Devlet ve Hükümet Çelişkileri

Prof. Dr. Anıl Çeçen

Genel kamu hukuku bilimi açısından devlet ve hükümet birbirinden çok farklı kavramlardır. Devleti tanımlarken, kendi kendini yönetme erginliğine erişmiş olan bir ulusun siyasal örgütlenmesi biçiminde bir tanım yapılmaktadır. Buna göre, her toplum belirli bir tarihsel süreç içinde gelişmesini tamamladıktan sonra ulus olma aşamasına gelir ve  bir ulus olarak da kendi kendini bağımsız bir doğrultuda yönetebilmek için siyasal anlamda örgütlenmeye yönelir. Böylesine bir sürecin sonunda ortaya çıkan siyasal varlığa ulus devlet adı verilir. Türkiye Cumhuriyeti, bir imparatorluğun çöküşünden sonra geri kalan topraklarda yaşayan insan topluluklarının topluca bir var olma mücadelesine girmesi ve ulusal kurtuluş savaşının zaferle sonuçlanması üzerine kurulmuş olan bir siyasal ve hukuksal düzeni ifade etmektedir. Bu noktada, Türkiye ile Türkiye Cumhuriyeti devleti özdeşleşmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Türklerin yaşadığı Türkiye ülkesinin devletinin adıdır. Bu nedenle, Türk devleti ya da Türkiye Cumhuriyeti de, Türkiye’deki devlet yapısının adını temsil eder.

                  Hükümet kavramı ise, Türkiye Cumhuriyeti anayasasına göre, Türk ulusunun serbest genel seçimler sonucunda seçmiş olduğu siyasal parti ya da partiler koalisyonunun, meclisteki çoğunluğundan kaynaklanan bir siyasal yapılanmayı temsil eder. Türk anayasal sistemine göre, parlamentonun toplam üye sayısının üzerinde bir sayıya sahip olan parti ya da partiler koalisyonu birleşerek iktidara gelirler ve devleti yönetmek üzere kendi aralarında oluşturdukları bakanlar kurulu ile hükümeti meydana getirirler. Bu yapısı ile hükümetler gelip geçicidir; ama devletler kalıcıdır. Devleti kuran ulusal yapı devam ettiği sürece, ulusun siyasal örgütlenmesi anlamında ulusal devletler de yaşamlarını sürdürürler. Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Atatürk, tarihten gelen sürekliliği ile Türk ulusunun sonsuza dek yaşayacağını görebildiği için, Türkiye Cumhuriyetinin de sonsuza dek var olacağını açıkça ifade etmiştir. Türk ulusu ile beraber Türkiye Cumhuriyeti devleti de bu nedenle sonsuzluğa kadar var olacak bir yapıda kurgulanmıştır. Böylesine bir çerçevede Türk devleti vardır ve süreklidir; ama bu devletin başına her seçim döneminde gelen hükümetler gelip geçicidir. Çağdaş bir demokratik rejime sahip olan Türkiye Cumhuriyeti, zaman içinde değişen demokratik alternatiflere göre farklı yapılarda hükümetlerle karşılaşabilir. Har hükümet kendi politik yaklaşımı çerçevesinde devletin başına gelince icraat programını diğer hükümetlerden ayrı yerlerde gündeme getirebilir. Bugünün Türkiye’sinde böylesine bir siyasal manzara görünmektedir.

                  Son dönemde iş başına gelen hükümet ile Türkiye Cumhuriyeti devleti arasında normal koşulların ötesinde bir karşı karşıya gelme durumu ortaya çıkmıştır. Bunun da nedeni olarak, Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra ortaya çıkan küreselleşme döneminde ABD’nin dünyanın merkezi bölgesine egemen olabilmek için gündeme getirmiş olduğu Büyük Ortadoğu Projesi öne çıkmaktadır.

                  Aslında bütün dünya ülkelerinde devletlerle hükümetler arasında doğal olarak çelişkiler vardır. Bir yanda ulusun ya da halkın kendi geleceği ve bağımsızlığı için örgütlenmesi olan devletler, öbür yanda ise halkın demokrasi içinde seçimle iş başına getirdiği hükümetler, beraberce bir arada yaşamanın yollarını aramaktalar ya da bunu başaramayanlar giderek bir iç çatışma sürecine sürüklenmektedirler. Halkların gelip geçici eğilimleri farklı farklı partilerle siyasal gündeme yansıyabilir ve bu nedenle de birbirinden çok farklı siyasal çizgileri savunan partiler iktidara gelebilirler. Bazen partilerin siyasal programları devlet yapısı ile çelişebilir ya da devletin kendi anayasasında  güvence altına almış olduğu temel ilke ve maddelerle tamamen ters düşebilir. Bu gibi durumlarda ciddi bir devlet ve hükümet çekişmesi gündeme gelebilir. Bir toplumun içinden çıkan bazı siyasal hareketler, kendi ideolojileri doğrultusunda yeni devlet biçimlerini savunmağa başladıkları zaman da gene devlet ve hükümet çelişkileri yaşanabilir. Sosyalist ya da faşist eğilimler gösteren aşırı uç ideoloji partileri böylesine çelişkilere kolaylıkla sürüklenebilirler. Benzeri biçimde laik ve çağdaş bir toplum düzeni kurmuş olan cumhuriyet devletlerinde de dinci ya da şeriatçı partiler gene hükümete gelince kendi ülkelerinde bir devlet-hükümet çelişkisine sürüklenebilirler.

