Rusya-Ukrayna Savaşı'nın NATO Zirveleri Bağlamında Dönüşümü: Dugin’in Perspektifi Ve Türkiye’nin Stratejik Konumu
NATO genişledikçe Rusya kendisini daha fazla çevrelenmiş hissetmekte, Rusya daha sert politikalar izledikçe NATO’nun doğu kanadındaki ülkeler ittifaka daha fazla ihtiyaç duymaktadır.
Bağımsız Araştırmacı Dr. Erman Tatlıoğlu, Rusya-Ukrayna Savaşı'nın NATO zirveleri bağlamında dönüşümünü ve Türkiye'nin konumunu AA Analiz için kaleme aldı.
***
Rusya-Ukrayna Savaşı 2022’den bu yana yalnızca iki devlet arasında devam eden askeri bir çatışma olmanın çok ötesine geçti. Kriz, Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisini yeniden şekillendiren, NATO’nun tehdit algısını dönüştüren ve Ukrayna’nın Batı kurumlarıyla temaslarını hızlandıran uzun vadeli bir jeopolitik kırılmaya dönüştü. 2022’deki olağanüstü Brüksel ve Madrid zirvelerinden 2026 Ankara Zirvesi’ne uzanan dönem incelendiğinde, NATO’nun kriz karşısındaki yaklaşımının belirgin biçimde değiştiği görülmektedir. İlk aşamada acil destek, kriz yönetimi ve çatışmanın NATO topraklarına yayılmasını önleme kaygısı öne çıkarken, sonraki yıllarda savunma sanayi üretimi, uzun vadeli askerî destek, kurumsal entegrasyon ve kalıcı caydırıcılık anlayışı NATO politikasının merkezine yerleşti. Bu dönüşüm Batılı güvenlik perspektifinden, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri harekatına verilen zorunlu bir stratejik cevap olarak görülmektedir. Rusya’daki Avrasyacı düşünce çevrelerinde ise aynı gelişmeler çok farklı bir anlatı üzerinden değerlendirilmektedir. Alexander Dugin bu yaklaşımın en bilinen temsilcilerinden biridir.
Dugin’in düşünceleri Rus devletinin resmi doktriniyle birebir örtüşen bir politika belgesi olarak ele alınmamalıdır. Bununla birlikte onun NATO genişlemesi, Ukrayna, Atlantikçilik ve çok kutupluluk üzerine kurduğu jeopolitik çerçeve, Rusya’da Batı’ya yönelik daha geniş stratejik ve ideolojik anlatının anlaşılması bakımından önemlidir. Bu nedenle NATO zirvelerinin Rusya-Ukrayna Savaşı bağlamında geçirdiği dönüşümü Dugin’in perspektifinden değerlendirmek, yalnızca bir düşünürün görüşlerini incelemek anlamına gelmez. Aynı zamanda Moskova’nın çevresinde gelişen "Batı tehdidi", "medeniyet devleti", "çok kutupluluk" ve "jeopolitik kuşatma" anlatılarının hangi tarihsel zemine oturduğunu anlamaya yardımcı olur.
Medeniyet devleti ve Atlantikçi dünya
Dugin’in düşüncesinin merkezinde, dünyanın yalnızca ulus devletlerden oluşan bir sistem olmadığı fikri yer almaktadır. Ona göre uluslararası politika, daha geniş medeniyet alanları ve büyük jeopolitik güç merkezleri arasındaki mücadele üzerinden şekillenir. Bu yaklaşımda Batı, Atlantikçi bir dünya olarak tanımlanmaktadır. ABD liderliği, NATO, liberal uluslararası düzen ve Batılı siyasi kurumlar bu Atlantikçi sistemin temel araçlarıdır. Bunun karşısında ise Rusya merkezli Avrasya yer almaktadır. Dugin açısından Rusya sıradan bir ulus devlet değildir. Rusya, kendi değer sistemine, siyasi düzenine ve tarihsel gelişim çizgisine sahip bir "medeniyet devleti"dir. Bu nedenle Batı’nın liberalizm, demokrasi ve insan hakları gibi kavramları evrensel normlar olarak sunması Dugin’in yaklaşımı açısından kabul edilmez. Bu kavramlar, Batı’nın kendi ideolojik düzenini diğer toplumlara taşımasının araçları olarak değerlendirilir.
