NURAY BAŞARAN
İslam geleneğinde Mekke’nin yerleşim tarihi Hz. İbrahim–Hz. İsmail dönemine bağlanırken, Kâbe’nin temellerinin yükseltilmesi doğrudan Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e atfedilir.
Hz. Muhammed (sav) yaklaşık 570 yılında Mekke’de doğar.
Hz. Muhammed (sav) 610’da peygamber olur. 622’de Medine’ye hicret edilir. 630 yılında Mekke fethedilir.
Bunları neden mi yazıyorum?
İslam coğrafyasını Müslüman olmayanlar Hz. İbrahim üzerinden 2010 yılında ‘İbrahim anlaşmaları’ ile Müslüman değerleri üzerinden şekillendirmek için kolları sıvamıştı. Sebebi İsrail ve İsrail’in din soslu projelerine alan açmaktı…
Ama..
Türkiye, 7 Ağustos 2026’da Mekke’de, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” yaptı.
Ve anlaşma; Cumhurbaşkanı Erdoğan, Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalandı.
Anlaşmanın özü ne?
En basit ifadeyle;
Üç ülkenin birbirlerinin güvenliğini ortak bir güvenlik meselesi olarak görmesi ve savunma alanında daha kurumsal biçimde birlikte hareket etmesi.
Anlaşma kolektif caydırıcılığı temel alıyor. Savunma sanayii, askeri eğitim, teknoloji paylaşımı, ortak projeler ve terörizmle mücadele alanlarında işbirliğinin geliştirilmesini öngörüyor.
Kritik tarafı ise şu:
Taraflardan birine yönelik silahlı saldırının üçüne birden yapılmış sayılması prensibine dayanıyor olması. Bu nedenle anlaşma, siyasi açıdan NATO’nun kolektif savunma mantığıyla karşılaştırılıyor.
Peki Mekke Anlaşması ve Erdoğan’ın stratejisi ne?
Ben bunu, “Türkiye’nin İslam dünyasının güvenlik mimarisinde merkez ülke olma arayışı” olarak okuyorum.
Ama bu, “Türkiye NATO’dan kopuyor” anlamına gelmiyor.
Ankara tam tersine, Mekke mekanizmasını NATO’ya alternatif değil, tamamlayıcı olarak tanımlıyor
Asıl hedef ise daha ince…
Türkiye aynı anda Batı’nın içinde, İslam dünyasının merkezinde ve Avrasya’nın geçiş hattında bulunmak istiyor.
Bu, Erdoğan döneminin dış politikasındaki çok katmanlı ittifak anlayışının yeni bir aşaması olabilir.
Erdoğan’ın önündeki büyük denkleme gelince; bunun için önce Türkiye’nin bulunduğu coğrafyaya bakalım:
NATO: Avrupa ve Atlantik demek.
Türkiye : Kafkasya / Karadeniz / Ortadoğu’nun merkezinde.
Suudi Arabistan: Körfez / Kızıldeniz / Arap dünyasını temsil ederken,
Pakistan: Güney Asya / Hint Okyanusu’nu kapsıyor.
Yani?
Yani, bu üç ülke arasında kurulacak kalıcı güvenlik mekanizması, Türkiye’yi yalnızca Ortadoğu’nun değil, Avrupa’dan Güney Asya’ya uzanan bir güvenlik kuşağının merkezine yerleştirebilir.
31 Ağustos’ta alınan ortak teknoloji geliştirme ve ortak üretim kararı bu nedenle çok önemli. Çünkü ittifakı siyasi söylemden çıkarıp maddi kapasiteye dönüştürme potansiyeli taşıyor.
Peki bu yeni anlaşma Erdoğan–Trump ilişkisi açısından ne anlam ifade ediyor?
Burada ilginç bir paradoks var. Türkiye’nin ABD ile ilişkileri kopmuyor.
Ama Ankara aynı zamanda şöyle diyor:
“Güvenliğimin tek kaynağı Washington değildir.”
Bu aslında Washington’la pazarlık gücünü de artırabilir.
Çünkü ABD açısından Türkiye artık sadece, “NATO’nun güneydoğu kanadı”değil; aynı zamanda, “Kendi bölgesel güvenlik ağını oluşturabilen NATO ülkesi” haline geliyor.
Bu Türkiye’nin Washington karşısındaki stratejik değerini azaltmak yerine bazı alanlarda artırabilir.
Erdoğan–Muhammed bin Selman ilişkisine gelince; burada ekonomik ilişkinin çok ötesine geçiliyor.
Zira, Suudi Arabistan’ın temel problemi şu:
Parası çok büyük, fakat kendi askerî kapasitesi bölgesel tehditleri tek başına karşılayacak düzeyde değil.
Türkiye’nin ihtiyacı ise farklı….
Türkiye’nin askerî ve teknolojik kapasitesi yüksek; fakat büyük ölçekli bölgesel ekonomik entegrasyon için Körfez sermayesine ihtiyaç duyuyor.
