Gezi Notları-III: Siverek’ten Hakkari’ye:

Prof. Dr. Mustafa TÖZÜN

Gezi Notları-II’dfe Sarız’ı anlatmıştık. Sarız’dan çıkınca Göksun’a doğru yola devam… Kayseri Kahramanmaraş yolu.

Yolda Türkiye’nin kültürel bir başarısına denk geliyorsunuz. Kahramanmaraş-Göksun karayolunu, Göksun’dan Kahramanmaraş’a doğru alırken Türkiye’de bir yolun sadece bir ulaşım hattı değil, "Edebiyat Yolu" adını alan eşsiz bir güzergâhtır. Torosların zorlu coğrafyasını delen bu tüneller; Türk edebiyatına damga vurmuş şairlerin, yazarların, mütefekkirlerin ve halk ozanlarının isimlerini yaşatmaktadır.

Kahramanmaraş - Göksun "Edebiyat Yolu" Tünel ve Viyadük Listesi:

Necip Fazıl Kısakürek Tüneli (1.417 metre) – Büyük Doğu’nun feyezanıyla yola düşenlerin karşılandığı ilk kapı.

Sezai Karakoç Tüneli (1.414 metre) – “Diriliş” erinin, Mona Roza’nın şairinin adını taşıyan menzil.

Nuri Pakdil Tüneli (4.034 metre) – Güzergâhın en uzun soluklu, en “Edebiyat” kokan derviş duraklarından biri.

Erdem Bayazıt Tüneli (476 metre) – Yedi Güzel Adam’ın gür sesli şairinin hatırası.

Rasim Özdenören Tüneli (615 metre) – Edebiyatımızın nazenin ve derin düşünce adamına selam duran tünel.

Akif İnan Tüneli (2.515 metre) – “Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde” diyen şairin adı bu dağın bağrında yankılanır.

Alaeddin Özdenören Tüneli (275 metre)

Cahit Zarifoğlu Tüneli (1.174 metre) – Yedigüzel adamın narin yürekli, çocuk bakışlı şairinin ismiyle geçilen viraj.

Ali Kutlay Viyadüğü (326 metre – Viyadük)

Abdurrahim Karakoç Tüneli (512 metre) – “Hani benim elli gram gümüşüm” diyen Mihriban’ın ozanının seslendiği coğrafya.

Hayati Vasfi Taşyürek Viyadüğü (244 metre – Viyadük)

Bahaettin Karakoç Tüneli (1.006 metre) – Sürgün ülgeden başkentler şehrine uzanan şiirsel bir nefesten ismini alır.

Aşık Mahsuni Şerif Tüneli (2.881 metre) – Anadolu’nun ezgilerini, sazının sesini dağlara emanet eden usta ozanın adını taşır.

**

Tabi ki Maraş dondurması:

Bir mola yeri Kahramanmaraş Narlı’da dondurmacı. Yine reklam olmasın, ben Pala’yı duydunuz mu diye sorayım. Müşterisine konuk olarak davranan bu yerde Maraş dondurması da aynı güzellikte.

**

Karacadağ'ın Gölgesinde Siverek:

Karacadağ'ın eteklerine yaklaşırken manzara, isimden çok daha fazlasını anlatmaya başladı. Lavların soğuyup taş kesildiği o devasa bazalt sütunlar, insanın karşısına dikilmiş birer doğa anıtı gibi... Yol boyunca dağılmış volkanik taşlar ise sanki toprağın hafızasından kopup gelmiş. İnsan bu taşlara bakınca, kasabanın neden bu kadar sağlam, bu kadar "yerinde" durduğunu daha iyi anlıyor.

Siverek zaten kökü derin bir yer. Bizans'tan Sasanilere, Araplardan Osmanlıya nice imparatorluğun izini taşımış; adı bile "siyah harabeler"den "kırmızı toprak"a uzanan bir hikâyeyle bugünkü hâline ulaşmış:

Sevaverek (Siyah Harabeler): Ermeni ve Bizans kaynaklarında ilçenin adı genellikle Sevaverek olarak geçer. Bu kelime, Ermenicede "siyah" anlamına gelen sev ile "harabe, yıkıntı" anlamına gelen verek sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur. Bölgenin geçmişteki çatışmalara, yıkımlara ve yöreye özgü koyu renkli volkanik bazalt taşlarının hâkimiyetine atfen bu adla anıldığı kabul edilir.