NATO ve Avrupa Birliği’nin (AB) genişlemesi de bu çerçevede ele alınmaktadır. Dugin’e göre NATO’nun doğuya doğru ilerlemesi yalnızca askeri bir ittifakın genişlemesi değildir. Aynı şekilde AB'nin genişleme politikası da ekonomik veya siyasi entegrasyonla sınırlı değildir. Her iki süreç de Atlantikçi dünyanın Sovyet sonrası coğrafyaya doğru nüfuz etmesinin farklı boyutlarıdır. Dugin’in "Kıtaların Büyük Savaşı" yaklaşımı bu düşüncenin tarihsel boyutunu ortaya koymaktadır. Bu mücadele yalnızca ordular arasında yaşanan savaşlardan ibaret değildir. Medeniyetler, değerler, ekonomik modeller, siyasi sistemler ve jeopolitik bloklar arasında süren tarihsel bir rekabettir. Bu perspektiften bakıldığında Napolyon Savaşları ilk büyük dalgayı, İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş ikinci dalgayı, Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan yeni dünya düzeni ile Rusya-Ukrayna Savaşı ise üçüncü dalgayı temsil etmektedir. Dugin’in ifadesiyle Batı, Sovyet sonrası toprakları AB ve NATO’ya dahil ederek etkisini daha ileri taşımaya çalışmaktadır. Bu nedenle Rusya-Ukrayna Savaşı, Dugin’in anlatısı kapsamında 2022'de ortaya çıkan ani bir kriz değil, uzun süredir devam eden kıtasal mücadelenin yeni aşamasıdır.
İdeolojik anlatı ile jeopolitik gerçeklik arasındaki mesafe
Dugin’in yaklaşımı Rusya’nın Batı’ya yönelik tehdit algısını anlamak bakımından açıklayıcıdır. Ancak bu anlatı, Sovyet sonrası Avrupa’daki jeopolitik dönüşümün tamamını açıklamaya yetmemektedir. Özellikle NATO ve AB'nin genişleme süreçlerinde Doğu Avrupa ülkelerinin kendi tarihsel deneyimleri ve güvenlik algıları Dugin’in yaklaşımı açısından çoğu zaman geri planda kalmaktadır. Baltık ülkeleri, Polonya ve birçok Orta ve Doğu Avrupa ülkesi için Rusya yalnızca Batı tarafından üretilmiş teorik bir tehdit değildir. Bu ülkelerin Rusya ve Sovyetler Birliği ile yaşadıkları tarihsel deneyimler, dış politika tercihlerinde doğrudan etkili olmuştur. Ukrayna ve Moldova gibi ülkelerin Batılı kurumlara yaklaşmasında da benzer bir güvenlik algısı bulunmaktadır. Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri müdahalesi ise bu eğilimi zayıflatmak yerine güçlendirmiştir. Bu noktada temel sorun, tarafların aynı jeopolitik süreci birbirinden tamamen farklı nedensellik ilişkileri üzerinden açıklamasıdır. Rusya açısından NATO’nun doğuya genişlemesi güvenlik tehdidi yaratmış ve Moskova’yı tepki vermeye zorlamıştır. Batılı perspektife göre ise Rusya’nın komşu ülkelere yönelik politikaları, bu ülkelerin NATO’ya ve AB'ye yaklaşmasının temel nedenlerinden biri olmuştur.
Dolayısıyla Avrupa güvenliğinde ortaya çıkan mesele klasik bir güvenlik ikilemidir. Rusya NATO’nun genişlemesini tehdit olarak gördükçe askeri ve siyasi tedbirlerini artırmaktadır. Rusya’nın bu politikaları ise komşu ülkelerin güvenlik kaygılarını yükseltmekte ve NATO’ya yönelimlerini güçlendirmektedir. Böylece taraflardan birinin kendi güvenliğini artırmak amacıyla attığı adım, diğer taraf açısından yeni bir tehdit olarak algılanmaktadır. Sonuçta NATO genişledikçe Rusya kendisini daha fazla çevrelenmiş hissetmekte, Rusya daha sert politikalar izledikçe NATO’nun doğu kanadındaki ülkeler ittifaka daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Bu döngü, günümüzde Avrupa güvenliğinin en önemli yapısal sorunlarından biridir.
Ukrayna neden kilit nokta?
Dugin’in jeopolitik düşüncesinde Ukrayna özel bir yere sahiptir. "Foundations of Geopolitics" çerçevesinde ortaya konulan temel yaklaşımlardan biri, Ukrayna meselesi çözülmeden Rusya merkezli kıtasal siyasetin tam anlamıyla kurulamayacağı düşüncesidir. Dugin açısından Ukrayna, Rusya ile Batı arasında sıradan bir tampon devlet değildir. Ukrayna, Avrasya’nın kalbi ile Atlantikçi dünyanın karşı karşıya geldiği temel jeopolitik sınır hattıdır.
