Prof.Dr.Toğrul İsmayıl
Dün Moskova’daki askeri geçitte bazı Türk cumhuriyetlerinin liderlerini görmek elbette Türk dünyasının tarihsel hafızasını taşıyan insanlar açısından duygusal bir kırılma yaratıyor. Çünkü Rusya ile Türk halkları arasındaki ilişki, sıradan devletlerarası ilişkiler tarihi değildir. Kazan’ın düşüşünden Kırım’ın ilhakına, Kafkas savaşlarından Stalin sürgünlerine kadar uzanan çizgi, Türk dünyasının kolektif hafızasında derin izler bıraktı. Bu hafızayı yok saymak tarih bilincini inkâr etmek olur. Ancak uluslararası siyaset yalnızca tarihî travmalarla açıklanamaz. Devletler hafızayla yaşar ama güvenlikle hareket eder.
Tam da bu nedenle bugün Kazakistan’ın, Kırgızistan’ın, Özbekistan’ın ya da diğer Türk cumhuriyetlerinin Rusya ile kurduğu ilişkileri yalnızca “teslimiyet” veya “sadakat” üzerinden okumak eksik ve romantik bir yaklaşım olur. Çünkü bu ülkelerin Moskova ile ilişkileri yalnızca psikolojik değil; aynı zamanda hukuki, ekonomik, askerî ve jeopolitik gerçekliklere dayanmaktadır.
Bugün Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün parçasıdır. Avrasya Ekonomik Birliği gibi mekanizmalar üzerinden Rus ekonomisiyle entegre durumdalar. Baykonur’dan enerji nakil hatlarına, sınır güvenliğinden lojistik ağlara kadar Sovyet sonrası coğrafyanın altyapısı hâlâ büyük ölçüde Moskova merkezli çalışıyor. Milyonlarca Orta Asyalı emekçi Rusya’da çalışıyor ve bu işçi gelirleri bazı ülkelerin ekonomisinde kritik rol oynuyor. Dahası, uluslararası hukuk açısından da bu devletler egemen aktörlerdir ve kendi güvenlik çıkarlarına göre ittifak kurma hakkına sahiptirler.
Burada duygusal beklentiyle realist politika arasındaki fark ortaya çıkıyor.
Türk dünyasında zaman zaman şöyle bir yaklaşım görülüyor: “Neden Moskova’ya gidiyorlar? Neden Kremlin tribünündeler?” Oysa meseleye tersinden bakmak gerekir: Peki onların önünde gerçek anlamda hangi alternatif güvenlik mimarisi var?
Türkiye son yıllarda savunma sanayi, diplomasi ve ulaşım koridorları açısından önemli açılımlar yaptı. Özellikle Karabağ savaşı sonrası ortaya çıkan psikolojik eşik küçümsenemez. Ancak bütün bunlara rağmen Ankara henüz Orta Asya için Moskova’nın yerine geçebilecek kapsamlı bir stratejik sistem kurabilmiş değil. Ne ortak savunma şemsiyesi var, ne ortak finans sistemi, ne de Rusya’nın onlarca yılda oluşturduğu güvenlik altyapısına denk düşen kurumsal kapasite mevcut.
Bu nedenle Türk cumhuriyetlerinin Rusya ile ilişkilerini sadece irade meselesi olarak görmek gerçekçi değildir. Coğrafya bazen tarihten daha serttir. Kazakistan’ın kuzeyinde büyük Rus nüfusu bulunuyor. Kırgızistan ekonomik olarak kırılgan durumda. Özbekistan denge siyaseti yürütüyor. Türkmenistan tarafsızlık politikası izliyor. Yani her devletin güvenlik refleksi farklı çalışıyor. Uluslararası ilişkilerde ahlaki beklentilerden çok jeopolitik zorunluluklar belirleyici oluyor.
Aynı durum Türk Devletleri Teşkilatı için de geçerli.
TDT henüz çok yeni bir oluşumdur. Avrupa Birliği bile bugünkü seviyesine birkaç yılda gelmedi; onlarca yıl süren ekonomik entegrasyon, hukuk uyumu, güvenlik koordinasyonu ve kurumsallaşma süreçlerinden geçti. Türk Devletleri Teşkilatı’nın ise henüz ortak savunma doktrini, ortak ekonomik pazarı veya bağlayıcı siyasal mekanizmaları tam anlamıyla oluşmuş değil. Bu nedenle TDT’den kısa sürede NATO benzeri veya AB ölçeğinde bir yapı beklemek gerçekçi olmaz.
Fakat bu durum TDT’nin önemsiz olduğu anlamına da gelmez.
Tam tersine, bugün Türk dünyasının önündeki en büyük mesele romantik söylemden stratejik akla geçebilmektir. Çünkü Türk birliği yalnızca tarihî şiirler, duygusal sloganlar veya zirve fotoğraflarıyla kurulamaz. Gerçek birlik; ulaştırma koridorlarıyla, enerji entegrasyonuyla, ortak üniversitelerle, medya ağlarıyla, dijital altyapıyla, savunma iş birlikleriyle ve ortak sermaye mekanizmalarıyla inşa edilir.
Bugün Moskova’nın etkisi sadece askerî güçten kaynaklanmıyor. Rusya’nın avantajı, Sovyet sonrası alanda onlarca yıl boyunca kurduğu sistemsel bağımlılıklardır. Türkiye’nin ve genel anlamda Türk dünyasının henüz aynı ölçekte alternatif üretebildiğini söylemek zor. İşte bu yüzden bazı Türk cumhuriyetlerinin Kremlin’de görünmesi yalnızca “irade zayıflığı” değil; aynı zamanda mevcut güç dengelerinin sonucudur.
Burada Türkiye’ye düşen görev, duygusal tepkiler vermek değil; uzun vadeli stratejik kapasite oluşturmaktır. Türk dünyasıyla ilişkileri sadece kültürel romantizm üzerinden değil, devlet ciddiyetiyle kurumsallaştırmaktır. Çünkü devletler boşluk sevmez. Eğer siz güvenlik, ekonomi ve diplomasi alanında güçlü alternatif oluşturamazsanız, tarihî yakınlık tek başına yeterli olmaz.
Türk dünyasının önündeki temel mesele de budur: Ortak hafıza var, fakat ortak güç henüz tam oluşmadı.
Ve belki de Moskova’daki o fotoğrafın en gerçekçi okuması şudur: Türk dünyası artık uyanmıştır ama henüz tam anlamıyla organize olamamıştır..