Prof. Dr. Seyithan Deliduman
Avrupa uzun yıllardır yaşlanıyor.
Doğum oranları düşüyor, genç nüfus azalıyor, çalışma çağındaki insanların toplam nüfus içindeki payı giderek küçülüyor. Buna karşılık emeklilik, sağlık ve sosyal güvenlik harcamaları artıyor.
Avrupa’nın birçok ülkesi, ortaya çıkan iş gücü açığını uzun süre dışarıdan gelen göçmenlerle kapatmaya çalıştı. Fabrikalarda, inşaatlarda, tarımda, ulaşımda, bakım ve hizmet sektörlerinde ihtiyaç duyulan insan gücünün önemli bir bölümü bu yolla karşılandı.
İlk bakışta bu yöntem oldukça işlevseldi.
Ekonominin ihtiyaç duyduğu emek bulunuyor, üretim devam ediyor, yaşlanan nüfusun bıraktığı boşluk dolduruluyordu. Göç, Avrupa ekonomisine önemli katkılar sağlarken uyum, kimlik ve toplumsal bütünlük bakımından yeni sorunları da beraberinde getirdi.
Çünkü gelen her insan yalnızca emeğiyle gelmiyor.
Diliyle, kültürüyle, inancıyla, alışkanlıklarıyla ve hayat anlayışıyla birlikte geliyor. Göç geçici olmaktan çıkıp kalıcı hâle geldiğinde, aile birleşimleriyle yeni kuşaklara yayıldığında ve bazı bölgelerde yoğunlaştığında toplumun demografik ve kültürel yapısını da değiştirmeye başlıyor.
Avrupa, azalan nüfusunu dışarıdan tamamlamaya çalışırken şu soruyla karşı karşıya kaldı:
Bu yöntem uzun yıllar aynı şekilde devam ederse Avrupa’nın nüfus yapısı, siyasi dengeleri ve kültürel kimliği nasıl değişecek?
Bugün birçok Avrupa ülkesinde göç politikalarının sertleşmesi, sınır güvenliğinin öne çıkması ve düzensiz göçmenlerin geri gönderilmesinin daha yüksek sesle konuşulması; ekonomik, toplumsal ve siyasi kaygıların birlikte etkili olduğu yeni bir döneme işaret ediyor.
Fakat Avrupa’nın önünde hâlâ başka bir soru duruyor:
Göçü sınırlandırdığında ihtiyaç duyduğu iş gücünü nereden bulacak?
İşte yapay zekâ ve otomasyon tam bu noktada devreye giriyor.
Daha önce yüzlerce insanın yaptığı bir işi makineler, robotlar ve yapay zekâ sistemleriyle yerine getirmek mümkün hâle geldikçe nüfus azalması ekonominin önündeki mutlak bir engel olmaktan çıkabilir. Üretimden ulaşıma, bankacılıktan sağlığa, tarımdan kamu hizmetlerine kadar birçok alanda insan emeğine duyulan ihtiyaç azalabilir.
Bu durumda yapay zekâ ve otomasyon, Avrupa’nın iş gücü açığını göç dışında karşılayabilmesine imkân veren yeni bir seçenek hâline gelebilir.
Avrupa’nın yapay zekâya yönelmesinin elbette yalnızca göçle açıklanamayacağı açıktır. Ekonomik rekabet, verimlilik, güvenlik ve ABD ile Çin karşısında teknolojik bakımdan geri kalmama düşüncesi de bu sürecin önemli sebepleridir. Ancak yapay zekânın insan emeğine duyulan ihtiyacı azaltma ihtimali, Avrupa’nın göç politikalarını gelecekte doğrudan etkileyebilir.
Böyle bir düzende göçmen iş gücüne duyulan ihtiyaç, en azından bazı sektörlerde azalabilir.
Dün “Çalışacak insana ihtiyacımız var.” denilerek açılan kapılar, yarın “Bu işi artık makineler yapabiliyor.” denilerek kapatılabilir.
Bu dönüşüm Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Avrupa’ya göre daha genç bir nüfusa sahip olsak da doğum oranlarının düşmesi, nüfusun yaşlanması ve bazı sektörlerde iş gücü açığının ortaya çıkması, benzer sorunların bizim için de uzak olmadığını gösteriyor. Genç nüfusunu iyi eğiten, yapay zekâyı geliştirebilen ve yeni teknolojileri üretebilen bir Türkiye bu süreçten güçlenerek çıkabilir. Yalnızca dışarıdan geliştirilen sistemleri satın alan ve kendi insanını üretimin dışında bırakan bir Türkiye ise hem teknolojik bağımlılıkla hem de işsizlikle karşı karşıya kalabilir.
Geçmişte Avrupa’da ortaya çıkan bazı kurum ve modellerin, Türkiye’nin kendi şartları yeterince dikkate alınmadan aynen benimsenmesi sıkça eleştirildi. Bu eleştirilerin doğruluk payı da vardı. Aynı hatanın yapay zekâ konusunda tekrarlanması, gelecekte benzer tartışmaları yeniden gündeme getirebilir. Bu nedenle Türkiye, Avrupa’da şekillenen yaklaşımı olduğu gibi kopyalamak yerine kendi nüfus yapısına, ekonomik ihtiyaçlarına ve toplumsal özelliklerine uygun bir yapay zekâ politikası geliştirmeli; yapay zekâyı insanının yerine değil, insanının bilgi ve üretim gücünü artıracak şekilde kullanmalıdır.
Ancak bu dönüşümün gözden kaçırılmaması gereken bir de insani yönü bulunuyor.
Yapay zekâ, Avrupa’nın göçmen iş gücüne duyduğu ihtiyacı azaltabilir. Fakat insanı yalnızca üretimde kullanılan bir unsur olarak gören anlayışı da güçlendirebilir. İhtiyaç duyulduğunda ülkeye kabul edilen, ihtiyaç azaldığında gönderilmek istenen milyonlarca insanın durumu ciddi bir hukuk ve insanlık meselesi hâline gelebilir.
Kısacası Avrupa, azalan nüfusunun yerini insanlarla doldurmak yerine insan emeğine duyduğu ihtiyacı yapay zekâyla azaltmaya hazırlanıyor olabilir.
Görünen o ki Avrupa, geleceğini artık daha fazla insanda değil, daha az insana ihtiyaç duyan bir düzende arıyor.