Bu önemin birkaç nedeni bulunmaktadır. İlk olarak Ukrayna, Rusya’nın Batı sınırındaki en önemli coğrafyalardan biridir. İkinci olarak Karadeniz’e erişimi, sıcak denizler ve askeri strateji bakımından kritik öneme sahiptir. Üçüncü olarak Ukrayna, Rus tarihsel ve kültürel kimlik anlatısında önemli bir yere sahiptir. Son olarak Ukrayna’nın dış politika yönelimi, Rusya’nın Avrasya merkezli büyük güç iddiasını doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle, Dugin’in jeopolitik okumasında Ukrayna’nın NATO veya AB'ye yaklaşması, yalnızca bağımsız bir devletin dış politika tercihi olarak görülmez. Söz konusu süreç, Rus tarihsel alanının parçalanması, Slav-Ortodoks bağlarının zayıflaması ve Avrasya merkezinin batı sınırının gerilemesi şeklinde yorumlanmaktadır.
Dugin’in klasik kara gücü-deniz gücü ayrımı da burada devreye girmektedir. Rusya kıtasal kara gücünü, ABD ve NATO ise Atlantik merkezli deniz gücünü temsil etmektedir. Ukrayna bu iki sistem arasındaki temas ve mücadele alanıdır. Bu nedenle Ukrayna üzerindeki rekabet, Kiev’in dış politika yöneliminden çok daha geniş bir anlam taşımaktadır. Ukrayna’nın Batı sistemine entegrasyonu Dugin anlatısı açısından Avrasya’nın geri çekilmesi anlamına gelirken, Rusya’nın Ukrayna üzerindeki etkisini sürdürmesi Atlantikçi genişlemenin sınırlandırılması olarak değerlendirilmektedir.
Brüksel ve Madrid: Rusya’nın tehdit olarak tanımlanması
2022'de gerçekleştirilen olağanüstü Brüksel ve Madrid zirveleri, NATO’nun çatışma karşısındaki ilk kapsamlı stratejik çerçevesini oluşturdu. NATO, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik harekatını güçlü biçimde kınadı, Rus kuvvetlerinin Ukrayna’dan çekilmesini istedi ve Belarus’un çatışmadaki rolünü açık biçimde gündeme taşıdı. Bununla birlikte ittifak, Ukrayna’ya siyasi ve askeri destek sağlarken doğrudan çatışmanın tarafı haline gelmekten kaçındı. Bu yaklaşım NATO politikasının temel sınırını oluşturdu, Ukrayna desteklenecek ancak NATO ile Rusya arasında doğrudan askerî çatışma yaratılmayacaktı.
Madrid Zirvesi’nde yaşanan en önemli değişimlerden biri ise Rusya’nın "en önemli ve doğrudan tehdit" olarak tanımlanması oldu. Bu tanımlama sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade etmektedir. Soğuk Savaş sonrası dönemde Rusya ile NATO arasında dönemsel işbirliği mekanizmaları kurulmuş, Moskova Avrupa güvenlik sisteminin en azından belirli alanlarında muhatap kabul edilmişti. Madrid sonrasında ise Rusya giderek Avrupa-Atlantik güvenlik düzeninin dışında konumlanan sistemik bir tehdit olarak değerlendirilmeye başlandı. Ukrayna’ya sağlanan destek de bu dönemde dönüşmeye başladı. Acil askeri yardımın yanında uzun vadeli dayanıklılık, modernizasyon ve NATO standartlarına uyum kavramları öne çıktı.
Dugin’in jeopolitik yaklaşımına göre 2022 zirveleri "Atlantik blokunun Rusya’yı çevreleme hamlesi" şeklinde yorumlanabilir. Bu yaklaşıma göre kriz, NATO’nun ifade ettiği gibi yalnızca Ukrayna’nın egemenliğini savunma meselesi değildir. Asıl mücadele, Soğuk Savaş sonrasında oluşan ABD merkezli tek kutuplu düzen ile Rusya’nın yeniden büyük güç statüsüne ulaşma çabası arasında yaşanmaktadır. Rusya’nın doğrudan tehdit olarak tanımlanması da bu nedenle önemlidir. Dugin’in teorik çerçevesinden bakıldığında bu karar, Rusya’nın Avrupa güvenlik sisteminin parçası olmaktan çıkarılarak sistem dışı bir meydan okuyucu konumuna yerleştirilmesidir.
Vilnius ve Ukrayna’nın Atlantikleştirilmesi
2023 Vilnius Zirvesi, NATO-Ukrayna ilişkilerinin kurumsallaşması açısından önemli bir dönüm noktası oldu. NATO, Ukrayna’nın geleceğinin ittifakta olduğunu teyit etti. Buna rağmen doğrudan üyelik daveti verilmedi ve müttefiklerin mutabakatı ile gerekli şartların karşılanması yönündeki yaklaşım korundu. Bununla birlikte Ukrayna için Üyelik Eylem Planı şartının kaldırılması ve NATO-Ukrayna Konseyi’nin oluşturulması Kiev ile ittifak arasındaki ilişkileri yeni bir seviyeye taşıdı.
