The Hayvan’ın adı: Acem’i?!

Cüneyt Şaşmaz

Kafası karışık okur'a düz, en basit cümleler ile yazsan da anlamıyor, birçok eklenti'den oluşan metin sunsan da okumuyor. 

Duygularım üzerinden yazıyor olsaydım, inanın şöyle başlardım: 

"Atatürk Türkiyesi'ni savunanların üslubu bu ise düşmana ne hacet?!" 

İnanmak esas'tır. 

Dava'ya inanmak, kendine inanmak, inandığı yol'da yürümek! 

Eğer öyle olmasaydı, Gazi, "Milli Mücadele" kapsamında o kadar sıkıntı çekmezdi. 

İnanmak, sabretmek, duruş'unu korumak her daim önemli! 

Yobaz ve Ticani, kavramlarla oynamaz, laik’liğin her türlüsüne karşıdır. 

Atatürk’ü aşılması gereken değil, yok edilmesi gereken bir hedef olarak görür. 

Mustafa Kemal’ler ölür. 

Ne var ki "Atatürk’ler ölmez!" 

Tarihte yaşayan Atatürkler ölmez, her dönemde ete kemiğe bürünüp ortaya çıkarlar, ne var ki fani olan Mustafa Kemal'ler ölür, Anıtkabir ne yapsın?! 

Aradaki farkı anlamadan konuşmak zihin’lerdeki karmaşa’yı ortaya koymuş olmuyor mu?! 

Mustafa Kemal, zor şartlar içinden geçerek çağ'ın ruhu'na uygun çözüm'ü üretti, hadiseye böyle bakmak elzem. 

Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde yer alan ne kadar uyarı var ise hepsi gerçek olmuş. 

"Gaflet, dalalet ve hıyanet" boyutu aşılmış, neredeyse devletin tepesi tamamı ile devşirmelerin, mandacıların eline geçmiş. 

'Ezber'e ya da 'ezberden kopya'ya dayalı akıl'ın sonu "Osmanlı" tarih oldu! 

Arap alfabesinden Latin alfabesine geçtik. 

Ne var ki, "o kafa", alfabe "Latin" de olsa, "Osmanlıca" yazıp çizmeye devam ediyor. 

Osmanlı'yı çökerten o kafa'lardan mülhem; Laik, Çağdaş Türkiye de benzer yol'da. 

Ezcümle: 

Atatürk’ün "Gençliğe Hitabesi" bir "duvar süsü" değil, "Erken Uyarı Sistemi"dir!  

Küresel aksta ortak çıkar: 

Yeniden Atatürk! 

Yeniden Laik Türkiye! 

Yeniden Çağdaş Türkiye! 

--- 

Kitabın adı: İŞTE ATATÜRK 

http://www.nadirkitap.com/iste-ataturk-ozel-fotograflarla-ataturk-anilari-kitap2705947.html 

480 sayfa 

--- 

Sayfa 12: 

Cumhuriyet’in ilanından birkaç yıl sonra İstanbul’da yabancı devlet temsilcilerine bir resepsiyon verilir. 

Tüm dünya ülkelerinin elçileri ve ataşeleri de davet edilir. 

Davet gerçekten güzel bir şekilde devam etmektedir. 

Fakat İngiliz ataşesi olan binbaşının bakışları Mustafa Kemal’in gözünden kaçmaz. 

Bütün davet boyunca kendisine dik dik bakmıştır ve bakmaya da devam etmektedir. 

Ne olduğunu öğrenmek için yaverini gönderir. 

Yaver İngiliz Binbaşı ile konuştuktan sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya durumu şöyle anlatır: 

"Paşam kendisine neden ters bir tavır takındığını sordum. 

O da bana Mustafa Kemal’in Çanakkale’de babasını öldürdüğünü söyledi." 

Bunun üzerine Mustafa Kemal şöyle der:

"Git sor bakalım, babasının Çanakkale’de ne işi varmış?"
---
Sayfa 38:
Fransız Generali Henri Joseph Étienne Gouraud, ilk karşılaşmada kalan tek kolunu Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya uzatarak der ki:
"Bir kolumu Türklere karşı, Çanakkale’de savaşırken kaybettim.
Bugün diğer kolumu bir dost eli olarak uzatmak için geldim."