Dolayısıyla; Suudi Arabistan; sermaye ,enerji ve finans ile,
Türkiye; savunma sanayii , askerî kapasite ve teknoloji ile birbirini tamamlıyor.
Bu nedenle Mekke Anlaşması’nın altından çok daha büyük bir savunma-ekonomi-sanayi ortaklığı çıkabilir.
Erdoğan–Şahbaz Şerif / Pakistan bağlantısına gelince; Pakistan’ın rolü bence anlaşmanın en stratejik olanı.
Çünkü Pakistan; nükleer güç. Büyük bir orduya sahip. Çin’le çok yakın. Suudi Arabistan’la tarihsel askerî ilişkileri var. Türkiye’yle savunma ilişkileri son yıllarda gelişmiş durumda.
Dolayısıyla Türkiye; –Suudi Arabistan–Pakistan üçgeni aslında; NATO dünyası,Türkiye, Körfez,Suudi Arabistan,Çin/Güney Asya vePakistan arasında bir jeopolitik köprü kuruyor.
Bu nedenle Çin’i de anlaşmanın dışında bırakmak doğru olmaz.
Peki Şi Cinping açısından durum nedir?
Çin’in bakışından bu anlaşma doğrudan bir tehdit olmak zorunda değil.
Hatta Pekin açısından bazı fırsatlar içeriyor.
Çünkü Çin; Suudi Arabistan’la enerji ilişkilerini, Pakistan’la stratejik ortaklığını veTürkiye’yle ticari ilişkilerini aynı anda sürdürüyor.
Dolayısıyla ortaya çıkan üçlü mekanizma Çin’in ekonomik çıkarlarıyla çatışmak zorunda değil.
Hatta uzun vadede başka bir sonuç doğabilir:
Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan hattı, Çin’in Kuşak ve Yol güzergâhlarının güvenliği açısından önemli hale gelebilir.
Yani Pekin bu yapıya karşı çıkmak yerine onu kendi ekonomik ağlarıyla ilişkilendirmeyi tercih edebilir.
Ya Putin açısından?
Rusya’nın bu gelişmeyi izleyeceği alan ise özellikle Kafkasya, Karadeniz, Suriye ve enerji.
Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan’la güvenlik ilişkisini derinleştirmesi, Ankara’nın Rusya’ya karşı da daha fazla seçenek üretmesi anlamına geliyor.
Ama burada Erdoğan’ın klasik yaklaşımı devreye giriyor:
Rusya’yla tümden kopmamak, Batı’yla tümden bütünleşmemek.
Türkiye’nin hedefi; Rusya’ya karşı Batı’nın ileri karakolu olmak değil; Rusya’yla ilişkilerinde Batı’yı, Batı’yla ilişkilerinde Rusya’yı ve diğer güçleri denge unsuru olarak kullanabilmek.
Dolayısıyla, Mekke Anlaşması bu çoklu denge stratejisinin yeni araçlarından biri olabilir.
Peki İran neden bu denklemde kilit ülke?
İran’a karşı resmî bir ittifak yok. Ankara da açıkça anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hedef almadığını söylüyor.
Fakat İran’ın stratejik açıdan rahatsız olabileceği bir tablo oluşuyor.
Çünkü:
Türkiye + Suudi Arabistan + Pakistan, aynı güvenlik çerçevesine girdiğinde İran’ın doğusunda Pakistan, batısında Türkiye, güneyinde ise Suudi Arabistan bulunuyor.
Bu nedenle İran’ın perspektifinden mesele,“Bu anlaşma bana karşı mı?” sorusundan ziyade, “Bu anlaşma benim bölgesel manevra alanımı daraltır mı?”sorusudur.
Bence asıl stratejik soru budur.
Durum İsrail açısından ise daha karmaşık:
Burada da basit “İsrail karşıtı ittifak” okumasına karşı çıkarım.
Çünkü Suudi Arabistan’ın Washington’la ilişkileri devam ediyor. Üstelik Trump yönetiminin Riyad’la nükleer enerji ve İsrail’le normalleşme başlıklarını aynı denklemde tutmaya çalıştığı görülüyor. Ağustos sonunda Trump yönetiminin Suudi Arabistan’la sivil nükleer anlaşmasını Kongre’ye göndermesi bunun göstergelerinden biri.
Dolayısıyla Suudi Arabistan aynı anda; ABD + Çin + Türkiye + Pakistan ile ilişkilerini çeşitlendirirken, İsrail’le ilişkiler konusunda kendi pazarlık gücünü artırmaya çalışıyor olabilir.
Bu çok önemli.
Çünkü Riyad’ın mesajı şu olabilir:
“Ben artık tek bir güvenlik sağlayıcısına mahkûm değilim.”
Erdoğan’ın asıl büyük hedefi ise;
“Merkez ülke Türkiye”
Bence bütün resmi burada görmek gerekiyor.
