Prof. Dr. Seyithan Deliduman
Ortadoğu’da artık yalnızca savaşlar değil, savaş ihtimalleri de yönetiliyor. Bölge uzun yıllardır bitmeyen krizlerin, vekâlet çatışmalarının ve küresel güç mücadelelerinin merkezinde tutuluyor. Toplumlar ise sürekli üretilen gerilim senaryoları üzerinden siyasi, ekonomik ve psikolojik baskı altında bırakılıyor.
Son olarak ABD doğumlu eski İsrail ajanı Jonathan Pollard’ın “İran savaşından sonra Türkiye ve Mısır ile de savaş olacak, büyük bir fırtına geliyor” şeklindeki açıklamaları bu açıdan dikkat çekicidir. Elbette uluslararası ilişkilerde teorik olarak her ihtimal mümkündür. Ancak meseleye yalnızca ihtimaller üzerinden değil; tarihsel gerçeklikler, stratejik dengeler ve bölgesel çıkarlar üzerinden bakmak gerekir.
Türkiye ile Mısır arasında dönemsel siyasi görüş ayrılıkları yaşansa da iki ülke arasında çok güçlü tarihi, kültürel ve dini bağlar bulunmaktadır. Aynı medeniyet havzasının iki önemli taşıyıcısı olan bu toplumlar, asırlardır birbirini büyük ölçüde kardeş halklar olarak görmüştür. Bu nedenle Türkiye ile Mısır arasında doğrudan ve fiili bir savaş ihtimali oldukça zayıftır.
Ancak burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta başka olabilir.
Çünkü amaç yalnızca iki ülkeyi sıcak bir çatışmaya sürüklemek değildir. Belki de asıl hedef; Türkiye ve Mısır gibi bölgesel ağırlığı bulunan, dünya devletleri nezdinde dikkate alınan iki önemli ülkenin uluslararası platformlarda, diplomatik süreçlerde ve stratejik meselelerde birlikte hareket etmesini engellemektir.
Zira Türkiye ile Mısır’ın rekabet yerine ortak zeminde buluşması; Doğu Akdeniz’den Afrika’ya, enerji politikalarından ticaret koridorlarına kadar geniş bir coğrafyada yeni dengeler oluşturabilecek potansiyele sahiptir.
Özellikle son yıllarda Türkiye’nin Afrika ülkeleriyle geliştirdiği ticari, diplomatik ve stratejik ilişkiler dikkat çekmektedir. Türkiye’nin Afrika’daki etkisi artık yalnızca ekonomik yatırımlarla değil; insani yardımlar, savunma sanayii iş birlikleri ve diplomatik açılımlar üzerinden de hissedilmektedir. Mısır ise hem Afrika dünyasında hem de İslam coğrafyasında tarihsel ağırlığı bulunan merkezi ülkelerden biridir.
Dolayısıyla Türkiye ile Mısır arasında oluşabilecek güçlü bir yakınlaşmanın, yalnızca iki ülkeyi değil; Afrika’dan Doğu Akdeniz’e kadar uzanan geniş jeopolitik alanı etkileyebilecek sonuçlar doğurması mümkündür.
Bunun yanında Hürmüz Boğazı üzerinden yaşanan son gelişmeler, dünya deniz yollarının ve “Mavi Vatan” anlayışının ne kadar kritik olduğunu bir kez daha göstermiştir. Enerji geçiş hatları, ticaret koridorları ve deniz yetki alanları artık küresel güç mücadelesinin merkezinde yer almaktadır. Bu nedenle Türkiye ile Mısır arasında deniz yetki alanları ve Doğu Akdeniz ekseninde oluşabilecek olası bir stratejik iş birliğinin dünya siyaseti açısından son derece önemli sonuçlar doğurabileceği açıktır.
Tam da bu noktada, Ortadoğu’da uzun yıllardır sürdürülen kaos ortamının neden sürekli yeni başlıklarla büyütülmek istendiği daha net anlaşılmaktadır.
Özellikle İran üzerinden başlayan ve bir türlü sona erdirilmeyen gerilim hattının kontrollü biçimde daha uzun vadeye yayılmasının hedeflendiği görülmektedir. Çünkü sürekli kriz üreten bir Ortadoğu tablosu; bölge ülkelerinin kendi iç meseleleriyle meşgul edilmesini, ortak hareket kabiliyetlerinin zayıflatılmasını ve bölgesel iş birliklerinin engellenmesini kolaylaştırmaktadır.
Ancak İran gerilimi sürecinde başta Körfez ülkeleri olmak üzere birçok Ortadoğu ülkesinde dikkat çekici bir stratejik uyanışın oluştuğu da görülmektedir. Bölge ülkeleri artık dış müdahalelerin, yapay gerilimlerin ve sürekli çatışma merkezli planların kendilerine ne kadar ağır maliyetler ürettiğini daha net fark etmeye başlamıştır.
Belki de tam bu nedenle hâkim güçler, geçmişte uygulanan klasik bölgesel dizayn modellerinin artık eskisi kadar etkili olmayacağını görmekte; bu sebeple yeni fay hatları, yeni gerilim alanları ve yeni psikolojik operasyon senaryoları üzerinden farklı oyun planlarını devreye sokmaya çalışmaktadır.
Çünkü modern jeopolitikte savaşlar artık yalnızca cephede verilmemektedir. Algılar, medya dili, korku senaryoları ve diplomatik manipülasyonlar da büyük stratejik hesapların önemli araçları haline gelmiştir.
Oysa bugün bölgenin ihtiyacı yeni gerilimler değil; ortak akıl, diplomatik denge, ekonomik dayanışma ve medeniyet bilincidir.
Türkiye ile Mısır’ın karşı karşıya gelmesi en çok bölge dışı aktörlerin işine yarar. Buna karşılık iki ülkenin ortak zeminde buluşması ise yalnızca kendi halkları için değil, Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar uzanan geniş coğrafya açısından da umut verici bir gelecek anlamına gelebilir.
Bugün asıl mücadele, ülkeleri savaştırmaktan çok; birlikte hareket etmelerini engellemektir.