Hangi Akşamın Ufkundayım Bilemedim
Güneş batıyordu.
Denizin ufka doğru ağır ağır çekilen ışığına bakarken yanımda henüz üç yaşındaki torunum Efe Han vardı.
Altmışına doğru ilerleyen ben ve hayatının daha ilk sayfalarında olan Efe Han…
Aynı fotoğraf karesinde iki ayrı zaman gibiydik.
O an içimden geçirdim:
Hangi akşamın ufkundayım, bilemedim.
İnsan gençken zamanın geçtiğini pek fark etmiyor. Günler, yıllar, telaşlar birbirini kovalıyor. Sonra bir gün, üç yaşındaki torununa bakıyorsun.
Onun önünde yaşanacak koskoca bir hayat, senin arkanda ise birikmiş yıllar var.
O geleceğe bakıyor, ben geçmişe.
Ama aynı ufka bakıyoruz.
Belki dede ile torunu arasındaki en güzel bağ da burada saklı:
Biri geçmişten geliyor, diğeri geleceğe yürüyor.
Gün batımı bana hayatı da düşündürüyor.
Güneşin batması bir son gibi görünür. Oysa başka bir yerde yeni bir gün başlamaktadır.
Hayat da biraz böyle…
Bizim için akşam yaklaşırken, bizden sonrakiler için sabahlar çoğalıyor.
Efe Han’a bakarken bunu daha derinden hissettim.
İnsanın gerçek mirası belki de geride bıraktığı şeylerden çok, bir başkasının hayatında bıraktığı güzel izlerdir.
Birlikte geçirilen bir akşam, tutulan küçük bir el, yıllar sonra bakılacak bir fotoğraf…
Belki bir gün bu fotoğrafa baktığında beni değil, o günün sıcaklığını hatırlayacak.
Bana kalan da belki bu olacak.
Güneş biraz daha ufka indi.
Ben hâlâ hangi akşamın ufkunda olduğumu bilmiyordum.
Ama Efe Han bana hayatın en sade gerçeğini hatırlatıyordu:
Benim önümde kaç akşam kaldığını bilmiyorum; onun önünde kaç sabah olduğunu da kimse bilmiyor.
Aramızda bir ömür var.
Ama o akşam, aynı ufka bakıyorduk.
Belki hayatın en güzel tarafı da bu:
Zaman bizi farklı yerlere götürse de sevgi aynı karede buluşturabiliyor.
Ben hangi akşamın ufkunda olduğumu hâlâ bilemiyorum.
Ama Efe Han’ın henüz sabahların tarafında olduğunu biliyorum.
Ve insan, kendi akşamına bakarken, kendinden sonrakilerin sabahını düşünerek huzur buluyor.