Usta Sanatçı Mustafa Keser Yarın İstanbul'da Vereceği Halk Konserinde Hayranlarıyla Buluşacak

Usta Sanatçı Mustafa Keser Yarın İstanbul'da Vereceği Halk Konserinde Hayranlarıyla Buluşacak

Türk müziğinin usta ismi, kendine has yorumu ve engin repertuvarıyla geniş kitlelerin gönlünde taht kuran sanatçı Mustafa Keser, 80 yıllık ömrüne sığdırdığı sanat hayatında, halk konserleriyle yeni bir dönemin kapısını aralıyor

Usta sanatçı, çarpıcı, içten ve o meşhur "dobra" üslubuyla kariyerinden özel hayatına, siyasetten aile değerlerine kadar pek çok konuda AA muhabirine açıklamada bulundu.

Meslek hayatında bir dönüm noktasına hazırlanan Keser, Türkiye’nin dört bir yanını kapsayacak turne programıyla sevenlerinin karşısına çıkmayı planlıyor. Bu turneyi "bir milat" olarak gören sanatçı, yarın İstanbul'da Sarıyer Boğaziçi Kültür Merkezi’nde müzikseverlerle buluşacak. Sanatçı 27 Mart'ta Gaziantep, 10 Nisan'da Bursa, 16 Nisan'da Denizli, 25 Nisan'da İzmir'de, 26 Nisan'da Balıkesir, 8 Mayıs'ta Konya, 9 Mayıs'ta Antalya, 15 Mayıs'ta Kayseri, 16 Mayıs'ta Diyarbakır, 21 Mayıs'ta Ankara'da, 22 Mayıs'ta Eskişehir'de, 19 Haziran'da Samsun'da halk konserleri verecek.

Bizi ağırladığınız için teşekkür ederiz. Nasılsınız?

Merhaba, hoş geldiniz, estağfurullah. Şeref verdiniz. Fena değilim, idare eder, Allah’a şükürler olsun.

Sizi İstanbul’da bulabildik ancak başka şehirlerde de programlarınız olacak sanırım. Halk konserleri dizisinin sizin için milat olacağının müjdesini verdiniz. Neler söyleyeceksiniz?

Evet, bir şeyler olacak, ilk ve son milat. Şöyle söyleyeyim, bu yaşa kadar, 60 yıllık meslek hayatımın 15 senesi müzisyenlikle geçti. Sonrasında ses sanatçısı olarak devam ettim ama ben hiç halk konseri yapmadım yani bugüne kadar pek kısmet olmadı. Bundan 25 sene önce festivaller olurdu, giderdik ama son 15-20 yıldır festivaller de kalmadı. Eskiden yazın belediye festivalleri çok olurdu. Onlar da olmayınca halkla bu şekilde buluşma imkanımız kalmadı. Tabii ki halkla buluşuyoruz. Haftada bir gün konserim var ama bunlar müzikhol denilen yerlerde, gazino konserleri şeklinde oluyor. Yani "Mal alıcısını buluyor" diyebiliriz. Hafta sonları, cuma ve cumartesi günleri muhakkak bizi çağırırlar, programlarım olur. Ama geniş kitleler itibarıyla bugüne kadar hiç olmamıştı.

Bu işe küçük oğlum öncülük yaptı. Üç oğlum var benim, Athos, Porthos ve Aramis. Ben de D’artagnan oluyorum. Nihayet küçük oğlum Erkan’ın sayesinde iş icraata döndü. Erişebildiğimiz kadarıyla Türkiye’nin her yöresine gitmeyi düşünüyoruz. Ancak salon sorunu var, büyük salon bulmak zor. Benim gideceğim salon bin kişinin altında olmamalı ki daha fazla kitleye ulaşabilelim. Bu maliyeti karşılamamız için salonun en az bin kişilik olması lazım ki bu fakire de emeğinin karşılığında bir şeyler kalsın. Kalsın ki biz de ihtiyaç sahiplerine verebilelim. Bizimle birlikte gelecek müzisyenler var, niyetimiz karın bir kısmını gittiğimiz vilayetteki bir hayır kurumuna bağışlamak. Ama konser vereceğimiz halka "Gelin, yardımcı olun." falan demiyorum. Çünkü millet artık bu vakıf ve yardım taleplerinden bıktı. Bizim öyle bir talebimiz yok. Kişi parasını verecek, gelecek ve konserini izleyecek. Biz de kazancımız doğrultusunda, elimizden geldiğince bir yerlere yardımcı olmaya çalışacağız.