Surk (Kırmızı Toprak): Sasani döneminde ve bazı doğu kaynaklarında ise bölgeye toprağının rengine ithafen Surk (Kürtçe/Zazaca ve Farsça kökenli kırmızı/kızıl tonlarındaki anlamıyla) denilmiştir.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında kısa bir süre il olması ise tarihin ona bıraktığı küçük bir not.

Ama asıl mesele toprağın kendisi. Zaza ve Kürt nüfusun yanına Karacadağ ve Karakeçi'de Türkmen aşiretlerinin eklendiği bu harman, kasabaya kendine has bir karakter kazandırıyor: mertlik, vefa, sözünde durmak. Kapılar kapanır, avlular ortak kalır; sokağa sağır duvarlar, içeriye serin "zerzemin"ler... Mimari bile mahremiyetle misafirperverliği aynı anda taşıyor.

Sofradaysa hep aynı bereket var: bağlardan gelen üzüm, pekmez, pestil, cevizli sucuk; Karacadağ eteklerinde otlayan sürülerden çıkan Siverek peyniri. Bir yanda Takoran'ın saklı kanyonu, öbür yanda festival mevsimi...

Karacadağ bir gün lav püskürtmüş, soğumuş, taş olmuş; üstünde ise bugün bağlar, sürüler ve bir kasabanın hafızası. Siverek belki de tam olarak bu: taşın üstünde yeşeren bir hayat.

Gece oldu. Siverek’te konaklıyorum. Elbette sabah yola devam edilecek ve gece varılan Siverek’i yeterince gezemeden dinlenme yerinde uykuya dalıyorum. Çok yorgunum.

**

27 Eylül 2026 Pazar sabah yola erken çıkılıyor.

(Siverek’ten ayrılış)

İstikamet Viranşehir. Viranşehir’de kahvaltı.

Viranşehir:

Viranşehir'e dair bilgiler edinirken dikkat çekici husus şu oluyor: Burası ne kadar çok yıkılmış, o kadar çok yeniden kurulmuş. İsmini bile buradan almış zaten — "viran" olmasından ötürü. Halk hafızası, taştan değil yaşanmışlıktan örülmüş bir isim yaratmış. Eski kaynaklarda Tella, Roma-Bizans döneminde ise Constantina olarak geçiyor. Stratejik bir sınır ve ticaret merkeziymiş. Ama benim için asıl dikkat çekici olan, bu toprakların inançla iç içe geçmişliği: Yöre halkı, Hz. Eyüp'ün çile çektiği yer olarak kabul ediyor buraları. Eyyüp Nebi Beldesi'ndeki makam, türbe ve sabır çeşmesi — sabrın bu topraklarda bir mekânı var sanki.

Aşiret geleneği burada hâlâ güçlü. Karakeçi, Milli, Dargeçit gibi köklü aşiretler sosyolojik yapının temelini oluşturuyor. Nüfusun büyük bölümü Kürt ve Arap kökenli; ama farklı unsurların bir arada yaşadığı renkli bir mozaik burası. Dayanışma ağları öyle kuvvetli ki, insan kendini hemen içinde buluyor.

İlçe ekonomisinin kalbi tarımda. Ceylanpınar ovasının sınırlarında olması büyük avantaj — pamuk, buğday, mercimek, mısır... Karacadağ uzantılarında ve kırsalda hayvancılık kültürü hâlâ canlı. El dokuması kilimler, yerel halılar, göçebe yaşamın izlerini taşıyan el sanatları... Hafıza burada elle örülüyor âdeta.

Mutfak kültürü: Et ve baharat baş köşede. Sini kebabı, etli ekmek, mumbar dolması, içli köfte (siser/kutilik), taze otlarla yapılan çorbalar... Ama asıl mesele yemek değil, sofranın kendisi: Düğünlerde, taziyelerde kesilen kurbanlar, kurulan geniş sofralar... Toplumsal bağlar burada yemekle pekişiyor. Misafirperverlik bir adap, bir alışkanlık değil — bir zorunluluk gibi.

Viranşehir'den geçerken edindiğim izlenim şu: Burası, yıkılıp yeniden doğmanın, sabrın ve kalabalık bir ailenin adı. İsmi bile bunu söylüyor.

**

Kızıltepe-Nusaybin:

Yola devam ediyoruz. İstikamet Kızıltepe ve Nusaybin. Mardin'in güneyinde, Mezopotamya ovasının altın sarısı düzlükleri üzerinde uzanan Kızıltepe ve Nusaybin, tarihin ve coğrafyanın kesiştiği en sert, bir o kadar da büyüleyici eşiklerdendir.