Dugin’in yaklaşımı açısından Vilnius Zirvesi "Ukrayna’nın Atlantikleştirilmesi" olarak değerlendirilebilir. Bu dönüşümün ilk boyutu kimlik mücadelesidir. NATO açısından Ukrayna, kendi dış politika ve güvenlik tercihlerini belirleme hakkına sahip egemen bir Avrupa devletidir. Dugin’in Avrasyacı perspektifinden ise Ukrayna’nın Batılı kurumlarla bütünleşmesi Rus tarihsel alanının parçalanması ve Slav-Ortodoks jeopolitik bağının zayıflatılması anlamına gelmektedir. İkinci boyut jeopolitik sınır hattıdır. Dugin’in kara gücü-deniz gücü ayrımında Rusya kıtasal Avrasya’yı, ABD ve NATO ise Atlantikçi deniz gücünü temsil etmektedir. Ukrayna iki sistem arasındaki sınır bölgesidir. Üçüncü boyut ise NATO-Ukrayna Konseyi’dir. NATO açısından Konsey siyasi diyalog, reform ve koordinasyon mekanizmasıdır. Dugin’in yaklaşımı açısından ise Ukrayna devlet yapısının Atlantik kurumlarıyla bütünleşmesini sağlayan bir araçtır. Bu nedenle Dugin’in ortaya koyduğu analizde ortaya çıkan temel iddia şudur: Batı, Ukrayna’yı resmen NATO üyesi yapmadan fiilen NATO güvenlik alanına taşımaktadır.
Washington: Geri döndürülemez entegrasyon
2024'te yapılan Washington Zirvesi, Ukrayna’ya yönelik siyasi taahhüdün daha güçlü hale geldiği aşamayı temsil etti. NATO, Ukrayna’nın Avrupa-Atlantik bütünleşme yolunda "geri döndürülemez" biçimde ilerlediğini ilan etti. Bu ifade Vilnius’a kıyasla çok daha güçlü bir siyasi mesajdı. Bununla birlikte doğrudan üyelik daveti yine verilmedi ve müttefiklerin mutabakatı şartı korundu.
Dugin’in jeopolitik düşünce çerçevesinden Washington Zirvesi, savaşın yalnızca toprak meselesi olmaktan çıktığı noktadır. Rusya’nın temel hedeflerinden biri Ukrayna’nın NATO dışında kalmasıdır. Bunun yanında Batı güvenlik mimarisinin doğuya ilerlemesinin durdurulması ve Rusya’nın çok kutuplu dünya düzenindeki etki alanının korunması amaçlanmaktadır. Washington’da ortaya çıkan yaklaşım ise bu hedeflerin tam tersine işaret etmektedir. Ukrayna ordusunun NATO standartlarına uyumunun artırılması, eğitim sistemlerinin entegrasyonu ve uzun vadeli savunma bağlarının kurulması Kiev’in Batı güvenlik sistemiyle ilişkisini giderek yapısal hâle getirmektedir.
Burada savaşın önemli stratejik paradokslarından biri ortaya çıkmaktadır. Rusya’nın temel kaygılarından biri NATO’nun Ukrayna üzerindeki etkisinin artmasıydı. Ancak çatışmaların uzaması, Ukrayna’nın NATO sistemine daha fazla yaklaşmasına neden oldu. Dolayısıyla çatışma alanındaki sınırlar ne yönde değişirse değişsin, Ukrayna’nın güvenlik kimliğinde yaşanan dönüşüm Rusya açısından önemli bir stratejik sorun oluşturmaktadır.
Lahey: Avrupa’nın askeri dönüşümü
2025 Lahey Zirvesi’nde NATO gündeminin merkezine savunma harcamaları ve savunma sanayi üretim kapasitesi yerleşti. Müttefiklerin savunma harcamalarını gayri safi yurtiçi hasılalarını (GSYH) yüzde 5’i seviyesine çıkarma yönündeki yaklaşımı, NATO’nun tehdit değerlendirmesinde yaşanan uzun vadeli dönüşümü göstermektedir. Rusya artık kısa süreli bir kriz kaynağı olarak değil, Avrupa güvenliğine yönelik kalıcı bir stratejik tehdit olarak değerlendirilmektedir. Ukrayna’ya yapılan doğrudan katkıların ve Ukrayna savunma sanayisine verilen desteğin müttefiklerin savunma harcamaları içerisinde değerlendirilebilmesi de önemli bir değişimdir. Bu yaklaşım Ukrayna’ya desteği klasik "yardım paketi" anlayışından çıkarmakta ve NATO’nun kolektif savunma planlamasıyla ilişkilendirmektedir. Savunma sanayi üretiminin artırılması, yeni askeri kabiliyetlerin geliştirilmesi ve doğu kanadındaki lojistik altyapının güçlendirilmesi de aynı stratejik dönüşümün parçalarıdır.
