyordu.

Bu ışık, şehirlerin ışığı değildi. Savaşın ışığıydı.

Kosova’da ise bütün bu büyük siyasetin altında insanlar kendi küçük hayatlarını korumaya çalışıyordu.

Bir kapıyı kapatmak.

Bir dosyayı saklamak.

Bir yakınının haberini beklemek.

Bir mahkemenin yeniden açılmasını umut etmek.

Savaş bittikten sonra Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından atanan Geçici Yönetim göreve başladı.

Mahkemeler yeniden kurulmaya çalışıldı.

Hâkimler tayin edildi.

Duruşmalar başladı.

Yeni bir hukuk düzeni kuruluyordu. Fakat eski davalar, yeni düzenin kapısında bekliyordu. 316 altının davası da bunlardan biriydi.

Vezire Hanım artık hayatta değildi.

Onun ölümünden sonra dosya daha da ağır bir hâl aldı.

Çünkü miras davası artık yalnızca bir miras davası değildi.

Bir insanın ölümünden sonra, onun adına adalet aramak her zaman daha zor olur.

Devlet hazinesinde muhafaza altında bulunması gereken altınların bulunduğu kasanın boş olduğu ortaya çıktı.

Boş.

Bazen tek bir kelime, bir dönemin bütün hikâyesini anlatır.

Boş kasa.

Boş ev.

Boşalan şehirler.

Boşalan mahkeme salonları.

Boş kalan sandalyeler.

Vezire Hanım’ın amca oğlu, Kosova mahkemelerinin bu davayı karara bağlayacağından kuşku duydu.

O dönemin şartları kolay değildi.

Yeni mahkemeler kuruluyor, yeni hâkimler göreve başlıyor, savaşın yaraları henüz kapanmıyordu.

Dosyalar, kurumlar ve insanlar bir geçiş döneminin belirsizliği içindeydi.

Bir gün bana, dosyayı alıp Belgrad mahkemesine göndereceğini söyledi.

Belki de bu kararın arkasında yalnızca hukuki bir düşünce yoktu.

Belgrad, bu hikâyenin başladığı yerdi.

Prizren Sokağı’nda, Teraziya’ya çıkan o yolda…

Zuko ile Vezire’nin karşılaştığı şehir…

Mehmed Pehlivan’ın adının ve servetinin bir zamanlar duyulduğu şehir…

Şimdi ise savaşın gökyüzünde bombaların ışığıyla anılan şehir…

Dosya, sonunda yeniden Belgrad’a dönmek istiyordu.

Sanki bir hikâye başladığı yere dönmeden tamamlanamıyordu.

Bugün geriye dönüp baktığımda, bu hikâyenin merkezinde aslında 316 altın olmadığını düşünüyorum.

Altınlar yalnızca hikâyenin görünen yüzüydü. Asıl mesele, geçmişin kime ait olduğuydu.

Bir ev kime aitti?

Devletleştirilmiş bir evin duvarları, geçmişteki sahibini ne kadar süre hatırlardı?

Bir ailenin serveti hangi noktada devletin malı olurdu?

Bir insanın hayatı, öldükten sonra mirasçılarına ne kadar kalırdı?

Ve bir ülke değiştiğinde, eski hukukun borçları yeni hukuka geçer miydi?

Bütün bu soruların arasında Zuko’nun yüzü belirir zihnimde.

Herceg Novi’de, mimozaların altında oturan o beyaz sakallı adam…

Belgrad’ın Prizren Sokağı’nda Teraziya’ya doğru yürüyen bohem…

İstanbul’un kaybolan yemeklerinin yasını tutan gezgin…

Endülüs’ün camilerinde kendi geçmişini arayan Müslüman…

Ve bir gün bize şöyle diyen adam:

“Kusurlarınızı asla tamamen ortadan kaldıramazsınız. Fakat onları düzeltmekten vazgeçmemelisiniz.”

Belki bu söz, yalnızca insanlara değil, tarihe de aittir.

Tarih de kusurlarını tamamen ortadan kaldıramaz.

Fakat onları düzeltmekten vazgeçmemelidir.

Bir devletin geçmişte yaptığı haksızlık, yeni devletin omuzlarında kalabilir.

Bir savaşın yarası, sonraki kuşakların hafızasında yaşayabilir.

Bir evin merdivenlerinden çıkan 316 altın, yalnızca bir servet değil, geçmişin hâlâ kapanmamış bir hesabı olabilir.

Ve bazen bir avukat, bir dosyanın içinde yalnızca hukuk aramaz.

Bir insanın hayatını arar.

Bir şehrin kaybolmuş yüzünü arar.

Bir dönemin unutulmuş vicdanını arar.

Ben Vezire Hanım’ı düşündüğümde, önce onun babasını düşünürüm.

Mehmed Pehlivan’ı…

Belgrad’da Pehlivan Pastanesi’nin sahibi olan, Goralı köklerinden gelen, Prizren’de Şadırvan çevresinde dükkânları, Bayraklı Camii civarında evi bulunan o eski zengin adamı…

Sonra Vezire’yi düşünürüm.

Sonra Zuko’yu.

Ve savaştan sonra bu yana uğrayamadığım Belgrad’da, Prizren Sokağı’nda, Teraziya’ya çıkan o yolu…

İnsanların henüz savaşlardan habersiz yürüdüğü günleri…

Bir kadının güzelliğiyle dikkat çektiği, bir bohem yazarın ona yaklaşabildiği, iki insanın birbirini bulduğu o eski Yugoslavya’yı…

O zaman anlarım:

Bazı hikâyeler bir evde başlamaz.

Bir sokakta başlar.

Bazıları bir mahkeme salonunda bitmez.

Bir insanın hafızasında devam eder.

316 altın bulunmuştu.

Ama asıl bulunan, bir ailenin geçmişiydi.

Bir şehrin unutulmuş hafızasıydı.

Bir devletin değişen yüzüydü.

Ve benim için, Belgrad’da Prizren Sokağı’ndan Teraziya’ya çıkan o yolun, yıllar sonra Kosova’daki bir mahkeme dosyasına kadar uzanan uzun, tuhaf ve hüzünlü hikâyesiydi.

Zuko’nun sandalyesi Herceg Novi’de kalmış olabilir.

Mehmed Pehlivan’ın evi Prizren’de devletleştirilmiş olabilir.

Altınların bulunduğu kasa boşalmış olabilir.

Vezire Hanım bu dünyadan ayrılmış olabilir.

Ama bazı hikâyeler, sahipleri öldükten sonra da yaşamaya devam eder. Çünkü şehirler unutmaz. Evler unutmaz. Sokaklar unutmaz.

Ve bazen, yıllar sonra bir avukatın elindeki dosya, bir zamanlar Teraziya’ya çıkan Prizren Sokağı’nda başlayan bir hayatın bütün yankılarını yeniden duyurur.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.