---
Sayfa 42:
Falih Rıfkı Atay’ın anılarından...
Atatürk, arada kendi anlatır, arada başkasına anlattırır, hep gülermiş.
Yeşilaycı bir profesör bir konferans veriyordu.
Konferansın devamı sırasında bir ara dinleyicilere dönüp sormuş:
"Bir eşeğin önüne iki kova koysanız.
Biri su dolu biri rakı.
Eşek hangisini içer?"

Cevabı yine kendi veriyordu:
"Tabii suyu..."
Gene bitmiyor, soruyor:
"Neden?"
Arkadan bir Bekri söz alıyor.
Yüksek sesle cevap veriyor:
"Eşekliğinden."
---
Sayfa 52:
Ahmet Niyazi Banoğlu’nun Nükte ve Fıkralarla Atatürk Kitabından:
Ankara, 10. Cumhuriyet yılının büyük ve ölçüsüz sevinci içindedir.
Şehir, baştanbaşa ışıklarla donatılmıştır.
Eğlence yerlerinde her Türk, tam bir şuurla devrimin nimetlerini idrak ederek neşe içinde eğlenmektedir.
Atatürk, resmi baloların verildiği yerlere uğradıktan sonra Halkevi’ne de teşrif ediyor.
Orada, milli ve mahalli giysileriyle coşan ve coşturan Türk köylüleriyle karşılaşıyor.
Bir gün bu milleti ve bu memleketi kurtarmak için atıldığı mücadelede kendisine yegane kudret ve kuvvet membaı olan bu temiz yürekli vatan evlatlarının neşelerinden son derece duygulanıyor.
Onları bir süre seyrettikten sonra, doğru Çankaya’ya teşrif ediyorlar:
"Efeleri buraya getiriniz!"
Emrini buyuruyorlar.
Efelerin Çankaya’da, Atatürk’ün sofrasında nasıl coştuklarını ve nasıl coşturduklarını anlatmaya imkan yoktur.
Büyük Ata, sahnenin en heyecanlı bir anında, Ankara efelerinden birine soruyor:
"Efe, sen benim için ne yapabilirsin?"
Efe tereddüt etmeden cevap verir:
"Her şey...
Mesela…
Ölürüm..."

Şimdi bütün dikkat Atatürk’e çevrilmişti.
Kimse konuşmuyor, onları dinliyordu.
Atatürk, gözlerini etrafındakiler üzerinde bir kez gezdiriyor.
Sonra şöyle diyor:
"Efe, diyor, sözünde samimi misin?"
"Emir sizindir, Paşam."

Mustafa Kemal Paşa, elini dizinin üstüne vuruyor:
"Koy başını buraya!"
Efe derhal başını Mustafa Kemal Paşa’nın dizlerine koydu ve başını koyar koymaz şakağında bir soğuk temas hissetti.
Bu hissettiği, Mustafa Kemal Paşa’nın şakağına dayadığı tabanca namlusunun soğukluğuydu.
Efe, bu soğuklukla beraber şakağına dayanmış bir tabanca olduğunu görmüş, fakat en küçük bir harekette bulunmamıştı.
Efe, Mustafa Kemal Paşası için ölümü seve seve kabul edebilirdi.
Fakat Mustafa Kemal Paşa, ona kıyacak mıydı?
Bütün yüzlerin rengi bir anda solmuş, heyecan son haddini bulmuştu.
Nefes almaktan korkuyorlardı ve gözler Mustafa Kemal Paşa’nın elindeydi.
Tabanca, Efe’nin şakağına dayanmıştı.
Fişek sürülmüş ve emniyet açılmıştı.
Mustafa Kemal Paşa, bir saniye bile sürmeyen bu an içinde ve gözle fark edilemeyecek bir hızla tabancanın namlusunu şakağın yanından, belki bir santim kadar kaydırarak tetiği çekiyor.
Derin sessizliği yırtan korkunç tabanca sesi...
Kalpler, sanki yerinden kopacak.
Hazır bulunanların hepsinin beti benzi kül rengini almıştır.
Fakat, Efe’nin başı hala Mustafa Kemal Paşa’nın dizindedir ve Efe’de en küçük bir kımıldanma yoktur.
Mustafa Kemal Paşa, Efe’nin başını dizlerinden kaldırıyor, temiz alnını dudaklarına doğru çekiyor ve öpüyor.
Hala biraz önceki havanın tesirinden kurtulamamış olanlara dönüp şöyle diyor:
"İşte, ben Anadolu Savaşı’nı bunlarla ve böyle canlarını esirgemeyenlerle kazandım!"
---
Sayfa 70:
Atatürk şöyle seslendi:
"Aferin!
Ulusların politikasında ancak çıkarları vardır!
Kimsenin kimseye dost olmayacağını bilelim!"

