Türkiye-İsrail Gerilimi, Şam Hamlesi ve Washington’ın Müttefiklik Sınavı.
Prof.Dr. Toğrul İsmayıl
Ortadoğu’da Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim, artık yalnızca Gazze savaşı veya iki ülkenin farklı dış politika tercihlerinden kaynaklanan diplomatik bir anlaşmazlık olarak değerlendirilemez. Bugün yaşanan gelişmeler, Suriye’nin geleceği, bölgesel güç dengeleri, Doğu Akdeniz güvenliği ve Ortadoğu’da yeni bir siyasi düzenin nasıl şekilleneceğiyle doğrudan bağlantılıdır.
Özellikle İsrail’in Suriye’deki askeri faaliyetleri ve 18 Ağustos’ta Ebu Zuhur Hava Üssü’ne düzenlediği saldırı, Türkiye-İsrail rekabetinin yeni bir aşamaya geçtiğini göstermiştir. İsrail, saldırıyı Suriye’de Türkiye’nin askeri varlığının genişlemesi ihtimalini kendi güvenliği açısından tehdit olarak gerekçelendirmiştir. Ankara ise bu iddiaları reddederek saldırıyı Suriye’nin egemenliğine yönelik bir ihlal ve bölgesel istikrarı bozabilecek tehlikeli bir tırmanma olarak değerlendirmiştir.
Burada asıl dikkat edilmesi gereken husus, İsrail’in Türkiye ile doğrudan çatışma arayıp aramadığından çok, Suriye’de oluşan yeni güç dengelerinin Tel Aviv açısından neden ciddi bir stratejik kaygı oluşturduğudur.
Çünkü Suriye artık eski Suriye değildir.
Beşar Esad yönetiminin sona ermesinden sonra ortaya çıkan yeni siyasi yapı, Türkiye açısından yalnızca sınır güvenliği meselesi değildir. Ankara, Suriye’nin yeniden kurumsallaşmasını, toprak bütünlüğünün korunmasını, terör yapılanmalarının tasfiyesini ve ülkenin bölgesel sisteme yeniden entegre edilmesini kendi güvenliğiyle doğrudan bağlantılı görmektedir. Türkiye’nin Şam yönetimiyle geliştirdiği siyasi, ekonomik ve güvenlik ilişkileri de bu stratejinin parçasıdır.
Bu noktada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın planlanan Şam ziyareti özel bir önem taşımaktadır.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 13-14 Eylül tarihlerinde gerçekleştirdiği Şam ziyaretinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakın gelecekte Suriye’yi ziyaret edeceğini açıklaması, sıradan bir diplomatik temas olarak görülmemelidir. Zira Erdoğan’ın Şam’a gitmesi, Ankara-Şam ilişkilerinin normalleşmesinin ötesinde, Türkiye’nin Suriye’nin geleceğinde siyasi sorumluluk üstlenen başlıca aktörlerden biri olduğunu ortaya koyacaktır. Ziyaretin hazırlıklarının Fidan’ın temaslarında ele alınması da bunun artık somut bir diplomatik gündem haline geldiğini göstermektedir.
Bence bu ziyaretin en önemli sonucu, Suriye’deki güç dengelerinin yalnızca askeri değil, siyasi düzlemde de yeniden tanımlanması olacaktır.
Türkiye’nin Şam yönetimiyle ilişkilerini kurumsallaştırması, Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğünü açık biçimde desteklemesi ve yeni Suriye devletinin yeniden yapılanmasına katkı sağlaması, İsrail’in Suriye sahasındaki hareket alanı açısından da yeni bir durum yaratmaktadır.
Tam da bu nedenle Türkiye-İsrail gerilimini yalnızca Gazze üzerinden okumak eksik kalır.
İsrail’in temel güvenlik yaklaşımı, kendisine yönelik potansiyel tehditlerin henüz güçlenmeden ortadan kaldırılması üzerine kuruludur. Bu yaklaşım İsrail açısından anlaşılabilir bir güvenlik refleksi olabilir. Ancak burada çok önemli bir hukuk ve meşruiyet sorunu ortaya çıkmaktadır: Bir devletin güvenlik kaygısı, başka bir devletin egemenlik alanında sınırsız biçimde askeri güç kullanmasının gerekçesi haline getirilebilir mi?
Uluslararası hukuk açısından cevap bu kadar kolay değildir.
İsrail’in Suriye’deki askeri operasyonlarının bir bölümünü güvenlik gerekçeleriyle açıklaması, söz konusu operasyonların otomatik olarak hukuki meşruiyet kazandığı anlamına gelmez. Nitekim Birleşmiş Milletler'in son dönemdeki değerlendirmelerinde İsrail’in Suriye’deki bazı askeri faaliyetlerinin uluslararası hukuk ve savaş hukuku bakımından ciddi sorunlar doğurabileceği belirtilmiştir.
