Ego'nun fesadı "kibir"den kaynaklı kayıp zamanlar?!

Cüneyt Şaşmaz
"Benimle beraber yola çıkanlar, kendi görüş ufuklarının sonuna erince, birer birer beni bıraktılar." 
Mustafa Kemal Atatürk, 15 Ekim, 1927 
... 
"Diğer meziyetlerinden sarfınazar ediyorum. 
Ama Türk gibi birinci sınıf savaşçı insanlara karşı, blöf yapmayı tecrübe etmek iyi değildir. 
Bu oyun ancak korkaklara tatbik edilir. 
Türkler, işin ciddiyetini veya gevşekliğini derhal anlarlar."
Lloyd George 
General Ali Fuat Cebesoy"Siyasi Hatıraları"nda (Cilt II, sf 100–101) Mudanya Konferansı’ndan bahsederken, Lloyd George’un, bu anlaşma ile ilgili olarak 16 Ekim 1922’de, yani anlaşmanın imzalanmasından beş gün sonra, Manchester’da, "Reform Club"da verdiği seçim nutkundan bazı parçalar nakleder. 
Yukarıya aldığımız sözler de o nutuktandır. 
Bu nutkun üç gün sonrası George, partisi ile beraber devrilir.
... 
10 Ocak akşamı Batı cephesinin, "Cephane gönderin mağlup oluyoruz!" manasını taşıyan son ve kesin müracaatına karşı, yola ancak beş on sandık mermi çıkarabilirken, Milli Müdafaa Vekili Fevzi Paşa’nın (Çakmak); "Size bir tren cephane gönderdim. Elinize varıncaya kadar dayanma imkanını temin ediniz!" telgrafını imzalarken yaşadığı ıstıraplı dakikaları takdir etmeniz mümkündür. 
Çünkü yola çıkarılan ancak birkaç sandık mermiydi. 
Ama bu telgraf gerekli "manevi tesir"ini yaptı! 
--- 
"Hattı müdafaa yoktur! 
Sathı müdafaa vardır!" 
Başkumandan Mustafa Kemal’in Sakarya’da ordusuna verdiği bu emir, Sakarya muharebelerinde baştan sona kadar yürütüldü. 
Daha sonra Çin’de Mareşal Çan Kay Şey"Hattı müdafaa yoktur! Sathı müdafaa vardır!" emrini aynen tekrar edecekti. 
... 
Bir şeyi kınadığında sırtını yasladığın bir "güvenlik koordinatı" var demektir. 
Yani?! 
Normal zeka şunu emreder: 
Ortaya bir şey koyduğun zaman aynı amaç uğruna taşıman ya da seninle birlikte "ortak taşıyıcılar"ın olması gerekir. 
Yani?! 
Yazı, çizi, söylem özgürlüğünü koruyan, saygı duyan bir güvenlik matematiğinin olması gerekir. 
Benim parti ve liderlere bakış tavrım istisnai bir durum değil! 
Hepsini aynı sepete koyabilecek durumdayım. 
Mevcut statüko'nun içerisinde seçim kanuna alternatif bir tavır geliştirebilmeniz mümkün değil!? 
Yani?! 
Sizi seçecek ardınızdaki milli irade değil, genel başkan'ınızdır. 
Genel Başkanınız sizi seçerken, kendi iradesini mi kullanıyor sanıyorsunuz?! 
Bazen etki ajanları, bazen de basınç faktör'lerinin etkisinde kalır. 
Partiniz marjinal ise, beklenti trendi düşük olduğundan, baskı ve etki de aynı oranda az olur. 
Partiniz yükseldikçe, elinizden kayan iradeniz, basınç altına alan STK/ODA'larınız, son sözü söyleme yetkisine haiz işadamı konsorsiyum çetesi CFR'nin gerçek iradesiyle karşılaşırsınız. 
Son söz hakkı sizin değildir artık! 
Siz'in parti lideriniz uluslararası çete'nin kontrolüne girmiş, sekreterya görevinden öte bir iş yapmamaktadır, bundan sonra. 
Ne'ye tepki, ne'ye öfke, ne'ye taraf olacağı masonik teşkilatların (daha çok Bilderberg'in) emriyle olur. 
Marjinal görünen partinin iktidar'a oynaması durumunda karşılaşacağı durum yukarıda anlattığımdan farklı değildir. 

Soğuk Savaş aynı zamanda istihbarat savaşları idi, ne var ki, o dönem'in savaş'ı "ideolojik"ti.
