Tahliye mi Kaçış mı? – Afet Acil Durum Planlaması Üzerine İkinci Bölüm

Bir önceki yazımızda Ortadoğu’daki kriz haberlerinin bize tek bir kavramı yeniden düşündürdüğünü söylemiştik: Tahliye mi, yoksa kaçış mı?

Prof.Dr.İ.Hamit Hancı: Adli Bilimciler Derneği Başkanı

Av.Dr.Alp Aslan: Adli Bilimciler Derneği Adli Yöneylem Komisyonu Başkanı

Bir önceki yazımızda Ortadoğu’daki kriz haberlerinin bize tek bir kavramı yeniden düşündürdüğünü söylemiştik: Tahliye mi, yoksa kaçış mı?

Basında son günlerde yer alan yeni gelişmeler bu soruyu daha da keskin hale getiriyor.

Körfez bölgesindeki gerilim nedeniyle hava sahalarının kapanması, bazı turistlerin otellerinde mahsur kalması ve belirsizlik içinde tahliye beklemesi, kriz anlarında planlı tahliye ile kontrolsüz kaçış arasındaki farkın ne kadar kritik olduğunu gösteriyor. Nitekim bazı turistler, patlamaların yaşandığı bir ortamda otellerinde beklemek zorunda kaldıklarını ve hava sahası kapalı olduğu için ne zaman dönebileceklerini bilmediklerini ifade etmeye devam ediyor. Batılı ülkelerin tahliye mesajları karşısında, bölgede çalışan milyonlarca mavi ve beyaz yakalı yabancı işgücünün (expat) durumu hiç gündeme anılmıyor bile.

Bu tablo aslında afet yönetimi literatüründe sıkça anlatılan bir olgunun sahadaki karşılığıdır. Kriz anlarında üç davranış biçimi ortaya çıkar: Devlet tarafından organize edilen tahliye, kurumsal tahliye (şirket, büyükelçilik vb.) ve bireysel kaçış. Eğer kamu otoritesi güçlü bir iletişim ve lojistik kapasite ortaya koyamazsa üçüncü davranış biçimi hızla baskın hale gelir. Araç kiralama kuyrukları, fahiş fiyatlı uçuşlar ya da cruise gemilerinde mahsur kalan yolcular aslında bu “spontane kaçış ekonomisinin” göstergeleridir.

Ancak bu tür olaylar yalnızca Körfez bölgesine özgü değildir. Modern afet yönetiminde en büyük metropoller bile tahliye kapasitesi açısından kırılgandır. Çünkü tahliye, yalnızca insanları bir yerden başka bir yere taşımak değildir; ulaşım altyapısı, güvenlik, iletişim, barınma ve kamu düzeninin aynı anda yönetilmesini gerektiren karmaşık bir operasyondur.

Bu noktada doğal olarak şu soru ortaya çıkıyor: Türkiye’nin tahliye planı var mı?

Türkiye’de afet yönetiminin temel çerçevesi, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı tarafından yürütülen Türkiye Afet Müdahale Planı (TAMP) ve çeşitli yerel tahliye senaryolarına dayanır. Bu planın amacı; afet öncesi, afet sırası ve sonrasındaki müdahale faaliyetlerinde görev alacak kurumların rollerini ve koordinasyon mekanizmalarını belirlemektir.

Örneğin olası büyük Marmara depremi için hazırlanan senaryolarda İstanbul’un tahliyesi çok katmanlı bir ulaşım sistemi üzerine kuruludur. Kara yolu, demir yolu, deniz yolu ve hava yolu aynı anda devreye alınacak; tahliye noktaları olarak limanlar, tren istasyonları ve otogarlar kullanılacaktır. Ayrıca planlarda öncelik sırası da belirlenmiştir: engelliler, yaşlılar, çocuklar ve kadınlar ilk tahliye edilecek gruplar arasında yer alır.

Bu planlara göre deprem sonrası yalnızca şehir içi tahliye değil, şehirler arası yeniden yerleştirme senaryosu da bulunmaktadır. İstanbul’dan tahliye edilen nüfusun bir bölümünün Ankara, İzmir, Konya, Kayseri gibi farklı illere yönlendirilmesi öngörülmektedir.

Buna ek olarak Türkiye’de afet sonrası süreçleri düzenlemek amacıyla Türkiye Afet Sonrası İyileştirme Planı (TASİP) yürürlüğe konmuştur. Bu plan, afet sonrası yeniden yapılanma ve sosyal-ekonomik iyileştirme faaliyetlerinin koordinasyonunu sağlamayı amaçlar.

Ancak afet yönetimi literatürü bize önemli bir gerçeği hatırlatır: planın varlığı ile planın uygulanabilirliği aynı şey değildir.

Kriz anında insanlar çoğu zaman planı bilmez, duymaz veya ona güvenmez. Bu durumda bireyler kendi risk hesaplarını yapmaya başlar. Araba kiralamak, özel uçuş bulmak ya da farklı ülkelere yönelmek gibi davranışlar tam da bu noktada ortaya çıkar.

Afet sosyolojisinde bu durum “kaçış davranışı (flight behavior)” olarak tanımlanır. Planlı tahliye ise bunun tam tersidir: bilgi akışının merkezi olduğu, hareketin yönlendirildiği ve kırılgan grupların önceliklendirildiği bir süreçtir.

Bir başka ifadeyle, tahliye lojistik bir operasyon olduğu kadar toplumsal güven operasyonudur. İnsanlar devletin yönlendirmesine güvenirse düzenli tahliye olur; güvenmezse piyasa temelli kaçış başlar.

Körfez’de yaşanan son gelişmeler, aslında tüm modern şehirler için geçerli olan bir soruyu gündeme getiriyor:

Bir şehir kriz anında milyonlarca insanı düzenli şekilde tahliye edebilecek kapasiteye sahip mi, yoksa insanlar sonunda kendi imkânlarıyla kaçmaya mı çalışacak?

Bu soru yalnızca Dubai için değil; İstanbul, Tokyo, New York ve dünyanın tüm mega kentleri için geçerlidir. Çünkü modern şehirlerin en büyük zafiyeti yüksek nüfus yoğunluğudur.

Sonuçta afet yönetiminin gerçek sınavı planların kalınlığı değil, kriz anında toplumun verdiği tepkidir.

Eğer insanlar yetkililerin yönlendirdiği güzergâhlardan ilerliyorsa bu tahliyedir.

Eğer insanlar araç kiralama kuyruklarında, pahalı uçuşlarda veya söylentilerin peşinde koşuyorsa bu kaçıştır.

Bu yaşananlar karşısında Afet ve Acil Durum yönetiminin en zor sorusu hâlâ aynı:

Bir şehir ya da bölge gerçekten tahliye edilebilir mi, yoksa kriz anında herkes kendi yolunu mu bulur?

Not: Makalenin yazarları Adli Bilimler alanında Felaket Kurbanlarının Kimliklendirilmesi konusunda çalışmalar yapmışlardır. Ayrıca kendi meslekleri dışında Afet ve Acil Durum Yönetimi Mezunudurlar

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Güncel Haberleri