"Ramazan ayında İstanbul'da bir-iki iftariyelik konser düşünebiliriz"

Peki, halk konserleriniz için kesinleşmiş yerler var mı? Hangi iller bunlar?

Önce İstanbul’la başlayalım dedik, kapımızın önüdür, tecrübe olur. Şu an doğru dürüst ilan bile çıkmadı ama biletlerin neredeyse dörtte biri satılmış. İnsanlar bizi bu kadar çok seviyor. İstanbul’da Sarıyer Boğaziçi Kültür Merkezi’nde olacağız. Seyirciler Biletix gibi platformlar üzerinden biletlerini alabilir.

Yeni yılla birlikte güzel bir heyecan başladı o zaman sizin için?

Evet, 11 Şubat’ta başlayacağız. Ama başlamamızla kapanmamız bir olacak gibi çünkü mübarek Ramazan ayı geliyor. Belki Ramazan ayı içinde de İstanbul'da bir-iki "iftariyelik" konser düşünebiliriz. Ama bu işe sponsor olmadan girmek çok zor, masrafı çok. Bayramla birlikte yaza kadar devam edeceğiz. Yaz konserlerini ayrı düşünüyoruz. açık hava ve amfitiyatro gibi yerlerde olacak inşallah. Yaz konserleri için henüz bir girişimimiz yok ama nisan ve mayısta her hafta en az bir konserimiz kesinleşti. Kayseri, Eskişehir, Konya, Gaziantep ve Diyarbakır var. Biletix’te belli olan illerin satışları başladı. "Ya Allah" deyip gideceğiz inşallah. Çok yorucu iş ama olsun.

Babanız rahmetli Cemil Keser ile başlayan keman ve müzik tutkunuz daha çocukluk çağlarında oluşmuş. Babanızın sizin için yaptığı "çeyrek keman"ı gören annenizin "Bu çocuk okula gitmez" korkusuyla onu saklaması nasıl gelişti?

Evet, o zamanlardaki düşünce öyleydi, aklını çalgıya veren okumazdı. Şimdiki gibi çocuğunu kolundan tutup Unkapanı’na götürerek "Küçük Hüsamettin, Küçük Hasan, Küçük Şaziye" yapmaya çalışmazlardı. Gerçi o devir de geçti. Şu anda Unkapanı için ne denir? "Kelin tırnağı olsa kendi kafasını kaşır." Eskiden öğle yemeklerinde kebaplar yenirdi, şimdi gevrek ve peynir. Çünkü devir değişti, dijital platformlar bu işleri bitirdi. Ama annemin, babamın yaptığı kemanı saklaması pek anlam ifade etmedi. Ortaokulu bitirinceye kadardı o süreç. Ben Elazığ’ın Maden ilçesindeydim. Orada ortaokul yoktu. Liseyi Sivas’ta yatılı okudum. İlk sömestr eve geldiğimde bir kolumda cümbüş, bir kolumda ud, bir kolumda keman, bir kolumda bağlama vardı. Hepsini üç ay içinde öğrendim. Annem beni öyle görünce saçını başını yoldu tabii. 10 senedir, "Aklını çalgıya verir." diye enstrümanları kaçırıyordu. Baktı ki olmuyor, sonunda peşimi bıraktılar.

İyi ki bırakmışlar. bugün 60 yıllık emeğiyle karşımızda duran, sevilen bir müzik çınarısınız.

Eyvallah. Ama dediğim gibi, altında 60 yıllık emek yatıyor. Bizde "Sebepsiz kuş uçmaz." derler. Hiçbir şey sebepsiz olmaz. Bunun altında büyük bir çalışma var. Bu söz belki konuşanların diline pelesenk olmuştur ama gerçek bu, çalışmak, çalışmak, çok çalışmak. Hatta her yerde söylüyorum, kayda geçsin, çok veciz bir laf vardır, beyit midir, faili meçhul müdür bilmem... Der ki: "Başarı için ömürlerinin bir bölümünü bedel olarak ödemeyenler, başarısızlığın bedelini bir ömür boyu öder." Harika bir laftır. Her anne-baba bu lafı kapının arkasına yazmalı ki çocuklar okula giderken okuyup çıksın. Bu fakir buralara gelinceye kadar hep böyle çalıştı. Yine bir söz vardır: "Yüksek tepelerde hem yılana hem kuşa rastlanır. Bazısı uçarak, bazısı sürünerek oraya çıkmıştır." Bu fakir buralara kuş gibi uçarak gelmedi, kertenkele gibi sürünerek geldik.

