Masaya Dönüş mü, Stratejik Oyun mu ve/veya Trump’ın İran Çağrısı Gerçek Barış mı Taşıyor?
Uluslararası siyasette “masaya dönüş” söylemi, sıklıkla barışın müjdecisi gibi sunulur.
Oysa tarih, her müzakere çağrısının samimi bir uzlaşma arzusundan kaynaklanmadığını defalarca göstermiştir.
Bu çağrılar çoğu zaman sahada güç dengelerini yeniden tesis etmek, zaman kazanmak veya uluslararası kamuoyunu yatıştırmak amacıyla yapılır.
Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız.
ABD Başkanı Donald Trump’ın İran ile ilgili “müzakere masası yeniden kuruluyor” ve “savaş bitmeye çok yakın” açıklamaları, ilk bakışta diplomatik bir yumuşama olarak yorumlanabilir.
Nitekim önümüzdeki günlerde Pakistan’ın başkenti İslamabad’da yeni bir görüşme turunun gündeme geldiği belirtiliyor.
Ancak bu tür açıklamaların arka planı incelendiğinde, meselenin yalnızca barış arayışıyla sınırlı olmadığı açıkça görülmektedir.
Sahada gerilimlerin tırmandığı, ekonomik maliyetlerin arttığı ve jeopolitik risklerin zirveye çıktığı bir dönemde yapılan bu çağrılar, genellikle stratejik bir manevra niteliği taşır.
Gerçek bir uzlaşı iradesi olsaydı, öncelikle gerilimi tırmandıran adımların geri çekilmesi, güven artırıcı önlemlerin alınması ve karşılıklı tavizlerin masaya getirilebilir hale gelmesi gerekirdi.
Oysa mevcut tabloda tam tersi bir süreç işlemektedir: Sahada sertlik devam ederken, söylem düzeyinde yumuşama vurgusu yapılmaktadır.
Bu çelişki, “yeniden masaya dönüş” çağrılarının taktiksel bir hamleden öteye geçmediğini düşündürmektedir.
Uluslararası ilişkilerde müzakere masası, nadiren bir amaçtır; çoğu zaman bir araçtır. Taraflar bu masayı güçlerini pekiştirmek, karşı tarafı oyalamak veya kendi kamuoylarını konsolide etmek için kullanabilir.
Dolayısıyla masaya dönüşü tek başına olumlu bir gelişme olarak okumak yanıltıcı olur.
Asıl kritik soru şudur: Masa hangi şartlarda kuruluyor ve taraflar gerçekten neyi hedefliyor?
Günümüz şartlarında gidişatın hayra alamet olmadığı yönündeki kanaat güçlenmektedir.
Ekonomik göstergelerdeki bozulma, küresel enerji akışındaki riskler, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim ve aktörler arasındaki derin güven bunalımı, süreci son derece kırılgan kılmaktadır.
Bu ortamda yapılan müzakere çağrıları, kalıcı bir çözümden ziyade geçici bir “nefes alma” çabası olarak değerlendirilmektedir.
Son tahlilde, uluslararası sistemde “her şey olacağına varır” yaklaşımı sıklıkla acı bir gerçekliğe işaret eder.
Taraflar samimi bir barış iradesi ortaya koymadıkça, kurulan masalar yalnızca zaman kazandıran geçici duraklar olmaktan öteye gidemez.
Bugün Pakistan’da planlanan veya benzeri masaların da bu akıbete uğrama ihtimali maalesef yüksektir.
Mesele masaya dönmek değil; o masaya hangi niyetle oturulduğudur.
Niyet değişmediği sürece, masalar değişse de sonuç değişmeyecektir.
Prof. Dr. Seyithan Deliduman