Dugin’e göre ise Lahey kararları ekonomik veya teknik değildir. Bu kararlar Avrupa’nın jeopolitik dönüşümünü ifade etmektedir. Dugin’in uzun süredir savunduğu temel iddialardan biri, ABD’nin Rus tehdidini Avrupa’yı Atlantik sistemi içerisinde tutmak için kullandığıdır. Bu nedenle Avrupa ülkelerinin savunma bütçelerini artırması, savunma sanayisinin genişlemesi ve NATO’nun doğu kanadındaki askeri kapasitenin güçlendirilmesi, Rusya’nın çevrelenmesi stratejisinin kurumsallaşması olarak görülmektedir. Ancak bu noktada Dugin’in beklentisi ile jeopolitik gerçeklik arasında önemli bir çelişki ortaya çıkmıştır. Dugin, Avrupa’nın zamanla ABD’den uzaklaşarak bağımsız bir kıtasal güç merkezi oluşturmasını beklemektedir. Ukrayna krizi sonrasında ise bunun tersi yaşanmıştır. Avrupa, en azından güvenlik alanında, NATO çerçevesinde daha fazla bütünleşmeye başlamıştır. Başka bir ifadeyle bu kriz, Dugin’in öngördüğü Atlantik sisteminin çözülmesinden ziyade kısa ve orta vadede NATO’nun yeniden canlanmasına katkı sağlamış görünmektedir.
Ancak Ukrayna krizi sonrasında NATO’nun yeniden canlanmış görünmesi, Atlantik sisteminin Avrupa üzerindeki hakimiyetinin tartışmasız ve kalıcı biçimde pekiştiği anlamına gelmemektedir. Zira AB aynı dönemde kendi savunma kapasitesini güçlendirmeye, ortak tedarik ve üretim mekanizmaları geliştirmeye ve SAFE gibi programlarla daha özerk bir güvenlik altyapısı kurmaya yönelmektedir. Bu nedenle Avrupa’nın uzun vadede ne ölçüde ABD merkezli güvenlik mimarisinin sınırları içerisinde kalacağı, ne ölçüde kendi stratejik özerkliğini geliştireceği henüz net değildir. Başka bir ifadeyle, Ukrayna krizi kısa ve orta vadede NATO’nun yeniden canlanmasına katkı sağlamış olsa da bu canlanmanın Avrupa’yı kalıcı biçimde Atlantikçi çizgiye bağlayıp bağlamadığı hala önemli bir soru işaretidir. Dugin’in öngördüğü Atlantik sisteminin çözülmesi gerçekleşmemiştir ancak Avrupa’nın bağımsız bir kıtasal güvenlik aktörüne dönüşme arayışı da tamamen ortadan kalkmış değildir.
Ankara Zirvesi ve uzun süreli blok rekabeti
2026 Ankara Zirvesi, NATO’nun Rusya-Ukrayna krizine bakışındaki dönüşümün en belirgin aşamalarından biridir. Yaşanan çatışmalar artık ittifak açısından geçici bir güvenlik krizi olarak değerlendirilmemektedir. Ukrayna’ya yönelik çok yıllı destek mekanizmaları, savunma sanayi üretiminin artırılması ve doğu kanadının güçlendirilmesi, NATO’nun uzun süreli rekabet ihtimaline göre hareket ettiğini göstermektedir. NATO-Ukrayna Konseyi çerçevesinde eğitim, analiz, uyumluluk ve reform süreçlerinin ilerletilmesi de Ukrayna’nın NATO sistematiğine daha sıkı bağlanmasına neden olmaktadır. Bu süreç "yardım aşamasından entegrasyon köprüsü aşamasına geçiş" şeklinde tanımlanabilir. Ukrayna’ya yönelik askeri teçhizat, eğitim ve uzun vadeli destek planlaması aynı zamanda NATO’nun savaşın kısa sürede sona ermeyebileceği varsayımıyla hareket ettiğini göstermektedir.