Birçok farklı mesleği de tecrübe ettiğinizi görüyoruz. Memuriyet, marketçilik, minibüs şoförlüğü... Sahnede devleşen "Halk Adamı Mustafa Keser"e giden o uzun ve zorlu yolun hikayesi aslında bu değil mi?

Keser: Eyvallah. Ama tabii bu saydığınız işleri yaparken, daha doğrusu müziği icra ederken bunlar da hayatımdaydı. "Bu işleri bıraktım da müziğe girdim." durumu yok. Zaman zaman televizyonlarda şoför kardeşlerimiz çıkıp, "Mustafa Keser şoförlükten sanatçı oldu. Biz de oluruz." diyorlar. Ben de esprili bir yanıt veriyorum, "Oğlum bakın sakata gelmeyin. Ben şoförlükten sanatçı olmadım. Zaten sanatçıyken şoförlük yapıyordum." Müzikten kazandığım para yetmediği için ilave işler yaptım. Memuriyet, havaalanında taksicilik, minibüsçülük, market işletmeciliği, bayan çeyiz dükkanı gibi işlerle uğraştım. Bu durum, İzmir Radyosunun açtığı "yetişmiş sanatçı" sınavını Türk sanat müziği dalında kazanana kadar devam etti. Radyoya girip müzikten kazandığım parayla ayakta durabilecek duruma gelince diğer işleri bıraktım.


Fotoğraf: Şevval Vicir/AA

"60 yılın 40 yılını, her gün çalışarak geçirdim"

Hepsini bir arada yürütmek çok yorucu olmalı.

Keser: Bu 60 yılın 40 yılını, her gün çalışarak geçirdim. Mesela Çiğli Askeri Havaalanı’nda 6 yıl memuriyet yaptım. Oradaki tek sivil memur bendim. Bunları konuşurken dile kolay geliyor ama üzerinde düşünüldüğünde olağanüstü bir tempoydu. Bazen kendime, "Ulan oğlum sen biyonik adam mısın, nasıl dayandın bu işlere?" diye soruyorum. Altı sene boyunca gecede sadece 2 saat uyudum. Bak, altı hafta falan değil ha, tam 6 sene. Gece 04.00’te yatıyorum, 06.00'da annem dürtüyor "Kalk işe." diye. Gözlerimi gören esrar içiyorum zannederdi, kan çanağı gibiydi. Hiç oturmak istemezdim çünkü oturduğum an belimden aşağısı sızım sızım sızlamaya başlardı. Ayaktayken pek fark etmiyordu ama oturunca ağrılar başlardı. 6 yıl böyle geçti. Yaklaşık 15-20 yıl öncesine kadar hep bu tempoda çalıştım.

İyi ki o kapıları çalmış, onlarla birlikte olmak için elinizden geleni yapmışsınız.

Hanımefendi, ben idealleri ve hedefleri olan bir adamdım. Hedefi olmayan adamı hiç sevmem. Hedefi olmayan bir gencin bir değer üretmesi de mümkün değildir. Önce bir hedef koyacaksınız. Mesela ben çeşitli sebeplerle üniversite okuyamadım. Aslında çevremde herkes bana "Bu çocuk 2-3 üniversite bitirir." gözüyle bakardı ama ailevi durumlardan dolayı olmadı. Ben de aynı filmlerdeki gibi sazımı ve bavulumu aldım, Haydarpaşa’da indim. İstanbul’a kaçıp geldim. Beyoğlu’nda dolaşıp organizasyon bürolarına "Şarkı söylerim, keman ve bağlama çalarım." diyerek iş aradım. Bazıları soruyor, "Müziği nasıl seçtin?" diye. "Müzik benim hayatım, onsuz yapamam, kanım canım." falan diyorlar. Bende öyle bir şey yok. Ben mecburiyetten müzisyen oldum. Profesyonel olarak çalıyordum, lise mezunu bir gençtim. Baktım ki bu enstrümanları çok kısa sürede ustalık derecesinde çalmayı öğrendim, "Mesleğim, ekmek param bu olsun." dedim. O şekilde devam ettim yani "onsuz yaşayamam" felsefesiyle başlamadım.

