1 Mart 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, 1. Dönem 3. Toplanma Yılını açış konuşmasında Gazi Mustafa Kemal Atatürk şöyle demişti:
“Efendiler, milletimizi tam asayiş halinde yaşatmak, öncelikli emelimiz olduğu gibi, onun sıhhatine itina etmek ve mevcut vasıtalarımız nispetinde toplumsal acılarına çare bulmak da hükümetimizin vazifeleri cümlesindendir.”
Bu söz, Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne sağlık politikalarının temel ölçütü olmalıydı.
Oysa bugün Türkiye’de sağlık sisteminin gerçek durumu, algı ile sahadaki gerçek arasındaki uçurumla ölçülüyor.
En başarılı Sağlık Bakanı kim diye sorsanız, bana göre cevap net: Recep Akdağ.
Türkiye hâlâ onun döneminin meyvelerini yiyor.
Aile hekimliği, sigorta kapsamının genişlemesi, anne ve bebek ölümlerindeki düşüş, birinci basamağın güçlendirilmesi…
Bunlar somut kazanımlardı.
Ama o meyveler de artık hazırdan tüketiliyor.
Pandemi, bütün sağlık sorunlarını masaya yatırmak için tarihi bir fırsattı.
Ne yaptık?!
Enfeksiyon ve pandemi yönettik.
PR açısından işe yaradı.
Diğer alanlara yatırım yapılmadı.
İki yıl sorunları örtmek için yetti.
Sonrasında ne olacağı belliydi.
İyi yönetici dertleri öngörür, önden organize eder.
Biz “güya krizi çözüyoruz” dedik.
Sonuç: Aciller patladı, yoğun bakımlar patladı.
Depremde hastaneleri boşalttık, çünkü böyle olacağı belliydi.
Özel hastanelerin yükü arttı.
Rakamlar ortada.
Bir önceki kış ne yaşadıysak, bu kış da benzerini yaşayacağımız belli.
Panik halinde uğraşıyoruz.
Yoğun bakımları nasıl çözeceğiz?!
Aciller ne olacak?!
Sağlıkta kural basittir:
Önden görürsün, önden tedbir alırsın.
Bizde genel temayül tersine:
Önce dert çıksın, sonra oturup çözelim.
Kervan yolda düzülür, normalimiz haline geldi.
Algı her şeyi belirliyor.
Güncel Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu da ekranlarda sık görünüyor, kongrelerde acil servis personelini “sağlık ordusunun akıncıları” diye övüyor, “yazılım anlamında dünyanın en ileri ülkesiyiz” diyor, son iki yılda yaklaşık 170 mevzuat hazırladıklarını vurguluyor.
Randevu bekleyen hasta sayısını “4-4,5 milyondan 300-400 bine düşürdük”, “72 branşın 69’una aynı gün randevu veriyoruz” diye açıklıyor.
Hastane sayısını 1156’dan 1526’ya, yatak kapasitesini 164 binden 274 bine, yoğun bakım yatak sayısını 2 binden 48 bine, sağlık çalışanı sayısını 378 binden 1,5 milyona çıkardıklarını söylüyor.
28 şehir hastanesinin hizmette olduğunu, 2026’da 38 bin hekim dışı personel alımı planlandığını, acil sağlıkta 3600’ü aşkın istasyon ve yılda 7,5-8 milyon ambulans nakliyle dünyaya örnek olduklarını anlatıyor.
Yerli ultrason üretimi gibi “Üreten Sağlık” projelerinden, hemşirelerin geçici görevlendirmelerini iptal etme talimatından bahsediyor.
Peki saha ne diyor?!
Seyreden halk “en çok çalışan bakan bu” diyor.
Soru basit:
Bu rakamlar sağlık sistemine somut, sürdürülebilir katkı olarak ne getirdi?!
Algı işte böyle.
Elimizdeki imkanları tükettik.
Sağlık sistemini doktorlar değil, hastalar yönetiyor; talepler nereye akarsa oraya yığılıyor.