Erdoğan’ın Türkiye vizyonunu yalnızca;“Ortadoğu’da etkili Türkiye” olarak okumak eksik olur.
Daha büyük hedef:
Avrupa,NATO, Balkanlar,Türk dünyası / Avrupa bağlantısı, Kafkasya, Azerbaycan + Orta Koridor, Ortadoğu,Suriye + Irak + Körfez ve İslam dünyası, Suudi Arabistan + Pakistan, Avrasya,Rusya + Çin. Türkiye bu ağların ortasında duruyor.
Bu yüzden “merkez ülke” kavramı burada önem kazanıyor.
Fakat Erdoğan’ın önündeki büyük risk şu:
Bu stratejinin en büyük riski fazla açılımın yönetilememesi.
Çünkü Türkiye aynı anda:
NATO’yu, ABD’yi,Rusya’yı,Çin’i,Körfez’i,Pakistan’ı,İran’ı,Türk dünyasını dengelemeye çalışıyor.
Bu çok yüksek diplomatik kapasite gerektiriyor.
Bir yerde ciddi kriz çıktığında bütün bu dengeler birbirini etkileyebilir.
En kritik gelişme: Mısır
Burada özellikle Mısır’a dikkat etmek gerekiyor.
Çünkü Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan üçlüsünün yanında Mısır’ın dahil olması, yapıyı bambaşka bir ölçeğe taşır.
Çünkü Mısır: Arap dünyası + Süveyş + Kızıldeniz + Doğu Akdeniz + Afrika bağlantısını getirir.
Mısır dahil olursa benim tanımım değişir:
Mekke Anlaşması bir üçlü savunma anlaşmasından çıkıp, İslam dünyasında yeni bir bölgesel güvenlik platformuna dönüşmeye başlayabilir.
Peki o zaman bu bir “İslam NATO’su” mu?
Henüz değil.
Hatta bu ifadeyi kullanmak analitik olarak yanıltıcı olabilir.
Çünkü NATO’nun: ayrıntılı komuta yapısı,ortak askerî planlaması,yerleşik kuvvet yapıları,bütçesi, yıllar içinde oluşmuş kurumsal mekanizmaları var.
Mekke Anlaşması ise henüz başlangıç aşamasında.
Ancak 31 Ağustos’ta sekretarya kurulması ve ortak teknoloji/üretim hedefinin belirlenmesi, bunun sıradan bir deklarasyon olmadığını gösteriyor.
Dolayısıyla bugün için en doğru tanım bence:
“Doğmakta olan bölgesel güvenlik mimarisi.”
Benim 5 yıllık senaryom ise şöyle:
Eğer proje başarılı olursa şu tablo ortaya çıkabilir:
Türkiye; savunma teknolojisi,
Suudi Arabistan; sermaye + enerji + Körfez,
Pakistan; nükleer caydırıcılık + Güney Asya,
Mısır; Arap dünyası + Süveyş + Kızıldeniz
Ve bunun etrafında:
Katar, Azerbaycan, Endonezya, Malezya, Ürdün gibi ülkelerle farklı seviyelerde ortaklıklar gelişebilir.
Bu gerçekleşirse ortaya klasik anlamda bir “İslam NATO’su” değil ama Türkiye’nin merkezinde bulunduğu çok katmanlı bir İslam dünyası stratejik ortaklık ağı çıkabilir.
Sonuç?
Benim okumam şu:
Erdoğan Batı’dan kopmaya çalışmıyor.
Rusya’ya yanaşarak Batı’dan uzaklaşmaya da çalışmıyor.
Daha farklı bir şey yapıyor:
Türkiye’nin hiçbir büyük gücün tek başına vazgeçilmez ortağı olmadığı; buna karşılık Türkiye’nin herkes için vazgeçilmez bir ortak haline geldiği bir sistem kurmaya çalışıyor.
Mekke Anlaşması bu stratejinin savunma ayağı.
Türk Devletleri Teşkilatı Avrasya ayağı.
Körfez’le ekonomik ilişkiler finans ayağı.
Savunma sanayii teknolojik ayağı.
NATO üyeliği ise Batı güvenlik ayağı.
Eğer Ankara bunların hepsini aynı anda yönetebilirse, Türkiye’nin jeopolitik ağırlığı ciddi biçimde artar.
Ama bunun başarısız olması halinde tam tersi risk var: Türkiye çok fazla cephede aynı anda pozisyon alıp stratejik yalnızlığa düşebilir.
Bence önümüzdeki dönemde asıl izlenmesi gereken soru bu:
Mekke Anlaşması Türkiye’yi “bölgesel güç” olmaktan çıkarıp “bölgesel sistem kurucu” bir ülkeye dönüştürebilecek mi?
Şu anki gelişmelere bakarsam, potansiyel var; fakat henüz bunun gerçekleştiğini söylemek için erken. İlk gerçek test, ortak savunma sanayii projeleri ve olası bir bölgesel kriz sırasında üç ülkenin nasıl davranacağı olacak.