Solist olan ama aynı zamanda iyi müzisyen olan, bizlerin bu yönünü fazla bilmediğimiz ve ilk dönemlerinizde fikir alışverişi yaptığınız sanatçı var mı?

Keser: Türkiye'de maalesef bu eksiklik var. Batıya baktığımızda aklınıza kim geliyorsa, irili ufaklı, Madonna'sından tutun birçoğu çok iyi müzisyendir. Hepsi bir enstrüman çalıyor, hepsi. Bizde müzisyen-şarkıcı neredeyse yok denecek kadar azdır. Saydığımız isimlerin hiçbiri enstrüman çalmaz, müzisyen değildir. Çünkü çalan insan çalmayana göre 10 kat daha güzel, daha bilerek okur. Sesi diğerinden kötü olmasına rağmen ondan daha güzel okur. Güzel okuma sadece güzel sesi olmakla ilgili değil. Onun bir sürü bileşkeleri vardır.

Hem Mustafa Keser kimliğini gerçekten sevilen-saygı duyulan bir yere taşıdınız tüm bu ustaların rahle-i tedrisinden geçerek hem de Türkiye'nin en geniş repertuvarına sahip sanatçısı oldunuz, neler söyleyeceksiniz?

Öyle bir tevatür var ama ben katılmıyorum.

Neden? Çok büyük bir repertuvarınız var.

Vardır tabii de şimdi kimse oturup kaç şarkı bildiğimi saymamıştır. Başkasının da kaç şarkı bildiğini tam bilmek mümkün değil. Ona, repertuvarı en geniş olanların başında gelir diyebiliriz. En çok bilen kelimesi doğru bir tespit değil.

"Repertuarı geniş olanların başında geliyor olabilirim"

Sizi repertuvar konusunda geçebilecek var mı?

Şöyle olabilir: Mesela bir arkadaşımız vardır, o aklını fikrini klasik musikiye takmıştır. Kendi o yönde icraat yapmıştır. Şimdi mesela ben 500 klasik eser biliyorsam, o 1500 tane bilebilir. Çünkü hep ona çalışmış. Ama onun benden fazla bildiği klasiğe karşılık ben de 500 tane pop, 500 tane Türk halk müziği, 500 tane arabesk bilirim. Çeşitlilik anlamında belki benim gibi pek az olabilir. Bütün musikilere, bütün dallarına vakıf, repertuarı geniş olanların başında geliyor olabilirim. Ama repertuarı en çok olan kelimesi pek doğru olmuyor.

Ama sizin dışınızda bir isim yok?

Evet, bir tek ben kaldım zaten. 'İşte geldik, gidiyoruz. Şen olasın Halep şehri.' demişler.

Allah gecinden versin.

Arkamıza baktığımız zaman gelen de yok. Çünkü gazino sahnesinde bir senedir dilime bunu takmışım, her programda söylüyorum, "Sayın seyirciler sizin için üzülüyorum." diyorum. "Niye hocam?" diyorlar. "Emrihak vaki olur da gidersem, ki olacak, yakındır, bu dinlediğiniz şarkıları benden başka okuyacak adam kalmadı. Arkamdan gelen de yok. Son olarak biri size bu şarkıları söylüyor. Benimle beraber bir devir, bir üslup bitecek. Benimle beraber bu iş bitecek." diyorum. "Aman hocam Allah gecinden versin" diyorlar. Tabii yanlış anlaşılmasın, "Bunların hepsini ben biliyorum. Benden başka bilen yok. Ben çok iyi bir sanatçıyım." manasında söylemiyorum. Konservatuvarlarda, devlet korolarında çok iyi sesli, çok değerli genç kardeşlerimiz de usta sanatçılar da var. Ama bunların halka ulaşma durumu yok. Bir tek görünen yüz Mustafa Keser kaldı. Halkın bildiği, halka ulaşan, 30 senedir karşılarında bir ben kaldım. Ben birinciyim çünkü başka gelen yok. Onun için hakikaten çok üzücü. Ben sahnenin haricinde şarkı söylemem biliyor musun? İçimden hiç şarkı söylemek gelmez benim.

Eşiniz "Bana şarkı söyler misin?" dese.

Sıkıysa istesin, kızarım. Şarkı söylemek ciddi iştir. "Söyle." denince pata küte söylenmez. "Bu akşam gel oturalım müzik yapalım." deriz ayrı ama nedense benim içimden gelmez.

