Dün, bugün'ün gölgesinde...
Mustafa Kemal Atatürk, milleti daha en başından uyarmıştı:
“Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunamaz.”
Bu cümle tören sözü değildir.
Devletin kapısının, mahkeme kapısından önce kapanacağını söyleyen bir teşhistir.
Bugün sermaye piyasasında ve tahsilat çarkında görülen şey de tam bu eşiğe dayanmıştır.
Bültenler isim sayıyor, saat sayıyor.
Asıl karanlık, sayılmayan yerdedir.
Öncelikle…
Bu olay, basit bir piyasa dalgalanması veya bireysel suiistimal değildir.
Piyasa dalgalanması fiyatı oynatır, makineyi değil kişiyi bozar.
Burada bozulan, makinenin kendisidir.
Varlık yönetim şirketi, bankanın tahsil edemediği alacağı iskontoyla devralır; kâğıt üzerinde meşru bir modeldir.
Bilinmeyen şudur:
Aynı bankanın aynı hafta başka bir şirkete sattığı benzer dosyada iskonto neden o kadar açılmaz?!
Kamu bankasının “batık” dediği alacak, siyasetle akraba bir kasaya geçtiği anda neden birden tahsil edilebilir hale gelir?!
Dosyanın hukuki niteliği değişmemiştir.
Değişen, dosyaya kimin el sürdüğüdür.
Nitekim…
Bu, organize, koordineli ve sistematik bir vurgundur.
Organize olan, bir gece kararı değildir.
Yıllara yayılan bir işbölümüdür.
Bir taraf sorunlu alacağı ucuza çıkarır,
Bir taraf o alacağı “piyasa” diye alır,
Bir taraf tahsilatın sınırını yasal hacizden aile telefonuna kadar esnetir,
Bir taraf da bu döngünün denetlenmemesini idari reflekse çevirir.
Koordinasyon, tutanak istemez.
Aynı isimlerin hem lisans veren kurumda hem lisans alan şirkette görünmesi yeter.
Sistematik olan da budur; mikro ölçekte duran bir yapı, kamu alacağının yoğunlaştığı yıllarda birden portföy makinesi haline gelir.
Büyüme ticari dehayla açıklanacaksa, rakip satışların iskontosu yayımlanmalıdır.
Yayımlanmıyorsa büyüme bir sırdır; sır ise piyasada fiyat değil, imtiyaz üretir.
Hal böyleyken…
Bu, milletin güvenini, sermaye piyasasının itibarını ve devlet aklının saygınlığını hedef alan bir açık darbedir.
Darbenin silahı tank değildir.
Darbenin silahı, tedbirin saatler içinde kalkmasıdır.
Kamu, bir isme el konduğunu görür; aynı gün elin çekildiğini görür.
Gerekçe açıklanmazsa vatandaş şu sonucu çıkarır; dosya kişilere göre nefes alır.
Fon manipülasyonu iddiası bir kenarda dururken tahsilat şirketi “ilişkisiz ticari faaliyet” diye ayrıştırılırsa, ayrıştırma kararı da şüphenin parçası olur.
Eski düzenleyici, düzenlediği alanın özel tarafında yönetici olur ve bu geçiş “kariyer” diye yutulursa, akıl değil ağ işlemektedir.
Demem o ki:
Tarih bize göstermiştir ki, büyük yolsuzluklar ve gasplar, yalnızca parayı değil; milletin moralini, birliğini ve devlete olan inancını da çökertir.
Demem şu ki:
Bugün sessiz kalınırsa, yarın bu yara kangrene dönüşür.
Sosyal patlama riski, güven erozyonu ve adalet duygusunun yok olması, Aziz Milletimizin kaldıramayacağı kadar ağırdır.
Hasılı:
Bilinmeyen, paranın nereye gittiği değildir.
Bilinmeyen, paranın neden o kapıdan geçtiğidir.
Kamu bankasının satış komitesi, aynı dönemde siyasetle akraba şirkete ve sıradan şirkete hangi farklı iskontoyu onaylamıştır?!
Tahsilattaki sıçrama, dosyanın hukuki gücünden mi, borçlunun “bu kapı kapanmaz” korkusundan mı gelmektedir?!
Tedbirin kalkması, delilin zayıflığından mı, delilin konuşturulmamasından mıdır?!
Hülasa:
Bu üçü cevaplanmadan “hukuka uygun ticari faaliyet” cümlesi bir savunma değil, bir perde olur.
Demem o deme değil şu deme:
Acil olan, isim yakmak değildir.
Acil olan, portföy devirlerinin karşılaştırılabilir fiyatını kişisel veri ayıklanarak açıklamaktır;
Düzenleyici kurumdan ilgili şirkete geçen her ismin görev süresi ve bekleme ihlalini ayrıca dosyalamaktır;
Tahsilatı yasal haciz ile yıldırma arasındaki sınırdan denetlemektir;
Tedbirin kalkma gerekçesini süresiz gizlememektir.
Netice:
Gizlenen gerekçe beraat üretmez, şüphe üretir.
Şüphe de milletin moralini, birliğini ve devlete olan inancını paradan önce yer.
Ezcümle:
Bugün, aslında dün'dü...
Cüneyt Şaşmaz