Kızıltepe (Tel Ermen / Dunaysir): Tarihî İpekyolu üzerinde yer alan, Selçuklu döneminden kalma Ulu Camii gibi eşsiz mimari eserleriyle tanınan, tarımın ve ticaretin kalbinin attığı bereketli bir ovadır.

Nusaybin (Nisibis): Antik çağın en önemli felsefe, teoloji ve tıp merkezlerinden biri olan (Nisibis Akademisi), bin yıllardır Doğu ile Batı arasında bir köprü vazifesi gören köklü bir sınırdır. Çağlar boyunca nice medeniyete ev sahipliği yapmış bu topraklar, bugün de adeta açık hava müzesi gibidir.

Bu duraklarda durmuyoruz. Kısaca şunları söyleyebilirim:

Suriye sınırını görürsünüz.

Kızıltepe’den Nusaybin’e uzanan o uzun, dümdüz asfaltta ilerlerken, sağ yanınızda beton duvarlarla, tel örgülerle ve nöbet kuleleriyle çizilmiş o görünmez ama keskin sınır hattı sessizce size eşlik eder.

Burada coğrafya, bir ülkenin bitip diğerinin başladığı bir hat değil; kardeş akrabaların, ortak türkülerin, aynı toprağın rengini taşıyan insanların yapay rüzgârlarla ikiye bölündüğü hüzünlü bir dram sahnesidir. Sınırın öte yakasındaki siluetler, bu yakadakilerin bakışlarıyla kucaklaşır; tarlalar, rüzgârlar ve kuşlar o çizgiyi umursamadan özgürce akar gider. O asfalt boyunca yol alırken anlarsınız ki; Mardin ovasında sınır sadece haritada bir çizgidir, kalpte ve tarihte ise hep bir ve bütün kalmıştır.

**

Cudi-Gabar-Kasrik Geçidi:

Yola devam edip Cizre’yi geride bırakıp Şırnak’a doğru tırmanmaya başladığınız an, ufkunuzu sarmalayan o ulu silüetler karşısında nefesiniz kesilir; sağınızda bütün heybetiyle Cudi, solunuzda adeta toprağa mühür vurmuş sarp duruşuyla Gabar yükselir. Bu dağlar, sadece bu coğrafyanın coğrafi sınırlarını çizen birer kaya yığını değil, tarihin en derin sancılarını, efsanelerini ve hafızasını sırtlamış asırlık birer abide gibidir. Virajları döndükçe üzerinize doğru gelen o devasa kütleler, insanda hem coğrafyanın vahşi ve dokunulmaz büyüklüğü karşısında aciz bir hayranlık hem de bu toprakların direncine duyulan derin bir saygı uyandırır. O yollardan geçerken anlarsınız ki; bu dağlar sadece yolu değil, bu ülkenin ruhunu ve kaderini de koruyan sessiz, muazzam bekçilerdir.

Ne yazık ki aklımızda terörle mücadele yıllarının acı hatırası var. Bütün bunların bir daha dönmemek üzere geride kaldığını umut ediyorum. O dağların arasından süzülüp geçerken, içimde hem geçmişin ağır sancılarının bıraktığı o derin sızı hem de bu dağların artık acıyla değil, huzurla, kardeşlikle ve kalıcı bir barışla anılacağına dair sarsılmaz bir umut harmanlanıyor.

Coğrafi bir güzellik Kasrik geçidi:

Yolculuğumuz, Cudi ile Gabar dağlarının birbirine en muktedir hamleyle sarıldığı, tarihin ve suyun ortak eseri Kasrik Geçidi’ne dayanıyor. Asırlar boyunca kervanların, orduların ve nice seyyahın o sarp uçurumlardan, daracık kanyon tabanlarından nefes nefese geçtiği bu doğal kale; bugün dağın bağrına açılan Şehit Yüzbaşı Mustafa Erdal ve Şehit Güvenlik Korucusu Dündar Page tünelleriyle geride kalıyor. Eskiden o ürpertici ve tehlikeli virajlarda saatler süren çileli tırmanışlar, şimdi modern ışıklar altındaki bu devasa tüp geçitlerle birkaç dakikalık konforlu bir ana dönüşmüş durumda. Kasrik’in o asi coğrafyası dışarıda bütün ihtişamıyla dururken, biz içinden süzülüp geçtiğimiz bu tünellerle hem zamana meydan okuyor hem de geçmişin o çetin yollarını hafızamızda saygıyla selamlayarak geleceğe doğru akıp gidiyoruz.