---
Sayfa 88:
"Neden sadece savcılara Cumhuriyet Savcısı denilir?"
Cumhuriyet Başbakanı, Cumhuriyet Bakanı, Cumhuriyet Müsteşarı, Cumhuriyet Valisi, Cumhuriyet Büyükelçisi olmuyor da; "Neden Cumhuriyet Savcısı?"
"Savcılara neden bu imtiyaz?"
Atatürk, Mahmut Esat Bozkurt’a sorar:
"Ne diyorsun?"
Mahmut Esat Bozkurt’un cevabı çok net olur:
"Çünkü öyle zaman olur ki, Cumhuriyet’i korumak için başbakandan, bakandan, müsteşardan, validen, büyükelçiden bile hesap sormak gerekebilir.
İşte o hesabı soracak olan Cumhuriyet Savcısı’dır!"

Atatürk, gülümseyerek hoşnut kaldığını belli eder ve şöyle der:
"Devam et Bozkurt!"
---
Sayfa 110:
Hasan Rıza Soyak’ın anılarından:
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Ankara Lisesi’nde tarih sınavında bir öğrenciye şu soruyu sorar:
"Türk’ün dostu kimdir?"
Öğrenci soruyu cevaplar:
"İngiltere’dir…"
"Hayır!"
"Fransa’dır..."
"Hayır!"
"Almanya’dır…"
"Hayır!"
"Amerika’dır…"

Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın sabrı tükenmiştir.
Kendi sorusunu, yine kendisi cevaplar:
"Hayır çocuğum…
Türk’ün dostu gene Türk’tür…
Türk’ün kendisidir…"

---
Sayfa 176:
Gazi Mustafa Kemal Paşa, hepimizi sabırla dinledikten sonra, bizlere dönerek şöyle dedi:
"Hayır!
Yanlış düşünüyorsunuz!
Hilafet mutlaka kaldırılmalıdır!
Bu düşüncenin nedenlerini de size anlatacağım!
Karşıt düşünceleriniz varsa, çekinmeden ortaya koyunuz!
Hepinize ayrı ayrı cevap vereceğim!
İçinizde en küçük bir kararsızlığın kalmasını istiyorum!
Eğer buna kani olursanız, gazetelerinizin başına geçip, bu çok önemli devrim adamı için zemin hazırlamaya, yurttaşları ikna etmeye çaba gösteriniz!"

---
Sayfa 260:
Cemal Şener’in "Atatürk ve Alevilik" adlı kitabından:
22 Mart 1923 tarihinde Konya’da Türk Ocağı’nda, "Din Devleti"kurmak isteyen bazı kesimler vardı.
Mustafa Kemal, böyle bir tavır içinde bulunan bu insanlara karşı eksin tavrını şu sözlerle ortaya koyuyordu:
"Ben kişisel olarak onların düşmanıyım!
Onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim kişisel imanıma değil, yalnızca benim amacıma değil, atılan o adım benim ulusumun yaşamı ile ilgilidir!
Böyle bir adım, ulusumun kalbine yöneltilmiş zehirli bir hançerdir!
Eğer böyle olumsuz adım atanları durdurabilecek bir yasa yoksa, bunu sağlayacak bir meclis de olmazsa, herkes böyle bir olay karşısında bir kenara çekilecek olsa bile, ben tek başıma yapayalnız da kalsam, onları tepeler ve öldürürüm!"