Post modern harp ya da istihbarat savaşları diye kod'lanan günümüz savaşı ise ne ideolojik ne de akademik!

Gelişmiş medya araçları ve ele geçirilmiş uluslararası kurumlar üzerinden bir başka "cambaza bak"tırma numarası çekiliyor. 
Milli Direniş. 
Bağımsızlık Mücadelesi. 
Kurtuluş Savaşı. 
Mustafa Kemal, hem direniş'i örgütledi hem de çürümüş Osmanlı'yı, Bab-ı Ali'yi tasfiye etti. 
Neden?! 
Aynı şeyleri tekrar ederek farklı sonuçlar alınamayacağını çok net biliyordu! 
Nereden biliyordu!? 
Cephede geçen uzun geceler'den. 
Hilafet, Saltanat için mücadele'ye ortak olan dava arkadaşlarının baskısına rağmen, arkadan gelen nesil'e, laik, çağdaş, çağ'ın ruhu'na hitap eden bir ulus devlet bıraktı. 
Laik yaşam da, alfabe de, çağdaş Türkiye de Atatürk'ün hediyesi. 
İstiklal Mücadelesi'ni, kendisi de bir Osmanlı Subayı olduğu Osmanlı'dan gelme arkadaşları ile birlikte verdi ama laik çağdaş Türkiye onun vizyon'unun tek eseri. 
Ortak'sız ve/veya o eser'i emanet ettiği tek ortak biz'leriz. 
Osmanlı'nın, İstanbul'un içinden yükselen arkaik ses'e esir olsa, sil baş'tan, içten çürümüş kukla Osmanlı saltanat/hilafet oyun'u tekrar edecek. 
Nüans burada. 
Medeni devletler (İngiliz/Fransız) seviyesini aşma hedefi koydu! 
Tam Türkçesi ile "kazanılan zafer yarım zafer'dir, şartlar'ın gereği bu kadarını üretebildik", mesajı verdi. 
Kime?! 
Arkadan gelen biz'lere. 
Yani?! 
Gazi, teorisyen değildir, doğru. 
Fransız İhtilali'nin aydınlanmacı düşüncelerinden etkilendi, doğru. 
Namık Kemal ile aynı çağda yaşamadı ama aynı duygu ikliminden beslendi, doğru. 
İyi askerdir, iyi'den kasıt gözüpek, ölümüne risk alan askerdir, netice odaklıdır, doğru. 
Vatanı kurtaracak "geçmişi olmayan fani" olarak kendini görmektedir, doğru. 
Başka?! 
Bir de geleceği iyi koklamıştır, öngörmüş, risk almıştır. 
Yani?! 
Yıkılmak/tasfiye edilmek istenen Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yüz yıllık hesaplaşmanın neticesi olarak ortadadır. 
Mustafa Kemal öldüğüne göre, emanet'in sahip'lerinin ayağa kalkma vakti gelmiştir. 
Hasılı: 
Gazi'yi Allah'la mukayese etmek, Tanrı'laştırmak ne kadar yanlış ise başardığı, hayata geçirdiği uygulamaları küçümsemek de o kadar sakat. 
Kiril, Grek alfabesinden yıllarca uğraş verip latin alfabesine dönemeyenlere karşılık 100 günde latin alfabesine geçmek, başöğretmenlik yapmak, örnek olmak, karanlık'a en büyük meydan okuma değil de nedir?! 
Cehalete. 
Hangi cehalet'e!? 
Koyun sürüsü diye küçümsenen, cahil bırakılmak istenen halkı birey/vatandaş yapmak, onun eseri. 
Okumayı belli bir elit'in elinden alıp halka yaymak! 
Büyük adam'lık işte bu! 
Osmanlıca bilen'lerin çoğu Padişah'ın kul'u, tebaa deseniz zaten cahil, Vahideddin'in ifadesi ile koyun sürüsü! 
O elit bugün Osmanlıca öğrenmek istiyor ise Çin'ce, Japonca dahil her dili öğrenebilir, halk doğru eksik Türkçe okup yazıyor, (tivit) mesaj'laşıyor. 
Çağ atlamak ise çağ'a tur bindirmek budur. 
Erdoğan'ın başlattığı tartışmada anlaşılması gereken Gazi'nin başardığı, arkadan gelen nesil'e hediye ettiği kazanım'lar. 
Latin alfabesi bunlardan sadece biri. 
(Eyyamcı) Medya'nın konuyu tartışma şekline bakılacak olursa, o gün ne kadar büyük iş yapıldığı bir kez daha ortaya çıkıyor. 
Başka?! 
