Papermoon anıları ve bir azim örneği

Doğan Satmış

İstanbul’da gerçek patronların, yani ciddi ciddi milyon dolarları olan, yanlarında yüzlerce kişi çalışan, koyu Mercedeslerle dolaşan iş insanlarının tercih ettiği bir kaç restoran var.
Tarabya’daki Kıyı, Ulus’taki Sunset, Kuruçeşme’deki Park Fora, Etiler’deki Papermoon ve tabii sonradan bunlara yetişip, hepsini sollayan, ‘tuzlarım’ diyerek tüm dünyada bir fenomen olan Nusret.
Yakın zamanlarda, Robert De Niro’nun Nobu restoranı da açıldı ama, gitmediğim için bir fikrim yok hakkında.
Bu restoranlar, patron olmayan ya da faturasını şirketine ödetemeyenlerin gidemeyeceği yerler. Gerçi eskiden, ayda yılda bir kez olmak üzere orta halliler de buralara gidebilirdi ama şimdi, sağolsun iktidar ülkeyi Nepal düzeyinde fakirleştirdiği için artık buralara sıradan insanların gitmesi intihar olur; çünkü 3-4 kişi bir asgari ücrete çıkamaz buralardan.
Park Fora ile ilgili ilginç bir anım vardır, bir gün bir gazeteci arkadaşım, göğsünü gere gere dolaşıp, “Yarın Türkiye’nin en zengin işadamı beni yemeğe götürecek, nereye götürsün?” diye soruyordu. Ben de “Park Fora’ya gidin” demiştim. O zamanlar Türkiye’nin gerçekten en zengin işadamı olan, bir kaç bankası, en büyük GSM şebekesi, televizyonları, dijital platformları bulunan işadamı şöyle tepki vermişti bu öneriye:
“Sana bu öneriyi söyleyene de ki, ben sizi oraya götürecek kadar zengin değilim.”
xxx
Bir de Papermoon anısı anlatayım. Bir gün Ankara’daki bankacı kızkardeşim aradı, “Yarın İstanbul’a iş görüşmesine geliyorum, belki transfer olacağım” dedi, zamanı da yoktu, ben de görüşmeden sonra “Seni öğlen yemeğine götüreyim” dedim ve görsün diye de Papermoon’a gittik. (Dediğim gibi o zamanlar, bu mekanlara, maaşla da çalışsan ayda yılda bir gitmek mümkündü, şimdi değil.) Tesadüfe bakın ki, iş görüşmesi yaptığı banka yöneticisi de oraya yemeğe geldi ve transferi de gerçekleşti.
xxx

Papermoon’a, fiilen gazetecilik yaparken epey uğramıştım. Ve her gittiğimde de, mutlaka kalburüstü insanlarla karşılaşıyorduk. Çünkü insanlar bu tür mekanlara, sadece yemek için değil, kendini göstermek, başkalarını görmek, ‘ben önemliyim’ dedirtmek için gidiyorlar genelde. Tabii iş görüşmesi için de, patronların sıradan bir esnaf lokantasına gitmesi beklenemez.
Ben de o yıllarda epey gittim Papermoon’a, genelde gazeteci olarak davet ediliyorduk, bazen de birlikte çalıştığım cömert genel yayın yönetmenleri, patron parasıyla ısmarlıyorlardı.
Hatta bir keresinde, yine bir genel yayın yönetmeniyle gittiğimizde, tesadüfen Hülya Avşar da bir reklam şirketi sahibiyle yan masamızda oturuyordu, ertesi gün ‘Hülya Avşar filankesle beraber’ diye başka bir gazetede haber çıkınca, hiç ilgimiz yokken Hülya Avşar bunu bizden bilmiş ve tepki göstermişti.
xxx
O yıllardan tanıdığım Sezgin Yüce adlı bir şef garson vardı Papermoon’da, yüzü gülen, cana yakın, herkese anında yardıma koşan, halden anlayan, hesabı patron ödemeyecekse, tanıdıklarına indirim yapan ve bu yüzden de herkesin çok sevdiği biriydi. Kendini işine adayan, 24 saatini mekana ayıran, her türlü soruna koşan Sezgin Yüce, Papermoon’un bugünkü ününü kazanmasında önemli faktörlerden biriydi bana göre.
Ancak Sezgin Yüce bir gün aort damarı rahatsızlığı geçirdi, hastanelerde ve evde çok uzun süre tedavi görmek zorunda kaldı, sonunda, tekerlekli sandalyeye bağlı kalarak sağlığına kavuştu. Sonra yine işine döndü, bir süre daha Papermoon’da çalışmaya, koşturmaya devam etti.
xxx
Normalde insanlar, belli bir yaşa gelip, bir de böyle önemli bir rahatsızlık geçirince, her şeyden elini eteğini çekip, emekli olmayı tercih ederler. Bunun çok örneğini biliyoruz, şirketlerini satıp, hayatının gerisini, böyle geçiren sayısız örnek vardır.
Ancak Sezgin Yüce bunu böyle yapmadı, uzun yıllarda edindiği meslek tecrübesiyle, kendisini kanıtlamak için yeni bir mekan açtı. Oly House (*) adını verdiği bu restoranda, Papermoon kalitesinde İtalyan mutfağı sunmaya başladı. Şimdi açtığı bu gayet iyi ambiyanslı restoranda, tekerlekli sandalyesi ile masa masa dolaşıp, Papermon’dan bildiğimiz servis ve hizmeti sunuyor.
Bu restoran Küçükarmutlu diye bilinen semtte ama, aslında otoyolun kestiği Etiler’e komşu mesafede. Biliyorsunuz İstanbul’un bazı semtleri, çelişkili komşulara sahip. Ataköy ile Şirinevler böyle, Levent ile Gültepe böyle ve Etiler-Küçükarmutlu da böyle.
Oly House’un açıldığı bölge, İstanbul’un yeni nesil restoranlarına ev sahipliği yapıyor, bu nedenle Big Chef bile kocaman bir şubesiyle burada bulunuyor.
İnsanoğlunun başına her şey gelebilir önemli olan karakter ve azim.
Sezgin Yüce’yi alkışlıyorum.
*Oly house’un inst hesabı: olyhouseistanbul