Dugin’in teorik çerçevesinden bakıldığında Ankara Zirvesi, "Yeni Soğuk Savaş’ın askeri mimarisinin kurumsallaşması" olarak değerlendirilebilir. Ukrayna’ya çok yıllı destek mekanizmalarının kurulması, NATO’nun savunma üretimini artırması ve doğu kanadındaki kapasitesini güçlendirmesi, Rusya’ya karşı geçici değil kalıcı bir strateji oluşturulduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Bu noktada Dugin’in çok kutuplu dünya teorisi yeniden önem kazanmaktadır. Bir tarafta ABD liderliği, NATO, liberal uluslararası düzen ve Batılı kurumların oluşturduğu Atlantikçi model bulunmaktadır. Diğer tarafta ise Rusya merkezli güç alanları, medeniyet temelli kutuplar, Batı dışı güç merkezleri ve çok kutupluluk düşüncesine dayanan Avrasyacı model yer almaktadır. Ankara Zirvesi, Dugin’in jeopolitik yaklaşımına göre bu iki model arasındaki uzun süreli mücadelenin askeri ve kurumsal çerçevesinin daha görünür hale geldiği bir aşamadır.
Rusya’nın ideolojik repertuvarı
Rusya’nın günümüzde kullandığı ideolojik söylemi yalnızca Avrasyacılık veya Sovyet döneminden miras kalan ideolojik kalıplar üzerinden açıklamak yeterli değildir. Rusya’nın ideolojik yapısı sabit bir doktrinden ziyade hedef kitleye göre değişebilen esnek ve işlevsel bir repertuvar niteliği taşımaktadır. Bu repertuvarın merkezinde büyük güç ve devletçilik anlayışı bulunmaktadır. Bunun yanında medeniyet devleti fikri, Batı tehdidi anlatısı, geleneksel değerler söylemi, İkinci Dünya Savaşı üzerinden geliştirilen anti-faşist tarihsel hafıza ve Küresel Güney’e yönelik anti-kolonyal söylem farklı bağlamlarda kullanılmaktadır. Rus kamuoyuna yönelik söylemde devletin bekası, tarihsel kuşatma ve büyük güç kimliği öne çıkabilmektedir. Batılı toplumlara yönelik anlatıda liberal sistemin krizleri, geleneksel değerlerin aşınması veya Batılı siyasi elitlere yönelik eleştiriler kullanılabilmektedir. Küresel Güney’e yönelik söylemde ise Batı emperyalizmi, sömürgecilik ve tek kutuplu dünya düzeni eleştirisi daha fazla öne çıkarılmaktadır.
Bu nedenle NATO açısından sorun yalnızca askeri değildir. Bilgi ve propaganda savaşı, günümüzde jeopolitik rekabetin temel alanlarından biri haline gelmiştir. Rusya’nın farklı toplumlara farklı mesajlar verebilmesi karşısında NATO’nun tek tip propaganda karşıtı bir kampanya yürütmesi yeterli olmayacaktır. İttifak, farklı toplumların güvenlik kaygılarını ve siyasi hassasiyetlerini dikkate alan, farklı fakat kendi içerisinde tutarlı mesajlar geliştirebilen bir stratejik iletişim modeli oluşturmak zorundadır. Bu noktada "anlatı güvenliği" ve "ideolojik dayanıklılık" kavramları NATO’nun gelecekteki stratejik tartışmalarında daha önemli hale gelebilir.
Türkiye’nin stratejik konumu
Türkiye’nin Rusya-Ukrayna Savaşı karşısındaki konumu, basit bir tarafsızlık veya arabuluculuk politikasıyla açıklanamayacak kadar karmaşıktır.
Türkiye NATO üyesidir, AB'ye aday bir ülkedir ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin uygulayıcısıdır. Karadeniz’de önemli askeri kapasiteye sahiptir. Bunun yanında Rusya ve Ukrayna ile siyasi, ekonomik ve güvenlik ilişkileri bulunmaktadır. Mavi Vatan yaklaşımı, Kafkasya’daki gelişmeler ve Türkiye’nin Karadeniz güvenliğine yönelik politikası Ankara’nın jeopolitik konumunu daha da özgün hale getirmektedir. 2022 Brüksel ve Madrid zirveleri Türkiye açısından savaşın ilk büyük denge testidir.
NATO Rusya’yı doğrudan tehdit olarak tanımlarken Türkiye, Ukrayna’nın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü desteklemiş, Kırım’ın Rusya topraklarına katılmasını tanımama politikasını sürdürmüş ancak Rusya ile diplomatik kanalları tamamen kapatmamıştır. Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni uygulayarak boğazlardan savaş gemilerinin geçişini sınırlandırması, Karadeniz’de çatışmanın daha geniş bir askeri krize dönüşmesini önleyen en önemli stratejik adımlardan biri olmuştur.
