İSTİHBARAT SAVAŞLARI: SURİYE, BÖLGEDEKİ AŞİRETLER, AMERİKANIN PLANI VE TÜRKİYE’NİN DURUŞU

Levent Demir

LEVENT DEMİR

Yeni dünya düzeni kurulurken,  savaşların şekli de kullanılan enstrümanlar da değişti. Bugün yeryüzünün en önemli silahı kuşkusuz istihbarat. Ve istihbarat üzerine inşaa edilen  enstrümanlar. 
O nedenle de, her şey hem bu yüzyılın hızına uygun gelişiyor, hem de anlayana kadar çoktan değişip evriliyor.  
Kuşkusuz bu bilgilere önceden sahip olanlar da savaşı kazanabiliyorlar. Bilgi güçtür. Ve taktik, strateji ve plan buna göre gelişiyor ve değişiyor. Ya da bazılarımız olup biteni anlamakta zorlanıyoruz.
Bu çerçevede Suriye ve sınırlarımızda olup bitenleri değerlendirirsek; ABD’nin bölgeden çekilmesinin aslında mevcut şartları çok da değiştirmediği görülecektir.  Zira ABD çekilirken,  gelmeden önce var olan ‘vekalet’ savaşlarının yerini bölgedeki taşeronlarına çoktan bırakmış durumdadır. Bu nedenle de Türkiye olarak ABD’nin bölgeden askerini çekmesine erken zafer ilan etmek bir yana,  daha da dikkatli duruma geçme zorunluluğumuz doğmuştur. 

Zira bölgedeki aşiretler ve bu aşiretlerin zaman içerisindeki evrilmeleri,  Türkiye için yeni tehditler ve yeni avantajlar noktasında yeni değerlendirme gerektirmektedir.

Elbette YPG, PYD… daha nice PKK’nın uzantıları tehdit olarak durmaktadır. Ancak ABD’nin gelişiyle bölgede oluşturulan GARNİZON DEVLET, bugün Suriye ve Irak’ın Kuzeyinde federatif bir yapıya dönüştürülerek karşımıza bir devlet olarak çıkarılma ihtimali,  karşımızda yeni gerçek olarak durmaktadır.
Öte yandan herhangi bir federatif yapıya izin verilmemesi ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması halinde ise; -ki bizim buna itirazımız asla olmayacaktır-  bu durumda da,  sınırda Türkiye’nin olası müdahalesi diğer bir ülkeye müdahale olarak pekala kabul edilebilecektir. Bu durumda,  daha düne kadar bölgedeki terör unsurlarına karşı Eğit-Donat anlaşması çerçevesinde eğittiğimiz ÖSO güçlerinin bölgedeki herhangi bir müdahalesi,  Türk hükümetini Lahey’e taşımaya yetebilecektir.

Durum böyle olunca; bölgeden çekilen ve Türkiye’ye heyet göndererek, bölgedeki Kürt unsurları-ki terör unsurları Kürt unsuru olarak tanımlanamaz. Çünkü terör unsurunun etnik tanımlanması yoktur. TERÖR unsuru, hangi etnik yapıdan oluşursa oluşsun tek bir adı vardır: TERÖR unsurudur.- bunları koruma garantisini Türkiye’den istemek,  bizim aklımızla dalga geçmekten başka bir şey değildir. Ki dün gelen ABD ekibine de,  bu çerçevede gerekli cevaplar verilmiştir diye düşünüyorum. Öte yandan bölgedeki diğer aşiretler ve bunların çatı örgütü olan Haşdi Şabi ise ayrı takip edilmesi gereken bir yapı haline gelmiştir. Bilindiği gibi; Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri) IŞİD'in 2014'te Musul'u ele geçirmesi ardından, Iraklı farklı milis güçlerinin bir araya gelmesiyle kurulmuştu.
Musul saldırısı ardından Irak'ın Şii dini lideri Ayetullah Sistani tüm Irak halkına hitap eden tarihi bir fetva yayımlamış ve söz konusu fetvada Sistani, Irak'ta eli silah tutan herkesi ülkelerini savunmaya ve kutsal mekanlarını savunmaya çağırmıştı.

Bu fetvanın ardından farklı milis güçleri Haşdi Şabi çatısı altında bir araya geldi. Halen Haşdi Şabi bünyesinde yer alan onlarca örgütlerden öne çıkanlar arasında: ‘Bedir grubu, Asaib Ahl El-Hak, Barış Tugayları (Mukteda El Sadr'ın grubu), Hizbullah Tugayları, Seyyid El Şuhada Tugayları, Kataib El İmam Ali, Ebu El-Fadl El-Abbas Güçleri, Harakat Hizbullah El-Nucaba. Ve Türkmenlerden oluşan gruplar da bulunuyor.
Haşdi Şabi,  Bağdat tarafından doğrudan destekleniyor.Bağdat örgüte, para ve silah yardımı yapıyor. Bununla birlikte Haşdi Şabi'nin tam olarak hükümetin kontrol altında olmadığı düşünülüyor.
Hatta dönem dönem bazı milis gruplarının hükümeti, bazı hükümet üyelerinin ise milis gruplarını eleştirdikleri durumlar da var olduğu gözleniyor. Bu nedenle de şimdi yeni tehlike , ‘Haşdi Şabi’nin de evrilmesi olabilir mi? Evrilirse ne olur? ‘sorularının cevapları.

Zira Haşdi Şabi bünyesindeki örgütlerin büyük bölümünün İran'la yakın ilişkileri de bulunuyor.  İran Devrim Muhafızları tarafından teşkilatlandırıldığı, bünyesindeki grupların liderlerinin genelde, Tahran'la ve de İran'daki kutsal Kum şehriyle yakın ilişkileri olan din adamları olduğu da biliniyor. Ve paranın ve silahların bir bölümü İran'dan geliyor. 
Yapılan araştırmalar Irak halkının belli bir bölümünün IŞİD'le mücadelede Haşdi Şabi'yi desteklediğini ortaya koyuyor.
Özellikle Şii Iraklıların önemli bir bölümünün gözündeyse milisler kahraman olarak algılanıyor.
Sünni Iraklıların Haşdi Şabi'yi mezhepçi olarak gördükleri biliniyor.

Irak'ta Şiiler içinde de Haşdi Şabi'yi İran'la ilişkisi üzerinden eleştirenlerin olduğu bildiriliyor.
Örgüt operasyonlarda çok sert olmakla ve insan hakkı ihlallerine yol açmakla da suçlanıyor.
Tam da bu noktada dün Suriye’den çekilen ABD askerlerinin Irak’taki asker sayısını artırması, Irak Ordusuna bağlı Haşdi Şabi güçlerinin tepkisini çekti. Esayib Ehli Hak grubu, Hükümetin tavır almaması durumunda ABD’yi vuracaklarını açıkladı. 

Bu kadar bilgiden yola çıkarak Türkiye’nin jeopolitik öneminin önemi net. Peki şimdi ne yapmalı?
Artık Türkiye’nin hamaset yapmaktan ziyade, reel adımları kendi ulusal çıkarları noktasında ilan edip duruşunun netliğini deklare etmesi zamanıdır. Ortadoğu yapılanmasında bu yapının kurucu unsuru olarak bulunması gerekiyor. Aksi halde kurulan yapılara tabii olması söz konusu olacaktır. Bu da küresel düzenin değirmenine su taşımaktan ibaret olacaktır. Şimdi ülke olarak kurulacak yapılara tabii olmak yerine, yeni yapıların kurulmasında karar verici olmaya ihtiyacımız var.