Karadeniz Jeopolitiği

Cüneyt Şaşmaz

Mustafa Kemal Atatürk’ün 26 Mayıs 1935 tarihli Gladys Baker mülakatından (az bilinen vizyoner uyarısı):

“Boğazlar Türk toprağını iki bölüme ayırır.
Bundan dolayı bu deniz geçidinin kuvvetlendirilmesi Türkiye’nin güvenliği ve savunması için çok önemlidir.
O, aynı zamanda, uluslararası ilişkilerin can alıcı bir unsurudur.
Anahtar durumunda böyle önemli bir yer herhangi serüvenci bir saldırganın keyfine ve acımasına bırakılamaz.
Türkiye, olası barış bozucularının birbirleriyle savaşmak için Boğazlar’dan geçmesine engel olmak zorundadır.”
Dün bugün’ün gölgesinde…
Öncelikle Cem Gürdeniz Paşa’ya katılıyorum.
Bu konu son derece kritik ve Türkiye’nin uzun vadeli çıkarları açısından dikkatle ele alınması gereken bir mesele.
Nitekim...
Hakan Fidan’ın açıklamalarıyla gündeme gelen “savaş sonrası Ukrayna’nın deniz güvenliğinin garantörü olma” tartışmasını; tarihsel arka planı, Montrö Sözleşmesi’nin ruhunu, güncel gelişmeleri, perde arkasını ve bilinmeyen yönleriyle birlikte detaylı şekilde yazdım.
Hal böyleyken...
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Ukrayna Dışişleri Bakanı Andriy Sibiha ile Kiev’de yaptığı ortak basın toplantısında net konuştu:
“Olası bir barış anlaşmasının en önemli ayaklarından biri de güvenlik garantileri…
Bu garantilerin kara, deniz ve hava unsurları var.
Türkiye deniz unsurlarına liderlik yapmayı kabul etti, müttefiklerimizle de bu konuda anlayış birliği içerisindeyiz.
Bu konudaki planlama çalışmaları ilgili müttefik ülke deniz kuvvetleri tarafından da yapılmakta.”
Ayrıca “Savaşın Karadeniz’e taşınmasını istemiyoruz” vurgusu yaptı.
Bu açıklama, Fidan’ın Ukrayna ziyaretinin (15-16 Temmuz 2026) hemen ardından geldi.
Yani?!
Konu artık hipotetik değil, resmi Türk diplomasisinin ifade ettiği bir pozisyon haline geldi.
Cem Gürdeniz Paşa’nın bu konudaki uyarı yazısı:
Demem o ki:
Neden “daha dikkatli düşünmek” zorunlu?!
Cem Gürdeniz Paşa’nın uyarısı sadece ideolojik değil, tarihsel ve jeopolitik olarak çok sağlam temellere dayanıyor.
Ama konuyu “ya hep ya hiç” şeklinde değil, Türkiye’nin gerçek çıkarları üzerinden daha derin düşünelim.
Nüans?!
* Montrö’nün Stratejik Değeri (Sadece Hukuki Değil):
Montrö, Türkiye’ye Karadeniz’i büyük güç rekabetinden uzak tutma imkanı veren tek araçtır.
Bu araç kaybedilirse veya aşındırılırsa:
Karadeniz, Akdeniz gibi bir “açık deniz” haline gelir.
Rusya, Karadeniz Filosu’nu ve Kırım üssünü tehdit altında hisseder, daha agresif davranır.
NATO, Karadeniz’de kalıcı varlık kurmak için yeni gerekçeler üretir.
Türkiye, Boğazlar üzerindeki mutlak egemenliğini dolaylı yoldan paylaşmak zorunda kalabilir.
Tarih bunu kanıtlıyor:
II. Dünya Savaşı’nda ve Soğuk Savaş’ta Türkiye’nin en büyük kazancı, Montrö sayesinde tarafsız kalabilmesi ve her iki bloğu da dengeleyebilmesiydi.
Demem şu ki:
“Deniz Unsurlarına Liderlik” Ne Anlama Geliyor?!
(Perde Arkası)
Bu ifade muğlak bırakılmış.
Muhtemel içerikleri:
Mayın temizleme ve seyrüsefer güvenliği (en masum görünen), Ukrayna limanlarına (özellikle Odessa) yönelik eskort/koruma, Karadeniz’de ortak devriye (NATO ülkeleriyle), gelecekte olası “barış gücü” deniz unsuru.
Demem o deme değil şu deme:
Risk seviyesi ilk madde kabul edilebilirken, sonraki maddeler doğrudan Montrö ruhuna aykırı ve provokasyon riski çok yüksek.
Bilinmeyen kritik sorular:
Bu liderlik sadece barış anlaşması sonrası mı devreye girecek, yoksa “barış sürecini desteklemek” adına şimdiden mi?!
Rusya bu yapıya onay verecek mi, yoksa “NATO uzantısı” olarak mı görecek?!
Planlama “müttefik deniz kuvvetleriyle” yapılıyorsa, Montrö’deki savaş gemisi kısıtlamaları nasıl aşılacak?!
Türkiye bu rolü üstlenirse, Karadeniz’de Türk gemilerine yönelik saldırılar artarsa ne yapacak?!
(Haziran 2026’daki Türk gemisi saldırısı hâlâ sıcak)
Hasılı:
Daha İyi Bir Strateji Ne Olabilir?!
Türkiye’nin gerçek gücü, “Ukrayna’nın garantörü” olmak değil, Karadeniz’in tarafsız ve istikrarlı kalmasının garantörü olmaktır.
Bu şu anlama gelir:
Montrö rejimini her koşulda titizlikle uygulamak ve savunmak.
Savaş sonrası seyrüsefer güvenliğini tarafsız bir mekanizma üzerinden (belki BM gözetiminde veya kıyıdaş ülkelerle üçlü/dörtlü anlaşmalarla) sağlamak.
Mayın temizleme ve insani seyrüsefer gibi konularda kolaylaştırıcı ve teknik lider rolü üstlenmek (bu, hem Ukrayna hem Rusya için kabul edilebilir).
Barış görüşmelerinde arabulucu konumunu güçlendirmek (İstanbul süreci gibi).
Bu yaklaşım, hem Mavi Vatan vizyonuna (Karadeniz’de Türk deniz gücünün etkinliği) hem de geleneksel ihtiyatlı Karadeniz politikasına uygundur.
Hülasa:
Uzun Vadeli Stratejik Değerlendirme.
Karadeniz, önümüzdeki 20-30 yılda Avrupa’nın en kritik enerji ve ticaret koridoru haline gelebilir.
Türkiye burada iki yol arasında seçim yapacak:
A Seçeneği (Riskli):
Ukrayna’nın deniz güvenliğinin “lideri” olmak; Batı ile daha derin entegrasyon, Rusya ile gerilim artışı, Montrö’nün aşınması riski.
B Seçeneği (Akıllı):
Karadeniz’in barış ve istikrar garantörü olmak.
Her iki tarafa da konuşabilen, Montrö’yü kalkan olarak kullanan, ekonomik ve diplomatik kazanımlarını maksimize eden konum.
Netice:
B seçeneği, tarihsel olarak Türkiye’ye en çok kazandıran yoldur.
Gürdeniz Paşa’nın vurguladığı “devlet aklı” tam da budur.
Evet, Türkiye Karadeniz’de aktif ve sorumlu bir rol oynamalı.
Ama bu rol “Ukrayna’nın garantörü” olarak tanımlanırsa, uzun vadede Türkiye’yi kaybeden konumuna iter.
Daha doğru çerçeve:
“Karadeniz’in tarafsız seyrüsefer güvenliğinin ve Montrö rejiminin koruyucusu ve kolaylaştırıcısı” olmak.
Bu, hem Türkiye’nin egemenlik haklarını korur, hem arabuluculuk gücünü artırır, hem de Karadeniz’i yeni bir cephe hattına dönüşmekten alıkoyar.
Konuyu bu derinlikte ve bu nüansla ele aldığımızda, Cem Gürdeniz Paşa’nın uyarısı daha da anlam kazanıyor.
Ezcümle:
Montrö’ye ve Mavi Vatan’a sahip çıkmak, Türkiye’nin en büyük jeopolitik gücüdür.
Cüneyt Şaşmaz

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.