Karadeniz, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik müdahalesinin ardından Avrupa güvenliğinin ön cephelerinden biri haline gelmiştir. Buna rağmen Tahıl Koridoru Anlaşması gibi girişimlerin Türkiye aracılığıyla gerçekleştirilebilmesi, Ankara’nın hem Moskova hem de Kiev ile iletişim kurabilme kapasitesini göstermiştir. Madrid Zirvesi’nde İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyelik sürecinde Türkiye’nin terörle mücadele hassasiyetlerini gündeme taşıması da Ankara’nın ittifak içerisindeki pazarlık gücünü ortaya koymuştur.
Vilnius Zirvesi Türkiye açısından iki yönlü sonuç yaratmıştır. Bir taraftan NATO-Ukrayna Konseyi kurulmuş ve Ukrayna’nın NATO sistemine yaklaşması hızlanmıştır. Diğer taraftan Türkiye, İsveç’in üyelik sürecinde terörle mücadele, savunma sanayi kısıtlamaları ve AB ile ilişkiler gibi ulusal güvenlik başlıklarını NATO gündemine taşımıştır. Bu nedenle Vilnius, Türkiye açısından "ittifak dayanışması karşılığında ulusal güvenlik kaygılarının tanınması" yaklaşımının önemli örneklerinden biridir.
Washington Zirvesi ise Ukrayna’nın NATO’ya yaklaşmasının giderek kalıcı hale geldiği aşamayı temsil etmektedir. NATO’nun Ukrayna’nın Avrupa-Atlantik entegrasyon yolunu "geri döndürülemez" olarak tanımlaması, Türkiye açısından önemli bir stratejik gerçeklik yaratmıştır. Ankara artık Ukrayna’nın Batı güvenlik mimarisi içerisindeki yerini geçici bir kriz dönemi gelişmesi olarak değil, giderek yapısallaşan bir süreç olarak değerlendirmek durumundadır. Türkiye açısından temel mesele, Ukrayna’ya verilen desteğin sürdürülmesiyle Rusya ile kontrollü ilişkinin aynı anda yürütülebilmesidir.
Lahey ve Ankara zirvelerinde savunma sanayi ve savunma harcamalarının ön plana çıkması ise Türkiye açısından önemli fırsatlar yaratmaktadır. Türkiye, silahlı insansız hava aracı (SİHA), elektronik harp, deniz platformları, mühimmat, kara sistemleri, hava savunma ve lojistik alanlarında NATO’nun artan ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir kapasiteye sahiptir. Bu nedenle NATO’nun savunma harcamalarını artırma yönündeki yaklaşımı Türkiye açısından yalnızca mali bir yük olarak değerlendirilmemelidir. Savunma sanayi ihracatı ve müşterek üretim diplomasisi, Ankara’nın NATO içerisindeki stratejik ağırlığını artırabilecek önemli araçlara dönüşmektedir.
Ankara Zirvesi bu açıdan Türkiye için özel bir önem taşımaktadır. Zirvenin Ankara’da gerçekleştirilmesi, Türkiye’nin NATO içerisindeki merkezi rolünü sembolik düzeyin ötesine taşımaktadır. Savunma sanayi üretimi, ortak tedarik ve yüksek savunma yatırımlarının ittifak gündeminin merkezine yerleşmesi, Türkiye’nin uzun süredir savunduğu bazı tezleri de daha görünür hale getirmiştir. Ankara’nın savunma sanayi kısıtlamalarının kaldırılması ve dışlayıcı AB temelli güvenlik mekanizmalarının NATO birliğini zayıflatmaması yönündeki yaklaşımı, Avrupa’nın yeni güvenlik ihtiyaçları nedeniyle daha güçlü bir zemine kavuşmaktadır.
Türkiye bir medeniyet kampının ön karakolu olmamalı
Dugin’in jeopolitik yaklaşımı dünyayı Atlantikçi ve Avrasyacı güç merkezleri arasındaki mücadele üzerinden açıklamaktadır. Türkiye’nin jeopolitik konumu ise bu ikili ayrımın içerisine kolaylıkla yerleştirilemez. Türkiye NATO üyesidir ancak Rusya ile kapsamlı ilişkilere sahiptir. AB'ye aday ülkedir ancak Avrupa’nın güvenlik politikalarındaki dışlayıcı mekanizmaları eleştirmektedir. Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü desteklemektedir ancak Moskova ile diplomatik kanallarını korumaktadır. Karadeniz’de NATO’nun en önemli askeri aktörlerinden biridir ancak aynı zamanda bölgedeki gerilimin sınırlandırılmasını savunmaktadır. Bu tablo stratejik kararsızlık olarak değerlendirilmemelidir. Aksine Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın ve sahip olduğu jeopolitik kapasitenin doğal sonucudur.
