Altay Suroy RECEPOĞLU
Bazı şehirler vardır; yalnızca taşlarıyla değil, hafızalarıyla konuşurlar. İstanbul böyledir. İstanbul’un kalbi sayılan Üsküdar ise geçmişle bugünü aynı cümlede buluşturan ender mekânlardan biridir. Tarihin sessizce dolaştığı sokaklarında yürürken bazen bir çeşme, bazen bir kitabe, bazen de eski bir sahaf dükkânı insana yüzyılların hikâyesini fısıldar.
Geçtiğimiz günlerde, Mimar Sinan’ın zarafetini hâlâ taşıyan tarihî hamamın bugün Sahaflar Çarşısı olarak yeniden hayat bulduğu bu mekânda, Balkanlar’ın kültürel hafızasına açılan anlamlı bir kapı aralandı. Kültür Sanat Derneğinin her ay düzenlediği edebiyat buluşmalarının Haziran konuğu, Türk kültür tarihinin seçkin isimlerinden Prof. Dr. Mustafa İsen’di. Konferansın başlığı ise yalnızca bir akademik çalışma alanını değil, asırların ortak medeniyetini anlatıyordu: “Balkanlar’da Türk Edebiyatı Tarihi.”
Prof. Dr. Mustafa İsen, devlet adamlığını ilimle, akademisyenliği kültür hizmetiyle buluşturan müstesna şahsiyetlerden biridir. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, milletvekilliği ve üniversite hocalığı gibi önemli görevlerinin yanı sıra, Türk kültür ve edebiyatına kazandırdığı sayısız eserle kalıcı izler bırakmıştır. Fakat onu dinlerken insan, unvanlardan çok, kelimelere yüklediği ruhu hissediyor. Konuşmasında Balkan şehirlerinin yalnızca siyasî tarihin sahnesi olmadığını; aynı zamanda şiirin, estetiğin, düşüncenin ve irfanın da yüzyıllar boyunca yeşerdiği bereketli topraklar olduğunu dile getirdi.
Gerçekten de Balkanlar, çoğu zaman savaşlarla, göçlerle ve sınırlarla hatırlanır. Oysa aynı Balkanlar, yüzlerce yıl boyunca Türkçenin en zarif şiirlerine ev sahipliği yaptı. Üsküp’ten Prizren’e, Saraybosna’dan Manastır’a, Yenipazar’dan İşkodra’ya kadar uzanan şehirler, yalnızca camiler ve köprüler inşa etmedi; kelimelerden de köprüler kurdu. Şairler yetiştirdi, divanlar yazdı, medreselerde ilim halkaları oluşturdu, tekkelerde gönülleri incelten şiirler okudu. Bugün o seslerin bir kısmı unutulmuş görünse de aslında hâlâ taşların, mezar kitabelerinin ve eski yazma eserlerin arasında yaşamaya devam ediyor.
Salonda dikkati çeken bir başka güzellik ise kültür hayatımızın birbirinden kıymetli isimlerinin aynı çatı altında buluşmasıydı. Eski IRCICA Genel Direktörü Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, usta kalem Beşir Ayvazoğlu, araştırmacı-yazar Sabri Koz ve çok sayıda akademisyen ile edebiyat dostu, ortak bir kültür hafızasının etrafında bir araya gelmişti. Böyle toplantılar insana, kültürün aslında sessiz fakat en güçlü diplomasi dili olduğunu yeniden hatırlatıyor.
Ben de bir Balkan evladı olarak birkaç günlük İstanbul ziyaretimde bu konferansı duyduğumda, programımı değiştirmek zorunda kalsam bile katılmam gerektiğini düşündüm. Çünkü Balkanlar benim için yalnızca araştırma yaptığım bir coğrafya değil; çocukluğumun sesi, atalarımın hatırası ve ruhumun beslendiği medeniyet iklimidir. İnsan bazen doğduğu topraklardan uzaklaşır; fakat o toprakların dili ve hafızası hiçbir zaman ondan uzaklaşmaz.
Konferansta söz alarak Prizren’in yetiştirdiği Çelebi şair kardeşleri hatırlatma fırsatı buldum. Osmanlı şiir geleneğinin Balkanlar’daki seçkin temsilcileri arasında yer alan bu değerli isimler, yalnızca Prizren’in değil, bütün Türk edebiyatının ortak mirasıdır. Onların yeniden okunması, araştırılması ve genç kuşaklara tanıtılması, geçmişe duyulan nostaljinin değil; kültürel sürekliliğin bir gereğidir.
Bu vesileyle, Prof. Dr. Mustafa İsen ile Prof. Dr. Tuba Durmuş’un uzun yılların emeğiyle hazırladıkları “Başlangıçtan Günümüze Balkanlarda Türk Edebiyatı Tarihi” adlı eseri de özellikle anmak gerekir. Bu çalışma yalnızca bir edebiyat tarihi kitabı değildir; Balkanlar’ın ortak kültür hafızasını kayıt altına alan büyük bir medeniyet envanteridir. Alanında çalışacak araştırmacılar için olduğu kadar, köklerini merak eden her okuyucu için de vazgeçilmez bir başvuru kaynağı niteliğindedir.
Konferans sona erdiğinde salondan yalnızca yeni bilgiler edinmiş olarak ayrılmadım. Aynı zamanda bir kez daha anladım ki medeniyet, yalnızca taş yapılarda yaşamaz; kitaplarda, şiirlerde, hatıralarda ve onları anlatan insanların sesinde de hayat bulur. Balkanlar’dan yükselen Türkçe, asırlardır İstanbul’un sesine karışıyor. O ses bazen bir şairin mısrasında, bazen bir tarihçinin satırlarında, bazen de Üsküdar’ın eski bir sahafında yeniden yankılanıyor.
Belki de kültür dediğimiz şey tam olarak budur: Coğrafyalar değişse de hafızanın yolunu kaybetmemesi; kelimelerin, insanları ve şehirleri yüzyıllar boyunca birbirine bağlamaya devam etmesi.