Bakanlık organize etmeliydi.
Daha büyük hastane açtıkça diğer yerler boşalıyor.
Sağlık ocaklarında tonla hemşire ve doktor var, katkıları minimal.
İkinci basamak devlet hastanelerinde insan gücü ve mekân var, şehir hastaneleri oradan da yeterince faydalanamıyor.
Herkes şehir hastanesine yatış peşinde, ama serviste ve yoğun bakımda yer yok.
Bakanlığın açıkladığı “yatak doluluk oranı %59” algı oyunu.
2025 verilerine göre toplam aktif hastane yatağı 270 bini, yoğun bakım yatağı 48 bini aştı.
OECD ortalamasının altında kalan yatak yoğunluğumuz var.
Ama sahada “hasta yatıracak yer bulmak mucize”.
Çünkü o %59’un içinde tercih edilen ve edilmeyen kurumlar karışık.
Yoğun bakımlar, gerçek yoğun bakım hastası olmayanlarla, bakım hastalarıyla dolu.
Kimse hastasını evine almak istemiyor.
Matematik kurtarır, ama plan ve irade yok.
Hakim yöntem “ötelemek”:
Bende patlamasın, benden sonra çözülsün.
Muhalefet de OECD verilerini hatırlatıyor:
Yaşam süresi OECD ortalamasının altında, önlenebilir ve tedavi edilebilir ölüm oranları yüksek, bin kişiye düşen hekim ve hemşire sayısı düşük.
Altyapı arttı ama sonuçlara yansımadı diyorlar.
Uzaktan muayene gibi yeni uygulamalar da hasta güvenliği açısından eleştiriliyor.
Şu an çözüm ve proje yok.
Hastanelerde bireysel çabalarla idare ediliyor.
Şehir hastaneleri ideal olabilir:
Büyük kapasite, üniteler bir arada, çözüm merkezi.
Ama kamu özel işbirliği modeliyle gelen yüksek kira ve hizmet bedelleri, bütçeyi rehin alıyor.
Eleştirilerde yatak başına maliyetlerin yüksekliği, ulaşım sorunları ve ikinci basamağın zayıflaması öne çıkıyor.
Kamuda doktor artıyor deniyor, ama mezun sayısıyla kıyaslandığında kayıp var.
Atama turlarında bazı branş ve illerde doluluk çok düşük.
Özelde de hastane açılıyor.
Yatak sayısı artıyor, ama oransal karşılaştırma yapılmıyor.
Sağlık turizmi ayrı bir yük.
Başarılı doktorların alt kadrolarının değiştirilmesi, kıskançlık değilse nedir?!
Yönetim Hizmetleri Genel Müdürlüğü kurulup her yerden kovulan bürokratların getirilmesi, hastane yöneticilerinin sözleşme yetkisinin aşındırılması…
Eskiden yönetici atadığı kişiden hesap sorardı.
Şimdi bakanlıktan, kriter gözetilmeden, amirin görüşü olmadan atama yapılabiliyor.
Sistem kötüye kullanılıyor.
Birinci ve ikinci basamak proaktif hale getirilmezse, yük üçüncü basamak ve şehir hastanelerine biner.
Dünyaya bakınca sağlık altyapımız endişe verici değil; yatak ve yoğun bakım kapasitemiz artıyor.
Ama millet “ameliyat olamıyorum, yoğun bakım yatağı bulamıyorum” diyor.
Organizasyon problemi var.
Bu kadar altyapı, bu kadar sağlık ordusu varken marka gücü zarar görüyor.
Gazetecinin görevi yalakalık yapmak ya da güce tapmak değil; ulusal güvenlik kapsamında vatandaşı doğru bilgilendirmek.
İstiklal Marşı “Korkma” diye başlıyor.
Korku ölüme çare değil.
Virüsten ölmemek için özgürlüklerinden vazgeçenler, ulusal bütünlüklerinden de vazgeçer mi?!
Doğru soru bu.
Cüneyt Şaşmaz