Prof. Dr. Seyithan Deliduman

Prof. Dr. Seyithan Deliduman

Meçhule Erteleme

Hayatı değil, iyilikleri geleceğe bırakmak…

İnsan, geleceği düşünebilen tek varlıktır. Belki de bu yüzden geleceğe en çok aldanan da odur. Umutlarını, hayallerini, mutluluğunu ve hatta sevgisini yarınlara emanet eder. Farkına varmadan yaşamayı da geleceğe erteler.

“Bir gün…”

Belki de insanın en çok kullandığı iki kelimedir bunlar.

Bir gün gezeceğim…

Bir gün dinleneceğim…

Bir gün daha çok okuyacağım…

Bir gün kendime vakit ayıracağım…

Bir gün sevdiklerimle daha fazla ilgileneceğim…

Bir gün özür dileyeceğim…

Bir gün gerçekten yaşamaya başlayacağım…

Fakat o “bir gün”, çoğu zaman hiç gelmez.

Çünkü gelecek, insanın sahip olduğu bir hak değil; ulaşacağı bile kesin olmayan bir ihtimaldir.

İnsan, geleceğin meçhul olduğunu bilir; buna rağmen en büyük beklentilerini yine o meçhule bağlar. Elindeki tek kesin zaman olan bugünü, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmediği yarına feda eder.

Mutluluğunu erteler…

Sevgisini erteler…

Hayallerini erteler…

Dostlarını erteler…

Anne ve babasını ziyaret etmeyi erteler…

Kendisine ayıracağı zamanı erteler…

Kısacası yaşamayı erteler.

Oysa ertelenen yalnızca bazı işler değildir.

Ertelenen, hayatın kendisidir.

Belki de bundan daha düşündürücü olan ise şudur: Hepimiz bu gerçeği biliriz.

“Hayat kısa.”

“Yarının garantisi yok.”

“Bugünün kıymetini bilmek gerekir.”

Bu sözleri sık sık söyleriz. Bir cenazenin ardından, bir hastane odasında, beklenmedik bir ayrılıkla karşılaştığımızda veya ansızın gelen bir acının içinde bu hakikati bütün ağırlığıyla hissederiz.

Fakat asıl hayret verici olan, bu gerçeği bilmemiz değil; onu sürekli dile getirdiğimiz hâlde hayatımıza taşıyamamamızdır.

Daha da düşündürücü olan ise, zaman zaman bu gerçeği bütün derinliğiyle idrak ettiğimiz hâlde bile olması gereken dönüşümü gerçekleştiremeyişimizdir.

Sanki hakikati bilmekle ona göre yaşamak arasında görünmez bir perde vardır.

Dilimiz faniliği kabul eder; fakat alışkanlıklarımız bize ölümsüzmüşüz gibi yaşatır.

İnsan çoğu zaman hakikati bilmediği için değil, bildiği hakikati hayatına dönüştüremediği için yanılır. Çünkü bilgi zihni aydınlatır; fakat irade harekete geçmedikçe alışkanlıklar değişmez.

Bu alışkanlıkların en yaygın olanlarından biri de hayatı sürekli gelecekte kurulacağını düşündüğümüz ideal şartlara bağlamaktır.

Özellikle gençlerden şu cümleleri sıkça duyarız:

“Önce bir düzenimizi kuralım.”

“Şartlarımız biraz düzelsin.”

“Bir işimiz olsun.”

“Biraz para biriktirelim.”

“Ondan sonra…”

Elbette plan yapmak ve hedef belirlemek gerekir. Yanlış olan plan yapmak değil; hayatı, sorumlulukları ve hatta iyilikleri bile gelecekte kurulacağı varsayılan şartlara ertelemektir.

Oysa hayat, kurulacak düzenin sonunda başlamaz.

Hayat, o düzen kurulurken yaşanır.

Hiçbir gelecek bugünün emeği verilmeden inşa edilemez.

Hiçbir düzen sorumluluk almadan kurulamaz.

Taşın altına elini koymadan şartların değişmesini beklemek, toprağa tohum atmadan hasat beklemek gibidir.

İnsan geleceğini bekleyerek kuramaz.

Geleceğini, bugünkü sorumluluklarını yerine getirerek kurar.

Eskilerin veciz bir sözü vardır: “Küllü şey’in merhûnun bi-evkâtihâ.” Yani, her şey kendi vaktine rehnedilmiştir; her iş zamanında yapılmalıdır. Zamanında söylenmeyen bir söz, gösterilmeyen bir vefa, yapılmayan bir iyilik ve yerine getirilmeyen bir sorumluluk, çoğu zaman daha sonra aynı değeri taşımaz. Çünkü hayatın da iyiliğin de en kıymetli tarafı, vaktinde yapılmış olmasıdır.

Kur’an-ı Kerim bu hakikati asırlar önce şu veciz ifadeyle ortaya koymuştur:

“Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez ve hiç kimse hangi yerde öleceğini de bilemez.” (Lokmân Suresi, 34. ayet)

Bu ilahî ikaz, geleceği planlamaya değil; geleceği mutlaklaştırmaya karşıdır. İnsana düşen, yarını garanti görmek değil, bugünün hakkını vermektir.

İnsan yaş aldıkça başka bir gerçeği daha iyi anlıyor.

Hayatın sonunda insanı en çok yaptığı yanlışlar değil; yapmaya fırsatı olduğu hâlde sürekli ertelediği güzellikler yoruyor.

“Keşke arasaydım.”

“Keşke gitseydim.”

“Keşke teşekkür etseydim.”

“Keşke affetseydim.”

“Keşke biraz daha vakit ayırsaydım.”

Bu “keşke”ler, ertelenmiş bir ömrün sessiz itiraflarıdır.

Aslında mutlu bir hayatın ölçülerinden biri de, geriye dönüp bakıldığında “keşke”lerin azlığıdır. Keşkelerimiz ne kadar az olursa, hayat kalitemiz de o kadar artar. Çünkü huzur, çoğu zaman yapılması gerekeni vaktinde yapmış olmanın sessiz huzurudur.

Belki de her sabah kendimize şu soruları sormalıyız:

Bugün yapabileceğim hangi iyiliği erteliyorum?

Bugün dokunabileceğim hangi hayatı meçhul bir zamana havale ediyorum?

Bugün üstlenmem gereken hangi sorumluluğu, gelecekte kurulacağını düşündüğüm şartlara bırakıyorum?

Çünkü yarın hiçbirimiz için verilmiş bir senet değildir.

Yarın sadece bir ihtimaldir.

Bugün ise bize emanet edilmiş en büyük nimettir.

İnsan zamanı tükettiğini zanneder.

Oysa gerçekte tükenen zaman değil, insanın ömrüdür.

Hayat, geleceğe ertelendikçe çoğalmaz; sessizce eksilir.

Bu yüzden hayata yapılabilecek en büyük haksızlık, onu meçhule ertelemektir.

Aslında meçhule bırakılması gereken şey, hayatın kendisi değildir.

Eğer meçhule bir şey göndereceksek, bunlar ertelediğimiz hayaller değil; yaptığımız iyilikler, dokunduğumuz hayatlar ve geride bıraktığımız güzel sadalar olmalıdır.

Çünkü insan, yaşadığı kadar değil; yaşattığı kadar iz bırakır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.