Türkiye’nin stratejik gücü herhangi bir medeniyet kampının ön karakolu olmasından kaynaklanmamaktadır. Türkiye’nin asıl gücü, rekabet eden güç merkezleri arasında vazgeçilmez bir bağlantı ve denge ülkesi olabilmesidir. Bu nedenle Türkiye’nin en doğru stratejik çizgisi, Rusya ile diplomatik kanalları açık tutan, Karadeniz’de gerilimi sınırlayan ve NATO içerisindeki savunma sanayi ile bölgesel güvenlik kapasitesini stratejik pazarlık gücüne dönüştüren bir politika olmalıdır.
Bununla birlikte Ankara’nın kendisini yalnızca "taraf olmayan arabulucu" olarak tanımlaması da yeterli değildir. Türkiye, NATO içerisinde özerk ağırlığı bulunan, Karadeniz’de denge kurabilen ve savunma sanayisiyle İttifak’ın vazgeçilmez kapasite sağlayıcılarından biri hâline gelen aktör konumunu güçlendirmelidir.
Sonuç: İdeolojiler değişir, jeopolitik kalır
2022’den 2026’ya, Ankara Zirvesi’ne uzanan süreç, NATO’nun Rusya-Ukrayna Savaşı karşısındaki politikasının üç temel eksende geliştiğini göstermektedir.
İlk olarak Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısı uluslararası hukukun ihlali ve Avrupa-Atlantik güvenliğine doğrudan tehdit olarak tanımlanmıştır. İkinci olarak Ukrayna’nın egemenliği, toprak bütünlüğü ve kendini savunma hakkına verilen destek zaman içerisinde mühimmat, hava savunma, eğitim, istihbarat, savunma sanayi ve kurumsal entegrasyon boyutlarına genişlemiştir. Üçüncü olarak NATO doğrudan savaşın tarafı olmaktan kaçınmış, ancak caydırıcılık ve savunma düzenini Rusya’ya karşı kalıcı biçimde yeniden yapılandırmıştır.
Dugin’in jeopolitik okumasında bu gelişmeler Atlantikçi dünyanın Rusya’yı çevreleme stratejisinin aşamalı biçimde kurumsallaşmasıdır. NATO açısından ise aynı süreç Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri harekatının yarattığı güvenlik tehdidine verilen stratejik cevaptır. Burada giderek derinleşen sorun, tarafların kendi güvenlik anlatılarını birbirlerinin tehdit algısını artıracak biçimde üretmesidir. Rusya NATO’nun genişlemesini kendi askeri politikalarının temel gerekçelerinden biri olarak sunmaktadır. NATO ise Rusya’nın politikalarını doğu kanadını güçlendirmenin ve savunma kapasitesini artırmanın temel nedeni olarak göstermektedir. Böylece Avrupa güvenliği giderek sertleşen bir güvenlik ikileminin içerisine girmektedir.
Dugin’in jeopolitik yaklaşımının en dikkat çekici yönlerinden biri, siyasi sistemlerin ve ideolojilerin geçici, coğrafyanın ise kalıcı olduğu iddiasıdır. Siyasi sistemler değişebilir. Liderler gelir ve gider. İdeolojiler ortaya çıkar ve kaybolur. Ancak devletlerin coğrafi mekana yerleşmiş olmalarından kaynaklanan temel stratejik gerçeklikler varlığını sürdürür. Rusya’nın Ukrayna’ya, Karadeniz’e ve Batı sınırlarına yönelik ilgisi, NATO’nun doğu kanadının güvenliği ve Türkiye’nin boğazlar ile Karadeniz üzerindeki stratejik konumu yalnızca güncel siyasi gelişmelerle açıklanamaz. 2022 sonrasında değişen şey coğrafya değildir. Değişen, devletlerin bu coğrafyayı algılama biçimleri ve ona verdikleri stratejik cevaplardır.
Ankara Zirvesi’nin esas önemi de burada ortaya çıkmaktadır. Zirve yalnızca Ukrayna’ya verilecek desteğin veya NATO’nun savunma harcamalarının tartışıldığı bir toplantı değildir. Daha geniş anlamda Avrupa-Atlantik güvenlik düzeninin Rusya ile uzun süreli rekabete göre yeniden şekillendiği sürecin önemli bir aşamasıdır. Türkiye ise bu yeni dönemde yalnızca coğrafi konumuyla değil, aynı zamanda Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Karadeniz’deki askeri kapasitesi, Rusya-Ukrayna dengesi, Kafkasya’daki etkisi ve gelişen savunma sanayisiyle giderek daha merkezi bir aktör haline gelmektedir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.