(Şehit Yüzbaşı Mustafa Erdal Tüneli)

**

Şırnak: Şehr-i Nuh:

Büyük mola için durağımız ise Şırnak ilimiz oldu.

Tarihin en eski tufan efsanelerinin yankılandığı, Nuh’un gemisinin izini taşıyan Şehr-i Nuh yani Şırnak, bugün dağların ardında saklı kalmış hüzünlü hikâyelerini geride bırakarak taptaze bir dinamizmle karşılıyor insanı. Cudi Dağı’nın eteklerinde kıvrılan o sarp yolların yerini şimdi modern, pırıl pırıl asfaltlar ve güvenli güzergâhlar almış; bu da coğrafyanın kaderini adeta yeniden yazmış. Şehrin sokaklarında dolaşırken, geçmişin ağır yükünden sıyrılmış, modern hayatın rengini ve heyecanını yakalamak isteyen pırıl pırıl gençlerin enerjisi bütün atmosfere sinmiş durumda. Kafelerde yankılanan neşeli sohbetler, caddelerdeki canlılık ve gözlerdeki umut ışığı, Şırnak’ın sosyal iklimini güzelleştirmiş; bu kadim toprakları köhne ezberlerden koparıp yepyeni, neşeli bir sabaha uyandırmış görünüyor.

(Şehr-i Nuh Şırnak)

**

Şırnak’tan bugünün sonundaki gece kalma durağımız Hakkari’ye doğru devam ediyoruz.

Şırnak-Hakkari güzergahım:

Irak sınırını görerek Uludere, Çukurca üzerinden ilerliyoruz.

Hatırımda kalan bazı yerler hakkında kısaca bilgi vermek isterim:

Irak sınırının hemen sıfır noktasında, dağların zirvelerine tırmanarak Uludere ve Çukurca hattına doğru ilerlemek; Türkiye’nin en sarp, en dramatik ama bir o kadar da büyüleyici coğrafyalarından birinin kalbine girmektir. Bu güzergâh, adeta yüksek dağların, derin vadilerin ve sınır boyu coğrafyasının tüm karakterini gözler önüne serer.

**

Suvarikutra Geçidi (Suvari Halil Geçidi / Suvarikutra):

Genellikle haritalarda veya halk arasında Suvarikutra Geçidi ya da Suvari Halil Geçidi olarak anılır. Rakım ve Konum: Yaklaşık 2.000 ila 2.500 rakımlı bu geçit, Uludere ile Hakkâri/Çukurca arasında dağların en sert kesişim noktasında yer alır. Etimoloji ve Anlamı: Kürtçe kökenli bu isim, kelime anlamı olarak "atlıların geçemediği" ya da "atlılar için zorlu/sarp geçit" (Suvari = atlı, Kutra/Kurt = sarp, dar, geçit vermez) anlamına gelir. Atmosfer: Kış aylarında aylarca karlar altında kalan, yaz aylarında ise tepesinden bulutların eksik olmadığı bu devasa geçit; sürücülere ve yolculara dağların insan iradesi karşısındaki ihtişamlı ve asi duruşunu en sert şekilde hissettiren yerdir.

**

Şenoba (Sêgirkê) Mevkii:

Uludere’ye bağlı eski adıyla Sêgirkê olan Şenoba, bu sarp dağ silsilesinin arasında adeta bir vaha gibi karşınıza çıkan stratejik ve hareketli bir beldedir. Konum ve Doğa: Derin bir vadinin tabanında, yeşilliklerin ve su yataklarının kenarında kurulmuştur. Çevresindeki yüksek dağların gölgesinde kalan Şenoba, bölgenin geçiş yolları üzerinde önemli bir lojistik ve sosyal merkez konumundadır. Yerleşik aşiret: Şenoba (eski adıyla Sêgirkê), köklü ve güçlü yapısıyla tanınan Goyan Aşiretinin (Goyi) yerleşim alanıdır. Bu aşiretin Şenoba'daki en tanınan ve bölgede etkili olan köklü ailelerinden biri de Babat ailesi / aşireti olarak bilinir. Goyan aşireti hem Uludere coğrafyasında hem de Şırnak genelinde kalabalık nüfusu, dağlık araziye hâkimiyeti ve bölgedeki sosyopolitik yapısıyla öne çıkan en önemli aşiret yapılanmalarından biridir. Sosyal Yaşam: Yüksek dağ köylerinin ve karakol hatlarının buluşma noktasında yer alması nedeniyle geçmişte güvenlik politikalarıyla ve operasyonlarla anılsa da bugün bölgedeki normalleşme ve ticaret hareketliliğiyle birlikte kendi yerel pazar canlılığını, tarım ve hayvancılık kültürünü korumaktadır.