                  Günümüzün Türkiye’sinde benzeri bir devlet ve hükümet karşıtlığı yaşanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, Birinci Dünya Savaşı sonrasında imparatorluk topraklarında kurulmuş olan istikrarlı bir çağdaş cumhuriyet devletidir. Ne var ki, 20. Yüzyılın koşullarında bölgesinin istikrar ve güvenlik adası olmuş bu ülkenin müttefikleri karşıt kutup ortadan kalkınca bölgesel otorite boşluğunu kendi kontrolleri altına alabilmek üzere yeni bölge projelerini gündeme getirince Türkiye ile beraber bütün bölge ülkeleri yeni emperyalist hegemonya projelerinin hedefi haline gelmişlerdir. Bu doğrultuda dış ilişkiler konjonktürü Türkiye’nin başına bölgesel yeniden yapılanmayı hedefleyen bir siyasal iktidarı desteklemiş ve küresel sermayenin denetimi altındaki medya ile bu körüklenerek, Türkiye’nin geleneksel devlet yapısı ve laik rejimi ile çelişen yeni bir hükümet yapılanması ortaya çıkmıştır. Misak-ı Milli sınırları içinde kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin laik, sosyal ve demokratik bir hukuk devleti olduğu kendi anayasasında yer almasına rağmen, İslam coğrafyasını kontrol için yaratılan ılımlı İslam projesi Türkiye’ye yeni bir hükümet ile dayatılarak laik rejim tartışmaları başlatılmıştır.

                  Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasal yapısı ile, bölgesel oluşum için gündeme gelen yeni iktidar arasında ciddi bir yapısal çelişki ortamının gündeme geldiği her geçen gün yaşanan olaylarla kesinlik kazanmaktadır. Yeni hükümet in iş başına gelmesinden bu yana giderek artan laiklik tartışmaları ile beraber son zamanlarda iyice tırmanan irtica suçlamaları, çok açık olarak devlet ve hükümet çelişkilerinin var olduğunu göstermektedir. Askeri kuvvet komutanlarının hepsinin ağız birliği yaparak laiklik savunması yapması ve irtica suçlamalarında bulunmaları da devlet ve hükümet çelişkilerinin açık bir göstergesidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin laik devlet düzeni ile beraber, yeni bir bölgesel oluşum için gündeme getirilen ılımlı İslam politikası açıkça çelişmektedir. Devlet-hükümet çelişkisini ortaya koyan en açık tartışma laiklik ve irtica tartışmalarıdır. Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki, İslami toplum düzenine dönüş politikaları Atatürk’ün laik cumhuriyeti ile açıkça ters düşmektedir.

                  Ilımlı İslama yönelen cemaatçi bir yapılanma Türkiye siyaset sahnesine taşınınca , cemaatçi siyasal yapılanma Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet ve ulusal toplum yapısına da ters düşmeye başlamıştır. Cemaatçi yapılanmalar içinde yetişmiş olan siyasal kadrolar, Türk kimliğini reddetmeye ve kendilerini Türkiyeli olarak tanımlamağa başlamışlardır. Gayrimüslim topluluklar kendi çıkarları doğrultusunda küçük eyalet devletlere yönelince, siyasal İslamcıların cemaatçi politikalarından yararlanmışlar ve ulus devlet ile beraber Türk milleti kimliğine de açıktan karşı çıkmaya başlamışlardır. Bunun en açık göstergesi de Ceza kanununun Türklüğe hakareti yasaklayan maddesinin kaldırılmak istenmesidir. Avrupa Birliği bahanesiyle kaldırılmak istenen Türk kimliğini koruyan yasal düzenlemeye karşı hem etnik hem de dinsel altkimlikçiler arasında bir anti ulusalcı koalisyon oluşmuş ve siyasal alanda gücü eline geçiren cemaatçi yapılanmanın ulusal yapıyı tasfiye eden yeni yasal düzenlemeleri el çabukluğu ile gerçekleştirdiği görülmüştür.