---
Sayfa 346:
Natık Poyrazoğlu’nun anılarından:
İzmir, 22 Haziran 1934
İran Şahı Rıza Pehlevi İzmir’de Mustafa Kemal Paşa’nın misafiri olarak askeri birlikleri dolaşıyorlar ve her sınıftan bölük görüyorlar.
Sıra benim makineli tüfek bölüğüne geliyor.
Daha önce askere tembih etmiştik, "Acemi" kelimesini kullanmayacaklar, bunu yerine "Yeni Asker" diyeceklerdi.
Çünkü "Acemi" tabiri İran’lılara hakaret oluyormuş.
Önde Şah Rıza Pehlevi, hemen yanında Gazi Mustafa Kemal Paşa, biraz arkada da ben, bölüğün önünden geçmeye başladık ve nihayetteki yeni satın alınan bir katırın önünde durduk.
Asker tekmile başladı:
"Adım Mehmet oğlu İbrahim.
Memleketim Ayvacık.
Hayvanımın numarası 341, ısırmaz, tepmez.
Adı..."

Derhal aklıma geldi, hayvan yeni olduğu için askerler ona "Acemi" ismini vermişlerdi.
Askere elimi göğsüme koyarak dikkat etmesini işaret ettim.
Bana baktı, biraz durdu ve cevap verdi:
"Adı Yüzbaşı'dır komutanım."
Şah Rıza Pehlevi farkına varmadı, yürüdü.
Mustafa Kemal Paşa durdu, kulağıma şöyle dedi:
"Bu hayvanın hakiki adı ne?"
"Acemi’dir, Paşam" 
dedim.
İbrahim’e baktı, onu süzdü, yanağını okşadı ve emir verdi:
"Bu çocuğa bir ay izin verin, yaverden yol harçlığını alırsınız."
---
Sayfa 358:
Salih Bozok’un anılarından:
İzmir, 10 Eylül 1922.
Kollarında ve omuzlarındaki işaretlerden amiral rütbesinde olduğu anlaşılan İngiliz Donanması Komutanı, Hükümet Konağı’nın kapısından girerek Mustafa Kemal Paşa’nın odasına doğruldu.
Nazik, fakat öfkeli bir hali vardı.
Ruşen Eşref önüne çıkıp ne istediğini sorunca:
"Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek istiyorum!"dedi.
Birlikte odaya girdiler kapı kapandı.
Amiral önce:
"Çok güç koşullar altında bir savaş kazandınız, sizi asker olarak içtenlikle kutlarım. Çanakkale’deki başarınızı rastlantıya borçlu olmadığınız, kanıtlanmış oldu.
Büyük bir askerle tanıştığım için memnunum."

Amiral bir süre sonra konuya girmiş:
"Ülkenin kontrolünüz altında bulunan bölümünde bizim tebaamız ve sizin azınlıklarınızdan Ermeniler, Rumlar var.
Yeni askeri yönetim altında bu insanların statüsü nedir?
Güvende midirler?"

"Hiç kuskunuz olmasın Amiral!
Türkiye’deki bütün insanlar gibi tebaanız ve sözünü ettiğiniz azınlıklar da TBMM Hükümeti’nin eşit koruması altındadır.
Suç işlemeyenler, kendilerini bu memlekette benim kadar güvende sayabilirler."

"Suç işleyenler?"
"Suç işleyenler sayın Amiral, dünyanın her yerinde olduğu gibi, ülkemizde de adaletin huzuruna çıkarlar...
Suçlu iseler, cezalarını elbette çekeceklerdir..."
"Fakat Paşa Hazretleri…
Fevkalade günler geçirdik.
Yunan ordusundan cesaret alan Rumların bazıları, şımarıklıklar yapmış olabilir.
Bugün bu insanlar yerli halkın düşmanlığı ile yüz yüze kalmaktadırlar.
Ermeniler için de başka açıdan aynı şeyleri söyleyebilirim.
Biliyorsunuz, Ermeni arkadaşlarının büyük bir bölümü göçe zorlandı ve önemlice bir bölümü de hayatını kaybettiler.
Bu ruh tedirginliği içinde Yunan ordusu ile işbirliği yapmış, bazı Türklere zor günler geçirtmiş olabilirler.
Bunlar, fevkalade günlerin olaylarıdır.
Bağışlanması, hoş görülmesi gerekir.
Eğer bu kimseler, halkın husumetine bırakılacak olursa, bütün dünya aleyhinize kıyameti koparır!"

