Siyasetin dili çoğu zaman iddiayla kurulur; özellikle küresel güçlerin zirvesindeki liderler için bu keskinlik adeta bir gelenektir.
ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik “altyapıyı vururuz, enerjisini yok ederiz, santrallerini mahvederiz, medeniyetini yerle bir ederiz, hatta taş devrine döndürürüz” minvalindeki sert söylemleri de bu çizginin son örneğidir.
Ancak asıl mesele, bu sözlerin ağırlığından ziyade, icraat karşısındaki testidir.
Türkçede meşhur bir söz vardır: “Halep oradaysa arşın burada.”
İddia ortadadır, tartışmasızdır; ama o iddianın gerçekliği, somut ölçümle kanıtlanmalıdır.
Bugün küresel siyasette metaforu genişletmek kaçınılmaz:
Halep oradaysa, Hürmüz burada.
Hadi arşınla.
Strait of Hormuz (Hürmüz Boğazı), yalnızca bir deniz geçidi değil; küresel enerji akışının can damarıdır.
Dünyanın petrol ticaretinin önemli bir bölümünün geçtiği bu boğazda atılacak her adım, bölgesel olmanın ötesinde küresel sarsıntılar yaratır.
İran’a yönelik topyekûn bir yıkım tehdidinin gerçek karşılığı, işte tam burada sınanmaktadır.
Çünkü bir ülkenin altyapısını hedef almak, zincirleme etkileriyle enerji piyasalarını, küresel ticareti, gıda güvenliğini ve büyük güç rekabetini derinden sarsar.
Peki madem bu kadar iddialı, neden tam anlamıyla yapılmıyor?
Bu retorik bir meydan okuma değil; uluslararası sistemin acımasız gerçeklerini sorgulayan bir sorudur.
Modern dünyada hiçbir aktör, sonuçlarını hesaplamadan böyle geniş çaplı bir yıkımı göze alamaz.
Nitekim son haftalarda yaşananlar bunu teyit ediyor:
Trump’ın “taş devri” ve “medeniyet ölecek” tehdidi sonrası sınırlı vuruşlar (köprüler, bazı altyapı unsurları) gerçekleşse de, tam ölçekli bir enerji ve sivil altyapı imhası eşiğinden dönüldü.
Ateşkes uzatıldı, ancak Hürmüz’de blokajlar, gemi alıkoymalar ve karşılıklı hamleler devam ediyor.
İran boğazı kontrolünü gösterirken, ABD donanması “tam kontrol” iddiasını sürdürüyor.
Gerilim, tam bir askeri zaferden ziyade müzakere masasında sıkışmış halde.
Bu tablo, büyük sözlerle büyük eylemler arasındaki mesafeyi bir kez daha gözler önüne seriyor.
Siyasetçiler bu mesafeyi söylemle kapatmaya çalışır; gerçek dünya ise maliyetler, ittifaklar, ekonomik zincirleme etkiler ve nükleer/çevresel riskler üzerinden işler.
Güç, ilan edildiği kadar sınırsız değildir.
Her süper güç, kendi sınırlarını en çok “Hürmüz” gibi kritik düğüm noktalarında öğrenir.
Türkiye açısından bu manzara ayrı bir kritiklik taşır.
Jeopolitik konumu, enerji bağımlılığı ve bölgesel dengeler nedeniyle Türkiye, bu tür krizlerin hem ekonomik hem güvenlik yansımalarını doğrudan hisseder.
Mesele taraf tutmak ya da laf üretmek değil; krizin doğuracağı sonuçları soğukkanlılıkla okumak ve ulusal çıkarlar doğrultusunda strateji belirlemektir.
Hürmüz’deki her dalgalanma, enerji fiyatlarını, ticaret rotalarını ve bölgesel istikrarı etkilerken, Türkiye gibi aktörler bu fırtınada dengeli bir rota izlemek zorundadır.
Sonuç olarak, küresel siyasetin en çarpıcı sınavı devam ediyor:
Halep oradaysa, Hürmüz burada…
Ve asıl mesele, o Hürmüz’ü gerçekten arşınlayıp arşınlayamamaktır.
İddia, ancak karşılığıyla anlam kazanır; aksi takdirde yankıdan ibaret kalır.
Tarih, söylemin değil, gerçekliğin galip geldiğini defalarca göstermiştir.
Prof. Dr. Seyithan Deliduman