Şimdi her şey telefonun içinde, şarkılar da öyle. Sizin de YouTube kanalınız var ve gençlere de oradan ulaşıyorsunuz aslında değil mi?

Evet var. Orayı daha işler hale getireceğiz. Bu konserlerin ara gazıyla inşallah özel programlar çekeceğimiz kanalımızı daha canlandırmaya çalışacağız. Elimizde olan şeyleri yapacağız.

Eşinizle evliliğiniz 45 yılı aştı sanırım.

1978'den bu yana 47 senedir. Mayısta 48 oluyor. 41 kere maşallah.

Maşallah. 3 tane aslanlar gibi oğullarınız var.

Allah bağışlasın cümlemizinkini.

Cumhurbaşkanımızla resepsiyonda geçen, Beylerbeyi'ndeki müzikholünüzü sorduğu esprili bir sohbetiniz vardı. Biraz bahseder misiniz?

TBMM'nin sezon açılış resepsiyonuna davet edildik, gittik. Sağ olsun bütün millet Cumhurbaşkanımızın başına üşüşmüş. Benim de maşallah boyum uzun ya, görünmüyorum arkada. Aralardan gördü beni. Sağ olsun beni çok sever. Hatta orada belki videoda duydunuz, bana "Ağabey" diye hitap ediyor. Beni görünce "Açılın, Mustafa abim gelsin." dedi. Millet döndü baktı, kim bu ağabey diye. Gördüler ki Mustafa Keser.

Benim hanım 3 senedir kanser tedavisi görüyor, hanımın rahatsızlığını da biliyor. Onu sordu, "Nasıl hanım?" dedi. Videoda gördüğünüz 3-5 dakika sohbetimiz oldu ayaküstü. Ondan sonra sağ olsun yardımcılarına, profesörlere, hepsine "Hanımının tedavisiyle ilgili ne gerekiyorsa yapın." dedi. Bu arada Beylerbeyi'nde oturuyordu ya, Beylerbeyi'ndeki yerimi biliyordu, sordu. "Kapadık." dedim. "Sen devam ediyor musun?" dedi. Ben de "Devam, mal alıcı buluyor" dedim. Benim konuşmalarım doğal. Ben herkesle böyle konuşuyorum.

Uzun yıllardır her gördüğünde sohbet eder, sever beni. Mesela TRT'de program yaparken genel müdüre, "Hocaya söyle bana kasetlerinden çeksin göndersin." demiş. Beni çok seviyormuş. Yani görüştüğümüz zaman beni sever, bana "Abi, bir isteğin var mı?" diye hitap eder. "Sağ olun efendim, duacınızım sağlığınıza. Allah'a şükür." derim. Daha bugüne kadar bir şey istemiş değilim. İstemem. Yapım o değil.

O gün "Okusana 1-2 şarkı" dedi bana. Ortam ana baba günü, kalabalık. "Olsun, sen oku." dedi. "Tamam, buyurursanız olur okurum, sorun yok." dedim. Hemen Numan (Kurtulmuş) Bey'e, "Numan, sahneyi hazırla, abim şarkı söyleyecek." dedi. Çıktık okuduk. Tabii burada şaka ile laubaliliği, ciddiyetle somurtkanlığı, cimrilikle tutumluluğu birbirine karıştırmamak lazım. Bunlar önemli noktalar. Adam bana "Abi" dedi diye "İyidir, senden n'aber birader mi diyeceğim?" Her zaman "Efendim" diye hitap etmişizdir. Saygıda kusur olmaz. O bir makamdır çünkü. Orada hangi sanatçı çıksaydı "Sayın Cumhurbaşkanım teşekkür ederim, oraya, buraya teşekkür ederim." derdi. Ben oraya çıktım "Selamünaleyküm cemaat-i müslimin." dedim. Benden beklenen o, millet biliyor beni. Bunu kimse de yadırgamaz çünkü benim tavrımı, tarzımı biliyorlar. Bunu kimse söylemez. Televizyonda da yapıyorum aynısını. Millet başladı gülmeye. İki tane şarkı, türkü söyledik. Hanımı Hanımefendi Siirtli. Benim hanım da Mardinli ya, onların da ayrı ülfetleri var.

Muhabir: Dilek Dallıağ

Kaynak:Haber Kaynağı

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Önceki ve Sonraki Haberler