Türkiye’nin yaklaşımını farklılaştıran temel nokta da burada ortaya çıkmaktadır.
Ankara, güvenlik çıkarlarını savunurken doğrudan çatışmayı tırmandırmak yerine diplomasi, caydırıcılık, uluslararası hukuk ve bölgesel iş birliğini birlikte kullanmaya çalışmaktadır. Türkiye’nin İsrail’in Ebu Zuhur saldırısına verdiği tepkinin ardından askeri bir karşılık vermemesi, güçsüzlük olarak değerlendirilmemelidir. Tam tersine, bu tutum kontrollü güç kullanımının ve stratejik sabrın göstergesidir.
Türkiye açısından İsrail’le doğrudan savaşa girmek rasyonel bir seçenek değildir. Ankara’nın asıl hedefi Suriye’de yeni bir savaş başlatmak değil, Suriye’nin yeniden istikrarlı bir devlet haline gelmesini sağlamaktır.
Hakan Fidan’ın son Şam temaslarında da Ankara’nın yaklaşımı açık biçimde ortaya konulmuştur. Türkiye, Suriye’nin egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün korunmasını savunurken İsrail’in saldırılarının Suriye’nin istikrarını zayıflattığını vurgulamaktadır. Ankara ayrıca 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması temelinde bir güvenlik düzenlemesinin kurulmasını savunmaktadır.
Burada Türkiye’nin yaklaşımının bölgesel dengeler bakımından önemli bir başka boyutu daha vardır.
Türkiye güçlü bir Suriye istiyor.
İsrail ise güvenliği açısından kontrol edilebilir, askeri kapasitesi sınırlı ve kendisine tehdit oluşturmayacak bir Suriye görmek istiyor.
Bu iki yaklaşım arasındaki fark, önümüzdeki dönemde Türkiye-İsrail rekabetinin temel eksenlerinden biri olacaktır.
Türkiye açısından istikrarlı, egemen ve ekonomik olarak yeniden ayağa kalkmış bir Suriye, hem Türkiye'nin güvenliği hem de bölgesel istikrar açısından olumlu bir sonuçtur. İsrail açısından ise güçlü bir Suriye'nin gelecekte yeni bir güvenlik problemi oluşturabileceği düşüncesi ağır basmaktadır.
Dolayısıyla İsrail'in Türkiye'nin Suriye'deki rolüne yönelik hassasiyetini yalnızca “Türkiye İsrail'e tehdit oluşturuyor” şeklinde okumak doğru değildir. Burada esas mesele, Suriye'nin geleceğinde hangi aktörün ne ölçüde etkili olacağıdır.
Türkiye'nin Şam'la ilişkilerinin derinleşmesi ve Erdoğan'ın planlanan ziyareti bu nedenle önemlidir. Bu ziyaret, Ankara'nın Suriye politikasında yeni bir dönemin siyasi sembolü haline gelebilir.
Ancak bütün bu denklemde en kritik aktörlerden biri yine Amerika Birleşik Devletleri'dir.
Washington'ın işi kolay değildir. Bir tarafta NATO'nun en önemli askeri güçlerinden biri olan Türkiye, diğer tarafta ABD'nin Ortadoğu'daki en yakın stratejik ortaklarından İsrail bulunmaktadır.
Amerika'nın İsrail'le stratejik ilişkilerini sürdürmesi gerçekçi bir zorunluluktur. Ancak stratejik ortaklık ile koşulsuz destek aynı şey değildir.
Washington'ın özellikle İsrail'in Suriye'deki askeri eylemleri konusunda daha dengeli bir tutum sergilemesi gerekmektedir. Ebu Zuhur saldırısının ardından ABD'nin Ankara ve Tel Aviv arasındaki gerilimi azaltmaya yönelik girişimleri ve saldırıyı gereksiz bir tırmanma olarak değerlendirmesi bu açıdan önemlidir. Washington'ın Türkiye, İsrail ve Suriye arasında çatışmasızlık mekanizması oluşturmaya çalışması da bölgedeki riskin artık Amerikan yönetimi tarafından da ciddi biçimde görüldüğünü göstermektedir.
Fakat burada daha temel bir soru bulunmaktadır:
Amerika, NATO müttefiki Türkiye ile stratejik ortağı İsrail arasında gerçekten tarafsız bir denge kurabilecek midir?
Washington açısından mesele yalnızca Türkiye-İsrail ilişkileri değildir. Türkiye'nin NATO içerisindeki konumu, Karadeniz güvenliği, Suriye, Irak, Doğu Akdeniz, İran, Rusya ve enerji yolları düşünüldüğünde Ankara'nın ABD açısından stratejik değeri son derece büyüktür.