Son cümleye kadar Amiral’i gülümseyerek dinleyen Mustafa Kemal Paşa, dünyanın koparacağı gürültü ile kendini tehdide girişince, sözünü bıçak gibi kesmiş:
"Şu ‘Efendi Devlet’ rolünü bir kenara koyunuz Amiral!
Milletleri de tehdit etmekten vazgeçiniz!
İngiltere ve müttefiklerinin kıyameti koparıp koparmayacağını düşünmem!
Bunlar memleketimin iç işleridir; kimsenin bu işlere karışmasına müsaade etmem!
Majestelerinin devleti memleketimizin azınlıkları ile uğraşmaktan vazgeçsinler!
Kim bize saygı beslemezse, bizden saygı beklemeye hakkı olmaz!"

Amiral’in benzi kül gibi olmuş:
"İngiltere Hükümeti’nin tebaasını her yerde koruma hakkı, devletler hukuku teminatı altındadır. Avrupa devletleriyle birlikte arkaladığımız Rum ve Ermenilerin güven içinde bulundurulmasını sadece rica ettik.
Yoksa biz bu güvenliği sağlayacak güçteyiz..."

İşte o zaman Mustafa Kemal Paşa’nın tepesi iyice atmış:
"Arkaladığınız Yunan ordusunun denizde yüzen leşlerini herhalde görmüş olmalısınız!
Türk ordusu asayişi sağlayacak güçte olduğu gibi, limanı
 (o dönemde İngiliz donanması İzmir limanında bulunmaktaydı) boşaltacak güçtedir de...
İsterseniz, Türk’e ihanet eden tebanızın ve azınlıklarınızın adaletten kaçan sefillerini geminize doldurabilirsiniz!
Donanmanızın da en kısa zamanda limanı terk etmesini istiyorum!"

Mustafa Kemal Paşa’nın cümleleri, art arda Osmanlı tokatları gibi Amiralin yüzünde şakladıkça, Amiral ne yapacağını şaşırmış ve en sonunda şöyle demiş:
"İngiltere’ye savaş mı açıyorsunuz?"
İşte Paşa burada son sözünü söylemiş:
"Savaş açmak mı?
Siz yoksa Sevr Antlaşması’nın hala yürürlükte olduğunu mu sanıyorsunuz?
Biz onu çoktan yırttık...
Karşımda oturuşunuzu, sizi konuk saymama borçlusunuz!
Fakat görüyorum ki, nezaketimizi kötüye kullanmak eğiliminiz var...
Buna müsaade edemem.
Bizim gözümüzde ‘Barış antlaşması yapmamış’ iki devletiz.
Savaş hukuku yürürlüktedir.
Gemilerinizi derhal karasularımızdan çekmenizi size ihtar ediyorum!"

Bir balmumu heykeline dönmüş Amiral...
Şişe gerine girdiği Mustafa Kemal Paşa’nın odasında oturduğu sandalyede küçüldükçe küçülmüş ve sonunda kekeleyerek şöyle demişti:
"Affedersiniz!"
Amiral yerlere kadar eğilerek geri geri kapıya gidip dışarı çıkar.
Ruşen Eşref hem düşünceli hem de gülüyor ve şöyle diyordu:
"Paşa, Amiral’i anasından doğduğuna pişman etti.
Kendisinin Türk topraklarında bir savaşçı olarak bulunduğunu Paşa’dan öğrendiği zaman sapsarı kesildi...
Tutuklanacağını, tutsak edileceğini sandı.
İnce dudaklarını ısırıyor, parmaklarını birbirine kenetlemiş titriyordu.
Karşısında Babıali Paşası bulacağını sanıyordu herhalde...
İngiltere devletini kendi devletine eşit gören bir Paşa ile karşılaştığı için, ihtiyatsızlık edip karaya çıktığına kim bilir nasıl lanet etmiştir..."