Bir diğer nüans da şu: 
Gazi, o şartlar içinde laik'lik nedir ne değildir'i bilmeyen bir elit'e çağdaş yaşam'ın kapılarını açmış. 
"Laik (seküler) olmak adam olmaktır" diye keskin zeka ürünü bir tanım yapmış. 
Bugün ise laik yaşam, çağdaş dünya, parlamenter rejim nedir ne değildir'i bilen bir kesim'e, neleri kaybetmekte olduğumuzu bunca medya yatırımına rağmen anlatmakta zorlanıyorsak, Gazi'nin dehası bir kez daha ortaya çıkmıyor mu?! 
O günler de zor günlerdi, bugünler de o günlerden aşağı kalır gün'ler değil! 
Nüans şurada: 
Tüketim çılgınlığı, parlak tenekelere sahip olma arzu'su uğruna satılığa çıkartılmış özgür'lükler var. 
Soru şu: 
Namus'unu kaç para'ya satar'sınla başladı sorgulama, iman'ını, vatan'ını, vicdan'ını kaça satar'sınla bugünlere gelindi.
BOP'ta yapılan ahlak'sız tekliflere cevap olarak "Ne münasebet" denilmemişse, kabahat kimde!? 
Teklif'i yapan'da mı suç yoksa teklif'e "neden olmasın" diye karşılık veren'lerde mi?! 
Neo Nuh Tufanı! 
Kıyamet. 
Ezcümle: 
Şu cümle o şartlar altında kurulmuş ise sebep'siz değildir. 
Bugün aslında dün'dür. 
Lütfen, "Siz Fransızcasını yazar mısınız?" 
"Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir!"
... 
Mustafa Kemal, Kastamonu’da sabah kışlayı, askeri birlikleri teftiş edecektir. 
Mareşal üniformasını giymiştir. 
Tam 22 gün süren Sakarya meydan muharebesini kazandıktan sonra Büyük Millet Meclisi’nin ona verdiği "Müşirlik/Mareşallik" rütbesinin üniformasını gerçi pek seyrek giyerdi. 
Ama bu üniforma ona yakışır. 
İmparatorluğun bütün nişanlarını terk etmiştir. 
Fakat tek "İstiklal Madalyası" ve yakasında, şapkasında, sulh sembolü olan defne dallarıyla bu üniforma içinde o, daima düşündürücü bir heybet alır. 
Korkutan değil, inandıran heybet. 
Kışlanın bir duvarına: 
"Bir Türk 10 düşmana bedeldir!" 
Yazılmıştır. 
Oradaki vazifeli subayı çağırır, sorar: 
"Öyle mi?" 
"Evet Paşam, bir Türk 10 düşmana bedeldir!" 
"Hayır bence öyle değildir. 
Bir Türk dünyaya bedeldir." 
Başlar tasdik ile eğilir. 
... 
Mustafa Kemal zikzakların değil, neticelerin adamıdır. 
Halkın en düşündürücü hali, onun susuşudur. 
Eğer halk susuyorsa, homurdanıyor demektir. 
Bir defa daha karar verdi ki, günün değil yarının adamı olmak lazımdır. 
Hatta bir vesile ile arkadaşı Müfit’e de hatırlattı. 
Soygun ekipleri, kendi aralarındaki dalavereli hesaplardan bir miktar altını da Müfit’e vermek istemişlerdi. 
Müfit almadı ve işi Mustafa Kemal’e haber verdi. 
Mustafa Kemal şahlandı: 
"Müfit, sen bugünün adamı mı olmak istersin, yoksa yarının adamı mı?!" 
Evet onlar yarının adamı olacaklardı ve görüyorlardı ki, o günün adamlarına değil, yarının adamlarına ihtiyaç vardır.
Ezcümle: 
Atatürk, bugün mezardan başını kaldırsa, kurduğu laik Türkiye’de din adına şimdi yapılan spekülasyonları ve yüz kızartıcı oyunları görse, kahrından, bir daha ölür. 
Nitekim... 
"Bana içki içiyor diyorlar. 
İçerim. 
Gençliğimden beri içerim. 
Ama harplerde veya milli bir mesele üzerinde devamlı çalıştığım zaman içmem." 
Hal böyleyken... 
"Bunlar hiçbir şeyden anlamıyorlar. 
İcap ederse içmeyeceğim. 
Fakat bunlara hastalığımın rakı ile hiçbir alakası olmadığını da ispat edeceğim." 
Netice: 
"Ölümü istemek bir cesaret değildir ama ölümden korkmak da bir ahmaklıktır." 