Bu nedenle İsrail'in her askeri hamlesine koşulsuz destek verilmesi, kısa vadede Tel Aviv açısından memnuniyet yaratabilir; ancak uzun vadede Amerikan stratejisinin kendisine zarar verebilir.
Çünkü Türkiye'de giderek daha fazla şu soru sorulmaktadır: NATO müttefikliği söz konusu olduğunda Washington'ın güvenlik öncelikleri gerçekten ortak mıdır, yoksa Türkiye'nin çıkarları İsrail'in güvenlik anlayışının gerisinde mi kalmaktadır?
Bu algının güçlenmesi Washington açısından ciddi bir stratejik maliyet yaratır.
Türkiye'nin Batı ile ilişkileri yalnızca NATO üyeliğinden ibaret değildir. Aynı zamanda Ankara, kendi güvenlik ve dış politika seçeneklerini çeşitlendiren bir ülkedir. Türkiye'nin Rusya, Çin ve diğer Avrasya aktörleriyle geliştirdiği ilişkiler de bu çok yönlü stratejinin parçasıdır. Nitekim Erdoğan son dönemde Doğu ile ilişkilerin geliştirilmesinin Türkiye'nin Batı ittifaklarından kopması anlamına gelmediğini açık biçimde ifade etmiştir.
Dolayısıyla Washington'ın Türkiye'yi kaybetmek istemiyorsa Ankara'nın güvenlik hassasiyetlerini ciddiye alması gerekir.
Burada Türkiye açısından da önemli bir sorumluluk bulunmaktadır.
Ankara, İsrail'in provokatif adımlarına rağmen doğrudan askeri çatışmaya sürüklenmemelidir. Türkiye'nin asıl gücü yalnızca sahip olduğu askeri kapasite değildir. Türkiye'nin diplomatik ağırlığı, NATO içindeki konumu, Suriye üzerindeki etkisi, bölgesel ilişkileri ve uluslararası hukuk temelinde ortaya koyduğu pozisyon da önemli bir güç unsurudur.
Erdoğan'ın Şam ziyareti bu nedenle askeri bir meydan okuma olarak değil, siyasi ve diplomatik bir güç gösterisi olarak okunmalıdır.
Türkiye'nin mesajı açık olmalıdır: Suriye'nin geleceği, Suriye halkının iradesi ve Suriye devletinin egemenliği üzerinden şekillenmelidir. Hiçbir bölgesel aktör, kendi güvenlik doktrinini komşu ülkelerin egemenliği üzerinde sınırsız bir veto mekanizmasına dönüştüremez.
Sonuç olarak bugün Ortadoğu'da yeni bir güç mücadelesi yaşanmaktadır.
Bu mücadelede mesele yalnızca Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim değildir. Asıl mesele, Suriye'nin nasıl bir devlet olacağı, bölgesel düzenin hangi ilkeler üzerine kurulacağı ve askeri gücün uluslararası hukuk karşısında ne ölçüde sınırlandırılacağıdır.
İsrail güvenliğini korumak istemekte haklı olabilir; ancak güvenlik kaygısı sınırsız güç kullanma hakkı anlamına gelmez. Türkiye de kendi güvenliğini savunmak zorundadır; ancak bunu bölgesel savaşa dönüşebilecek bir çatışma üzerinden değil, caydırıcılık, diplomasi ve uluslararası hukuk üzerinden yapmalıdır.
Washington'ın önündeki en önemli sınav da budur.
Amerika, İsrail'in güvenliğini desteklerken Türkiye'nin güvenlik çıkarlarını göz ardı ederse, Ortadoğu'da kısa vadeli bir müttefiklik ilişkisini korurken daha büyük bir stratejik dengeyi kaybedebilir.
Oysa gerçek Amerikan çıkarı, İsrail'i koşulsuz biçimde savunmak değil; Türkiye, İsrail ve Suriye arasındaki rekabetin savaşa dönüşmesini engelleyecek bir bölgesel düzen kurmaktır.
Bugün Erdoğan'ın Şam'a yapması beklenen ziyaret bu nedenle yalnızca Ankara-Şam ilişkileri açısından değil, bütün Ortadoğu dengeleri açısından önem taşımaktadır.
Çünkü Şam'da verilecek mesaj, aslında yalnızca Suriye'ye değil, İsrail'e, Washington'a ve bölgedeki bütün aktörlere yönelik olacaktır:
Türkiye Suriye'nin yeniden yapılanmasında vardır; ancak bunu savaşın değil, devlet egemenliğinin, bölgesel istikrarın ve uluslararası hukukun zemini üzerinde gerçekleştirmek istemektedir.
Ortadoğu'nun geleceğini belirleyecek olan da tam olarak bu yaklaşım ile güç siyaseti arasındaki mücadele olacaktır.