Aradan bir saat geçti geçmedi...
İngiliz gemisinden bir müfreze ve bir teğmen çıktı.
Amiral’den devleti adına bir ültimatom getiriyordu,
Başkomutan’a kendi eliyle verecekti.
Paşa’ya bildirdim:
"Gelsin" dedi.
Teğmeni içeri aldım.
İngiliz çakı gibi bir teğmendi.
Paşa’nın karsısında gösterişli bir selam verdi ve Ruşen Eşref aracılığıyla ültimatomu Paşa’ya ulaştırdı.
Paşa: "Peki teğmen!
Hükümetimiz ültimatomunuzu inceler ve hükümetinize gereken karşılığı verir.
Siz geminize dönebilirsiniz..."

Teğmen önce dışarı çıkacakmış gibi bir hareket yaptı, sonra da Ruşen Eşref’e dönüp:
"Başkomutan ellerini öpmeme müsaade buyururlar mı?"
Ruşen Eşref, teğmenin dileğini Paşa’ya söyledi,
Paşa: "Nereden icap etmiş sor bakalım!"
Teğmen: "Asker olarak zaferlerine, insan olarak kendisine hayranım...
Lütfetsinler..."

Teğmen, Paşa’nın elini öptü, Paşa da teğmenin yanağını okşadı.
Odayı boşalttık.
Az sonra Ruşen Eşref'’i çağırdı:
"Metni okudunuz mu?
Ne istiyorlar?"

"Paşam Amiral ile görüştüklerinizin yazı ile de pekiştirilmesi isteniyor."
"Öyleyse Halide Hanım’ı (Edip Adıvar) bulunuz, hemen tercümesini yapsın ve metin olarak bana getirsin...
Öte yandan bir kopyasını şifre ile Dışişleri Bakanlığı’na gönderin gerekeni yapsınlar...
Durumu, ordu komutanı Nurettin Paşa’ya da bildiriniz.
Gerekiyorsa benimle temas etsin…"

Olay kısa bir süre içinde şehirde duyulmuştu…
İngiliz ve Fransızlar, kendi devletlerinin uyruğunda olanları gemilere bindirmeye başlamışlardı. Nitekim birkaç saat sonra da sessizce çekilip gittiler.
---
Sayfa 410:
Nejat Saner’in anılarından:
Şükrü Kaya’nın, bir 30 Ağustos Zafer Bayramı gecesi sofrada:
"Paşam, İstiklal Savaşı’nda Başkomutan sıfatıyla muharebelerde verdiğiniz emirler bir yerde toplanmış mıdır?"
Sorusuna verdiği yanıt şuydu:
"Bir gün Kurtuluş Savaşı’nın Milli Mücadele’nin askeri tarihini yazacaklar, belki de benim Başkomutan sıfatıyla verdiğim bir yazılı ve imzalı emrime rastlamayacaklardır.
Savaş arkadaşlarım buradadır, hep bilirler, ben muharebede daima o cepheden bu cepheye gider, yapılması gereken hareketleri komutanlara dikte eder, onlara not ettirir ve kendilerini de inandırdıktan sonra, ‘Şimdi ordu birliklerimize derhal bu hareketlerin yapılmasını kendi imzanızla bildiriniz’…"

---
Sayfa 480:
Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’ndan alınmıştır:
Yıl 1938 günlerden 10 Kasım…
Alman Profesör Schwartz, günün yürekleri burkan haberini o da duymuş ve şaşkın bir durumda. "Derse gireyim mi, girmeyeyim mi", diye kararsız kalmış.
Rektörün yanına gidiyor aralarında şöyle bir konuşma geçiyor:
"Efendim kararsızım.
Acaba ne yapayım?
Çocukları derse alayım mı?"

Rektör şöyle cevap verir:
"Sizde Almanya’da böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa onu yapın…"
İşte o zaman Alman Profesör Schwartz kollarını iki yana sarkıtarak üzgün bir sesle cevap verir:
"Bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki…"
---
Ve…
Son olarak…
The Hayvan’ın adı: Acem’i?!
---
Ezcümle:
Namık KEMAL:
"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?"

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK:
"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini."

KAÇAMAYACAKSINIZ!
http://www.nadirkitap.com/iste-ataturk-ozel-fotograflarla-ataturk-anilari-kitap2705947.html

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.