Gazi Mustafa Kemal 
Hasılı: 
28 Şubat'ta 'stratejik akıl'dan noksan "istihbari medyatik şakalar" üzerinden çok güldüler; başımıza Derviş, AKP, Gülen, PKK koalisyon halinde, NATO konseptinde halay çekerek gelmedi mi?! 
Yani?! 
Hazinesi'ni boşalan devlet'in başına Derviş'i yolladılar. 
Yani?! 
Parayı verdiler düdüğü istedikleri gibi üflediler! 
Hazine yağmalandı ise yağmalayan kim'ler, yağmalatan kim'ler?! 
Demem o ki: 
Batı, bu coğrafyada Atatürk Türkiyesi'nden daha medeni bir devlet üretebiliyor ise önden buyursun! 
Demem şu ki: 
Üretemiyor ise bir daha arka kapılar üzerinden AKP gibi PKK gibi el'lerle iş tutup, kendi bindiği dal'ı kesmeye kalkışmasın. 
Akan zaman içinde görüldü ki, hiçbir sır, hiçbir yalan uzun süreli saklanamıyor! 
2007 sonrasında ağlayanlar, 19 Mayıs'ta içi boş Cem Yılmaz şakalarına çok gülmüş olanlar. 
Devamında ne olmuş! 
TSK baş'ta olmak üzere Atatürk Türkiyesi'nin baş'ına çok da gül'ünç olmayan şeyler gelmiş. 
Şimdi hiç de gülünç olmayan aynı şaka Paris'in, Londra'nın baş'ında! 
Part-time namuslu, iffetli olmayacağı gibi gibi part-time mertlik, vatan savunması da olmaz. 
BOP'un göbeğinde "şaka" yapmaya kalkarsan, adamı kötü şaka'larlar. 
Stratejik akıl'dan noksan zamanlar'ın sonu! 
Sebep/sonuç ilişkisine bakmadan yapılan her gül'me erken gül'me, adam'ın baş'ına felaketler getirecek ölümcül gülme. 
Örnek, "Silivri kumpası"?! 
Cem Yılmaz şakalarına gülen komutanların eseri değil, malum kaotik süreç, eğer öyle olmuş olsaydı Silivri kapısında ağlamazlardı ve/veya sadece ter akıtmak yetmez, ne yaptıklarını biliyor olsalardı, komik olmayan şakalara o kadar da gülmezlerdi. 
"Parmak izi" Gülen, AKP vb adreslere ait olsa da, "operasyonel akıl" derin Avrupa'dan çıkma. 
Sadece, süreç'te kullanılan el'ler Gülen Barzan AKP'nin el'leri, parmakları. 
MHP, CHP, BBP vs. 
Türkiye tarihinde bu kadar kolpa'cıyı bir arada görmedi. 
Önce gülüp sonra ağlayan VIP faniler resmi geçidi. 
"Türkiye Cumhuriyeti'nin bekaası" TBMM üzerinden ortadan kaldırılmak isteniyorsa, yani amaç'a giden yol'da demokrasi bir "araç" ise Neo 11 Eylül kapsamında Avrupa'nın, İsrail'in "kayan eksen" üzerinden AB, ABD'nin odak'ındaki 1 numaralı adres, BOP'un "kurşun asker"leri ile dolu TBMM olacaktır. 
Yani?! 
Hayat bir şaka değil! 
Kaldı ki, ihanete imece'nin şakası olmaz. 
Yani?! 
Tehirli 2020 Kıyamet zaman'lar. 
Hayatı bir illüzyon, kötü şaka'dan ibaret zannedenler, gül'dürmeyen son şaka'yı hatırlasın. 
Süreç çok sert ve şaka'sı yok. 
Netice: 
İçinden geçiyoruz Neo II. Dünya HAARP'i kapsamında Atatürk Türkiyesi'ne şehla bakılan zaman'ların. 
Bu vatan'da, bu vatan için, içinde bulunduğumuz bu "alacakaranlık kuşağı"nda can'ını ortaya koyacak parti lideri, Erdoğan'ın dışında henüz görünmemektedir!? 
Bundan sonrası için bir şey söylenmesi zor olsa da, mevcut sistem içerisinde kalmak şartıyla lider adayları çıkmaya devam edecektir. 
Ne var ki aday aday'ı olmak ayrı bir durum?! 
Ezcümle: 
Gerçek lider; sisteme biat edenlerden değil, "sistemi kökten değiştirici irade ile ortaya ÇIKANLAR"dan olacaktır. 
 
Cüneyt Şaşmaz

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.