                  Yeni hükümetin oluşumunda yer alan kadroların önemli bir kesiminin İstanbul belediyesinin eski görevlileri olması, ülkemizde yıllardır var olan Ankara-İstanbul çekişmesinin daha da üst düzeylere tırmanmasına neden olmuştur. Başbakanın çalışma ofisini İstanbul’a taşıması, Merkez Bankası ile beraber diğer devlet bankalarının ve ekonomiyi denetleyen üst kurulların İstanbul’a taşınmak istenmeleri de sanki başkentin Ankara’dan İstanbul’a taşınması isteniyormuş gibi bir hava yaratmış ve çok ciddi boyutlarda ulusalcı güçlerin tepkisi ile karşılanmıştır. Emperyalizmin kuklası olarak Irak’ın başına oturtulan eski bir aşiret reisi “En büyük hayalim İstanbul’un başkent olacağı bir Ortadoğu federasyonunun  kurulması” diyerek hem gelecekte İstanbul’un bölgesel başkent olacağını hem de kendisinin böylesine bir emperyal ve Siyonist projenin uygulayıcısı olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bu durumda, Ankara’daki ulus devletin dağıtılması kaçınılmaz olarak gündeme gelmiştir.

                  Hükümetlerin eski belediye kadrosundan oluşması da zaman zaman sorun yaratmaktadır. Yerel yönetim zihniyeti ile çalışmaya alışan kadroların merkezi devletin başına hükümet olarak geçtiklerinde eski yerelci düşünce yapılarını bir türlü terk edemediklerinden, merkezi devlete zarar verebilecek ya da merkezi devleti tamamıyla devre dışı bırakabilecek bazı girişimlere reform adı altında kalkışabildikleri görülmektedir. Son yıllarda Türkiye’nin gündemine ulus devleti tasfiye etmek isteyen dış güçlerin zorlamaları ile getirilen kamu yönetimi ya da yerel yönetim reformu adı altındaki girişimler, Misak-ı Milli sınırları içindeki ulusal ve üniter devleti ortadan kaldırmağa yönelik olduğu ve bu doğrultuda geleceğin bölgesel federasyonunu kurmağa yarayacak eyalet devletlerinin oluşumu yerelleşme üzerinden bölgeselleşmeye giden yolu açacağı için, yerelci bir hükümet zihniyeti ulus devleti ve bunun merkezi yapılanmasını ikinci planda bırakmaktadır. Hükümetin yerelci zihniyetle çalışması, ulusal merkezi devletin gücünü kırmakta, yerel yönetimler güçlenirken merkezi devlet zayıflamakta ve kendiliğinden ulus devlet ortadan kalkmaktadır. Devlet ve hükümet arasında merkezi ulus devletin korunması ve ayakta kalması konusunda bir ortak rızanın olmaması yerelci yaklaşımın, ulusalcı devlet yapısını ortadan kaldırmasına yardımcı olmaktadır.

                  İç dinamiklerle dış dinamiklerin çatışması,dış konjonktür ile iç konjonktürün karşı karşıya gelmesi, yerelci hükümetle merkezi devletin çatışmasına giden yolu açmaktadır. Bu duruma bir de ülkenin geleceği için giderek tırmanan Ankara-İstanbul rekabeti eklenince, devlet ve hükümet çelişkisi daha da önem kazanmakta ve siyasette en belirleyici unsur haline gelmektedir. Cemaatçi bir düşünce yapısı ile yetişmek ve eğitim görmenin de ulusal bir toplum yapısını ve devlet düzenini anlamakta zorlanması, hükümet-devlet çelişkisini giderek çatışmaya dönüştürebilmektedir. Günümüzde Türkiye bütün bu yönleri ile bir hükümet-devlet çelişkileri dönemini yaşamaktadır. Var olan devlet yapısı ile gelmekte olan federasyon ya da ılımlı İslama dayanan din devleti modelleri arasındaki çekişme günümüzde devlet-hükümet çelişkileri olarak görülmektedir. Devletin temel ilkeleri ile ve Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yazılı olan devletin değişmeyecek maddeleri ile uyumlu bir iktidar gelene kadar ve bu bölgenin yeni oluşumunda Türkiye merkezli bir bakış açısını Atatürk’ün devlet modelinden hareket ederek yeniden ele alacak bir yeni iktidar Türk  devletinin başına gelinceye kadar, yaşanmakta olan devlet ve hükümet çelişkileri önümüzdeki dönemde de yeni yeni siyasal sorunlar yaratacak ve Türkiye’nin istikrarsızlığa sürüklenmesine neden olacaktır.

 

            NOT: Bu yazı bir kamu hukukçusunun durum belirlemesidir.