Prof. Dr. Seyithan Deliduman'ın Yeni Yazısı: "Hüdayi Nabit Ünvanlılar"

Son yıllarda dikkat çeken bir olgu var: Unvanlı insanların sayısı hızla artıyor.

Son yıllarda dikkat çeken bir olgu var: Unvanlı insanların sayısı hızla artıyor.

Nereye baksak bir uzman, bir danışman, bir koordinatör, bir başkan, bir direktör, bir profesör, bir kanaat önderi, bir bilirkişi veya bir yönetici ile karşılaşıyoruz. Kartvizitler uzuyor, makam isimleri çoğalıyor, sıfatlar çeşitleniyor. Buna karşılık toplumun zihninde aynı soru giderek daha sık soruluyor:

“Bu kadar unvanlı insan nasıl ortaya çıktı?”

Daha da önemlisi:

“Bu unvanların tamamı gerçekten hak edilerek mi kazanıldı?”

Elbette her dönemde çalışarak, emek vererek ve bilgi üreterek bulunduğu noktaya gelen insanlar olmuştur. Bu yazının konusu onlar değildir. Aksine mesele, unvanın emeğin ve liyakatin önüne geçtiği durumların giderek yaygınlaşmasıdır.

Eskiler buna “hüdayi nabit” derlerdi.

Kendiliğinden biten, nasıl ortaya çıktığı belli olmayan, kökü ve geçmişi sorgulandığında tatmin edici bir cevap verilemeyen şeyler için kullanılan bir tabirdi bu.

Bugün bazı unvanlar da adeta hüdayi nabit gibidir. İnsan bakıyor; ortada uzun bir emek hikâyesi görünmüyor, ciddi bir üretim görünmüyor, belirgin bir başarı görünmüyor. Buna rağmen kişi önemli bir makamda, etkili bir pozisyonda veya gösterişli bir unvanın sahibidir.

Böyle durumlarda insanların zihninde soru işaretleri oluşması son derece doğaldır.

Çünkü unvan, kendi başına bir değer değildir.

Unvanın değeri, onu taşıyan kişinin bilgi, birikim, tecrübe ve ahlakıyla ölçülür. İçi boşaltılmış bir unvan, büyük görünen fakat temeli zayıf bir binaya benzer. İlk sarsıntıda itibarı da güvenilirliği de tartışılır hâle gelir.

Aslında toplumlar açısından tehlikeli olan da budur.

Liyakatle elde edilen başarılar arttığında gençler çalışmaya yönelir. Çünkü emek ile sonuç arasında bir bağ kurarlar. Ancak unvanların kaynağı belirsizleştiğinde, insanlar başarının çalışmakla değil başka yollarla elde edildiğine inanmaya başlar. Bu durum yalnızca kurumları değil, toplumsal adalet duygusunu da zedeler.

Bir toplumun gerçek sermayesi, unvanların çokluğu değil; unvanların güvenilirliğidir.

Eğer bir profesör denildiğinde bilgi, bir yönetici denildiğinde ehliyet, bir uzman denildiğinde yetkinlik akla geliyorsa o toplum doğru yoldadır. Fakat insanlar her unvanın arkasında “Acaba nasıl aldı?” sorusunu sormaya başlamışsa ortada ciddi bir güven sorunu var demektir.

Ne var ki zamanın önünde hiçbir yapay görüntü uzun süre dayanamaz.

Gerçek bilgi ile görüntü arasındaki fark er ya da geç ortaya çıkar. Hak edilerek kazanılan unvanlar yıllar geçtikçe değerini artırır. Hak edilmeden elde edilenler ise sahibini taşımak yerine sahibinin omuzlarında bir yük hâline gelir.

Çünkü insan başkalarını kandırabilir.

Kurumları da kandırabilir.

Toplumu da bir süreliğine kandırabilir.

Fakat zamanın hükmünü kandıramaz.

Ve en nihayetinde insan kendisini kandıramaz.

Bu nedenle mesele daha çok unvana sahip olmak değil, taşınmaya değer bir unvana sahip olmaktır.

Çünkü tarih, unvanları değil; o unvanların hakkını veren insanları hatırlar.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Güncel Haberleri