İnsanlığın bugün karşı karşıya bulunduğu ahlaki aşınmanın, merhametsizliğin ve kötülüğün birçok sebebi vardır. Ekonomik krizler, sosyal çözülme, bireyselleşme, dijital yabancılaşma, değerlerin zayıflaması… Bunların her biri üzerinde uzun uzun durulabilir. Ancak kanaatimce bütün bunların yanında, çoğu zaman gözden kaçan daha derin bir sebep daha vardır: İnsanın kendi ölümünü unutması.
Dikkat ediniz; insan aslında ölümü unutmaz. Her gün bir ölüm haberiyle karşılaşır, bir cenazeye omuz verir, bir taziyede bulunur, minarelerden yükselen ölüm salâlarını işitir. Fakat bütün bunlara rağmen unutulan ölüm değildir. Unutulan, bir gün aynı salânın kendi ardından da okunacağı gerçeğidir.
İnsan, ölümün varlığını inkâr etmez; kendi ölümünün yakınlığını erteler. İşte kötülük de çoğu zaman bu ertelemenin gölgesinde büyür. Belki de insan, öldüğü için değil; öleceğini kendisinden uzak gördüğü için kötülüğe yaklaşmaktadır.
Çünkü ölüm, insanı hayattan koparan bir son değil; hayata ölçü kazandıran en büyük hakikattir. İnsan davranışlarını yalnızca hukuk kuralları değil, faniliğinin farkında olması da şekillendirir. Kendisini sınırsız gören nefis, zamanla sınır tanımaz. Kötülük de tam burada filizlenir.
Kendisini fani gören insan ölçülü olur; kendisini kalıcı gören ise ölçüsüzleşir. Çünkü sınırlarını unutan nefis, önce vicdanını susturur, sonra başkalarının vicdanını yaralar.
Eskiden ölüm, hayatın doğal bir parçasıydı. İnsanlar onu yalnızca mezarlıklarda değil, hayatın içinde de düşünürdü. Bu düşünce onları karamsarlaştırmazdı. Aksine daha mütevazı, daha dikkatli ve daha merhametli kılardı. Çünkü ölüm, insanın önüne her gün görünmez bir ayna koyardı. O aynada makamın da servetin de öfkenin de ihtirasın da geçici olduğu görülürdü.
Bugün ise bambaşka bir çağın içindeyiz.
Belki de insanlık tarihinin en büyük paradoksunu yaşıyoruz. İnsan, ölümden en çok korktuğu çağda, ölümü en az düşünen çağda yaşamaktadır. Hayatı uzatmanın yollarını arıyor; fakat hayatın sonlu olduğunu hatırlamak istemiyor. Ölümü hastane odalarının kapısına, mezarlıkların duvarlarının arkasına ve zihninin en uzak köşesine itiyor.
Oysa ölüm konuşulmadığı için ortadan kalkmaz. Sadece onu unutan insan eksilir.
Bir insanın kendisini ölümsüz sanmasıyla, yarın ölebileceğini bilerek yaşaması arasında yalnızca zaman anlayışı bakımından değil, ahlak bakımından da büyük bir fark vardır. Çünkü ölüm bilinci davranışlara sınır çizer. Sınırını kaybeden nefis ise zamanla kötülüğü sıradanlaştırır.
İnsanın kötülüğe cesaret edebilmesi için önce hesap duygusunu kaybetmesi gerekir. Hesap duygusunu kaybeden kişi, yaptığı haksızlığın hiçbir zaman karşılık bulmayacağını zannetmeye başlar. Oysa ölüm, her hesabın bir gün görüleceğini sessizce hatırlatan en büyük hakikattir.
Ölümü gerçekten düşünen bir insan, bir yetimin hakkını yerken rahat olamaz. Bir iftirayı kolayca dile getiremez. Gücünü zulüm için kullanamaz.
Bu yüzdendir ki kadim medeniyetler ölümü hayatın düşmanı olarak değil, hayatın öğretmeni olarak görmüşlerdir. Çünkü ölüm bilinci insanı hayattan uzaklaştırmaz; aksine hayatı daha anlamlı yaşamayı öğretir.
Toplumları ayakta tutan yalnızca kanunlar değildir. Kanunların ulaşamadığı yerde vicdan vardır. Vicdanın en güçlü bekçisi ise ölüm bilincidir. Kanun, insanın dış davranışlarını yargılar; ölüm bilinci ise henüz davranışa dönüşmemiş niyetleri terbiye eder.
Vicdanın kuramadığı düzeni, hiçbir ceza kanunu tek başına kuramaz.
Ancak bana göre çağımızın en büyük yanılgısı şudur: Ölümü hayatımızdan öylesine çıkardık ki, sanki ölüm ölmüş, salâsı okunmuş ve biz de bunu fark etmeden yaşamaya devam etmişiz gibi davranıyoruz. Oysa ölen ölüm değildi; ölümün insana kazandırdığı edep, ölçü, sorumluluk ve muhasebeydi. Faniliği unuttukça hırslarımız büyüdü; merhametimiz küçüldü. Hesap duygumuz zayıfladıkça kötülük sıradanlaştı.
Belki de bugün insanlığın ihtiyacı olan şey daha ağır cezalar değil, daha derin bir muhasebedir. Çünkü insanı kötülükten alıkoyan yalnızca ceza korkusu değildir; bir gün bu dünyadan ayrılacağını bilerek yaşama bilincidir.
Bugün belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey, ölümden korkmak değildir. Asıl öğrenmemiz gereken, ölümün hayatı anlamlı kılan en büyük hakikat olduğunu yeniden hatırlamaktır. Çünkü ölümün hatırlandığı yerde kibir küçülür, hırs yavaşlar, vicdan konuşmaya başlar.
İnsan, başkalarının ölümünü değil; kendi ölümünü düşündüğü gün kötülüğün cesareti de azalacaktır.
Çünkü insanı iyiliğe yaklaştıran, sonsuza kadar yaşayacağına inanması değil; faniliğini idrak etmesidir.
Ölüm ölmedi.
İnsan, sadece kendi ölümünü unuttu.