Bir tarafta mezuniyet cübbesiyle sahneye çıkan, elinde tuttuğu dövizde Hûd Suresi’nin 112. ayeti, yani “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” yazan genç bir hukukçu… Diğer tarafta ise ona sahneyi dar etmek için adeta etten duvar ören, alkışlarla, ıslıklarla o dövizi kapatmaya çalışan akademisyenler ve öğrenci arkadaşları…
Mekan, İstanbul Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreni.
Manzara, Türkiye’nin yıllardır aşamadığı, aşmak bir yana her geçen gün daha da derinleşen trajik kutuplaşmasının, ideolojik körlüğünün ve "özgürlük" çığırtkanlığının arkasına gizlenen tahammülsüzlüğünün en çıplak vesikasıdır.
Hukuk fakülteleri, adaletin, ifade özgürlüğünün ve evrensel hakların kutsal kalesi kabul edilir. O salondaki her bir genç, yarın bu ülkenin mahkemelerinde adalet dağıtmaya, hakkı savunmaya adaydı. Ama daha cübbelerini üstlerinden çıkarmadan, adaletin en temel şartı olan "kendinden olmayanın söz hakkına saygı duyma" sınavında fena halde çaktılar.
İşin asıl acı tarafı nedir bilir misiniz? O sahnede her türlü siyasi mesaja, muhalif slogana, ideolojik dövize "ifade özgürlüğü" adı altında göz yumanlar, alkış tutanlar; işin içine inanç, kutsal ve ayet girince anında birer sansür memuruna dönüştüler. Kendileri için sınırsız bir özgürlük alanı talep eden modern sekülerizmin muhafızları, karşı mahallenin sembolünü gördükleri anda demokrat maskelerini indirip o faşizan refleksi hemen devreye soktular.
Üstelik sansürlemeye çalıştıkları söz, insanlığın ortak ahlaki pusulasıdır: "Dosdoğru ol." Bir hukukçu için bundan daha büyük bir manifesto, bundan daha onurlu bir meslek ilkesi olabilir mi? Ama hayır; onların gözünde o sözün ne anlama geldiğinin hiçbir önemi yoktu. Onlar sadece kaynağa baktılar. Söz Kur’an-ı Kerim’den geliyorsa, o zaman doğrudan "tehdit", doğrudan "siyasal İslam" veya mevcut düzene bir destek olarak kodlanmalıydı! İşte bu zihniyet, Türkiye’de saf ahlaki ve insani değerlerin bile nasıl hunharca politize edildiğinin kanıtıdır.
Hepsinden daha vahimi ise o kürsüdeki akademisyenlerin duruşudur. Öğrencilerin bu ilkel sansür çabasına göğüs germesi, tarafları teskin etmesi gereken hocalar, dekanlar; ne yazık ki alkış tufanına katılıp "İşte Yeditepe ruhu!" diyerek bu ayıba ortak oldular. Türk akademisinin tarafsızlık krizini, bilim yuvalarının nasıl birer ideolojik gettoya dönüştüğünü bundan daha iyi ne anlatabilir? Demek ki sizin "Yeditepe ruhu" dediğiniz şey; kendi mahallenizin dışındakileri kamusal alandan silmek, tahammülsüzlüğü alkışlamak ve hukukun en temel ilkesini çiğnemekten ibaretmiş.
Bu olay bize gösteriyor ki; Türkiye’de bazı kesimler için özgürlük, sadece kendi aynadaki aksine benzeyenler içindir. Kendine benzemeyene etten duvar ören, onu görmezden gelen ve hatta varlığına bile tahammül edemeyen bu zihniyetle ne adalet inşa edilebilir ne de toplumsal barış.
O salonda o pankartı kapatmaya çalışan genç hukukçulara ve onlara yol gösteren hocalarına sormak gerek: Yarın mahkeme salonlarında adalet dağıtırken de mi insanların inançlarına, kimliklerine göre duvarlar öreceksiniz? Eğer öyleyse, aldığınız o diplomalar bu ülkeye adaleti değil, ancak yeni adaletsizlikleri getirecektir.