**

Uludere ve Çukurca Hattı (Sınır Boyu):

Uludere (Qıleban): Irak sınırına sıfır noktada yer alan ilçe; derin kanyonları, nar ve ceviz bahçeleriyle meşhur vadileriyle bilinir. Dağların arasına saklanmış bu yerleşim yeri hem tarihi ticaret yollarının izlerini hem de sınırın iki yakasındaki akraba toplulukların ortak kültürünü barındırır.

Çukurca: Zap Suyu’nun yarattığı muazzam kanyonun kenarında, adeta bir çukurda kurulmuş tarihi bir sınır kasabasıdır. Tarihi evleri, taş mimarisi, teras tarım kültürü ve Zap suyunun coşkulu sesiyle bu rota üzerindeki en unutulmaz duraklardan biridir.

(Hakkari’ye doğru)

**

Günün son durağı: Hakkari ilimiz:

Türkiye'nin en güneydoğu ucunda, adeta gökyüzüne merdiven dayamış sarp dağların, derin kanyonların ve koca bir medeniyet birikiminin saklı olduğu Hakkari; Güneydoğu Anadolu'nun en dağlık, en vahşi ama bir o kadar da büyüleyici illerinden biridir ve üç tarafı dağlarla çevrili bu coğrafya tarih boyunca "dağların kalesi" unvanını hak etmiştir.

Urartular, Persler, Medler, Selçuklular ve Osmanlılar gibi pek çok medeniyetin izini taşıyan il, özellikle orta çağda Asur ve Doğu Hristiyanlık tarihinin yanı sıra İslam âlimlerinin de buluşma noktası olmuş, Tarihi Meydan Medresesi bu köklü ilim ve irfan geçmişinin en somut nişanesi olarak ayakta kalmıştır.

Nüfusun büyük bölümünü Ertuşi ve Pinyanişi gibi Kürt aşiret yapısının en köklü kollarından oluşan akrabalık ve dayanışma ağları oluşturur; Hakkari insanı dağların zorlu iklimine inat misafirperverliği, mertliği ve geleneklerine olan sıkı bağlılığıyla tanınır, kültürünü ise kendine has geometrik motifleri ve kök boyalarıyla dünyaca ünlü Hakkari kilimleri, dengbêjlik geleneği ve doğayla iç içe yaşayan folklorik yaşamıyla yaşatır. Dengbêjlik geleneği, Kürt oral (sözlü) edebiyatının ve müzik kültürünün en köklü, en saygın taşıyıcılık biçimidir.

(Hakkari yolu)

Hakkari denildiğinde akla ilk gelen şey ise şehrin silüetini çizen, Türkiye'nin alpinizm merkezleri olan o devasa dağlardır: Ağrı Dağı'ndan sonra ülkenin en yüksek ikinci zirvesi olan Uludoruk'un (4.135 metre) üzerinde yükseldiği Cilo Dağı, kalıcı buzulları, derin buzul vadileri, kristal kar örtüsü ve sarp kayalıklarıyla adeta Türkiye'nin Alp dağlarıdır ve coğrafi ihtişamıyla hem yerli hem de yabancı dağcıların ve doğa fotoğrafçılarının daima gözdesi olmuştur; şehir merkezinin hemen yanı başında 3.487 metrelik zirvesiyle adeta kentin üzerine titreyen bir bekçi gibi yükselen Sümbül Dağı ise sarp yamaçları, dik kayalıkları ve yaz aylarında bile zirvesinden eksik olmayan kar kalıntılarıyla Hakkari'nin simgesidir, öyle ki kentin tüm sokakları ve pencere manzaraları bu ulu dağın gölgesine açılır.

(Hakkari)

**

27 Eylül günümüz böyle geçti. Yola 28 Eylül 2026 Pazartesi sabah erkenden devam… Gelecek yazıda buluşmak üzere.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.