Prof. Dr. Seyithan Deliduman
Sorun Anlaşılmamak Değil, Haklı Görülmek İstemek
Prof. Dr. Seyithan Deliduman
Algının çoğu zaman gerçeğin önüne geçtiği günümüzde en sık duyulan cümlelerden biri şudur:
“Kimse beni anlamıyor.”
İlk bakışta bu söz, anlaşılmayı bekleyen bir insanın hayal kırıklığını ifade ediyor gibi görünür. Oysa çoğu zaman bambaşka bir beklentiyi dile getirir. Belki de mesele, anlaşılmamak değildir.
Belki de asıl mesele, haklı görülmek istemektir.
Çünkü insan, çoğu zaman düşüncesinin anlaşılmasını değil, doğru kabul edilmesini ister. İtiraz edilmesini değil, onaylanmasını bekler. Karşısındakinin gerçeği araştırmasını değil, kendi yanında yer almasını arzu eder. Böyle olunca da anlaşılmak ile haklı görülmek arasındaki sınır belirsizleşir.
İşte tam bu noktada, “Kimse beni anlamıyor.” cümlesi bir tespitten çok bir savunma mekanizmasına dönüşür. Çünkü bu cümle, insanı kendisine şu zor soruları sormaktan kurtarır:
Acaba kendimi yeterince açık ifade edebildim mi?
Acaba düşüncem gerçekten tutarlı mı?
Acaba haklı olduğumu sandığım konuda gerçekten haklı mıyım?
Bu soruların yerine tek bir cümle geçer:
“Kimse beni anlamıyor.”
Böylece kişi, kendi düşüncesini sorgulamak yerine sorumluluğu başkalarına yükler. Oysa insanın kendisini sorgulaması, başkalarını suçlamasından çok daha zordur.
Elbette gerçekten anlaşılmayan insanlar da vardır. Önyargıyla dinlenmek, yanlış anlaşılmak ya da hiç dinlenmemek hayatın inkâr edilemez gerçeklerindendir. Bu yazının konusu ise bu durum değildir. Burada dikkat çekilen husus, anlaşılmama hissinin her zaman dış dünyadan kaynaklanmadığı; bazen kişinin haklı görülme beklentisinden beslendiğidir.
İnsan ilişkilerinde çoğu zaman birbirine karıştırılan üç kavram vardır:
Anlaşılmak…
Haklı olmak…
Haklı görünmek…
Oysa bunlar aynı şey değildir.
Anlaşılmak, iletişimin konusudur.
Haklı olmak, hakikatin konusudur.
Haklı görünmek ise algının konusudur.
Ne yazık ki günümüzün en büyük yanılgılarından biri, üçüncüsünü birincisinin yerine koymuş olmasıdır. Artık birçok tartışmada amaç, gerçeğe ulaşmak değil; haklı görünmektir. Bu yüzden konuşmalar uzamakta, sesler yükselmekte; fakat hakikate yaklaşılamamaktadır. Çünkü hedef, gerçeği bulmak değil, son sözü söylemektir.
Hukuk bize bu konuda önemli bir ilke öğretir.
Bir mahkeme, “Beni dinleyin.” diyen herkesi dinler. Ancak kararını, tarafların kendilerini ne kadar etkili savunduğuna göre değil; iddialarını doğrulayan delillere göre verir. Mahkeme, kimin daha yüksek sesle konuştuğuna değil, delillerin ne söylediğine bakar. Çünkü adalet, ikna kabiliyetinden önce ispat kabiliyetini esas alır.
Hayatın kendisi de bundan farklı değildir.
Bir düşünce, onu çok kişi savunduğu için doğru olmaz. Aynı şekilde çok kişi tarafından eleştirildiği için de yanlış hâle gelmez. Hakikat, çoğunluğun kanaatine göre değişmez.
Bu nedenle insanların sizi anlamaması tek başına haklı olduğunuzu göstermez. Aynı şekilde insanların sizi desteklemesi de haklı olduğunuzun ispatı değildir. İnsan bazen anlaşılmadığı için değil, haklı bulunmadığı için kırılır.
Asıl soru şudur:
“Ben haklı görünmeye mi çalışıyorum, yoksa hakikate yaklaşmaya mı?”
Bu soru rahatsız edicidir. Çünkü insanın en zor yaptığı şey, kendi düşüncesini yargılamasıdır. Fakat gerçek olgunluk da tam burada başlar. Kendisini sürekli haklı gören insan gelişemez. Gelişim, insanın yanılabileceğini kabul ettiği anda başlar.
Belki de çağımızın en büyük problemi iletişim eksikliği değildir.
Asıl problem, haklı görünme arzusunun hakikati arama isteğinin önüne geçmiş olmasıdır.
Oysa gerçek olgunluk, herkes tarafından haklı bulunmak değildir. Gerçek olgunluk, gerektiğinde kendi düşüncesini yeniden değerlendirebilecek cesareti gösterebilmektir. Çünkü insanın büyüklüğü, hiç yanılmamasında değil; yanıldığını fark ettiğinde hakikate yönelebilmesindedir.
Haklı görünmeye çalışan insan alkış arar; hakikati arayan insan ise gerçeği. Alkış kalabalıklarla gelir; hakikat ise çoğu zaman insanın önce kendi yanılgısıyla yüzleşmesini ister.
Belki de bu yüzden, “Kimse beni anlamıyor.” demeden önce hepimizin kendisine şu soruyu sorması gerekir:
“Ben gerçekten anlaşılmak mı istiyorum; yoksa sadece haklı görülmek mi?”
Bu soruya verilecek samimi cevap, yalnızca iletişim tarzımızı değil; hakikat karşısındaki duruşumuzu ve karakterimizi de ortaya koyacaktır.
Çünkü hakikati arayan insanın ilk muhatabı, başkaları değil; kendi vicdanıdır.
İnsanı büyüten, başkalarının alkışı ya da onayı değil; hakikate sadakatidir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.