Deniz Bitmez Ki

Prof. Dr. Seyithan Deliduman

Prof. Dr. Seyithan Deliduman

Ağustosun son çeyreğindeyiz.

Takvim yazın sonuna yaklaştığımızı söylüyor ama hava takvime pek aldırmıyor. Bu yıl sıcaklar öyle bir hâl aldı ki eskiden güneşten kaçıp sığındığımız gölge bile serinliğin adresi olmaktan çıktı.

Böyle günlerde insan serinliği yalnızca aramıyor; özlüyor.

Bizim serinlikle randevumuz ise sabahın altısında, Kaz Dağları’nın eteklerinde, denizin kıyısında.

Şafak yeni söküyor. Gecenin serinliği henüz bütünüyle çekilmemiş. Güneş, bir süre sonra göstereceği marifetleri şimdilik saklıyor. Ortalık sessiz; gün daha tam başlamamış.

Bizim küçük ama istikrarlı spor kafilesi ise çoktan toplanmaya başlamış.

Ekibin başında Halit Dede var.

“Dede” dediğimize bakmayın. Maşallah, yetmişi çoktan devirmiş ama sabah sporundaki hâline bakınca insan yaş meselesini yeniden düşünmeye başlıyor.

Bir de yüzünden eksilmeyen o tebessümü var.

Gelirken güleç, hareketleri yaptırırken güleç, denizde yüzerken güleç…

Çoğumuz uykunun son kırıntılarını üzerimizden atmaya çalışırken o çoktan görev yerini almış oluyor.

Belki insanı genç tutan yalnızca hareket değildir; biraz da hayata gülümseyerek bakabilmektir.

Kaptan Raşit, Osman, Halid ve Orhan Beyler de yerlerini alıyor. Zaman zaman katılanlar, eksilenler oluyor. Sayımız değişiyor ama sabahın neşesi pek değişmiyor.

Derken Halit Dede’nin sesi duyuluyor:

“Bir, iki, üç…”

Kültür-fizik başlıyor.

Kollar açılıyor, omuzlar dönüyor; boyun, bel, bacaklar sırayla çalışıyor.

Hareketlerin sırası bazen karışabiliyor. Bir gün önde olan ertesi gün arkaya düşebiliyor. Ama Halit Dede’nin hiç sektirmediği bir hareket var:

Dr. Mehmet Öz hareketi.

Eller yere paralel biçimde öne uzanıyor, yavaş yavaş çömelmeye başlıyoruz. Tam hareketin ortasında Halit Dede’nin değişmeyen açıklaması geliyor:

“Bu, Dr. Mehmet Öz’ün hareketi.”

Her sabah aynı hareket, aynı açıklama…

Artık hareketin gerçekten Dr. Mehmet Öz’e ait olup olmadığını araştırma ihtiyacı duymuyoruz. Bizim sabah sporunun literatüründe mesele çoktan kesinleşmiş durumda.

Düşünüyorum da Mehmet Öz’e bu hareket için Halit Dede kadar istikrarlı biçimde tanınırlık sağlayan kaç kişi vardır, bilmiyorum. Her sabah Kaz Dağları’nın eteklerinde bir grup insana aynı hareketi yaptırıp sahibini de hiç sektirmeden anıyorsanız, bunun bir çeşit gönüllü patent koruyuculuğu sayılması gerekir.

Mehmet Öz’ün haberi var mıdır bilmem ama bu hareketin buralardaki marka değerinde Halit Dede’nin payı az değildir.

Kültür-fizik devam ediyor.

Bazı hareketlerde sayılar biraz uzuyor.

“Yirmi sekiz, yirmi dokuz…”

İçimizden “Otuzda tamamdır herhâlde.” diyenler oluyor.

Halit Dede:

“Otuz!”

Ve hareket bitiyor.

İnsan o anda otuzun neden otuz olduğunu sorgulamıyor zaten; gelmiş olmasına seviniyor.

Sonunda kültür-fizik tamamlanıyor.

Denize yöneliyoruz.

Karada başlayan sabah sporumuzun ikinci bölümü artık suda devam edecek.

Arkamızda Kaz Dağları’nın yeşili, önümüzde denizin mavisi…

Hedef belli:

Cami minaresi görünceye kadar.

Mesafeyi metreyle ölçmüyoruz. Kronometremiz yok.

Bizim ölçümüz minare.

Kâh yüzüstü, kâh sırtüstü yüzüyoruz.

Bazen Kaptan Raşit önde, bazen Osman Bey. Halid ve Orhan Beyler parkurda.

Halit Dede ise karadaki teknik direktörlüğünü denizde de sürdürüyor.

Denize girince görev tanımı biraz değişiyor belki ama otoritesi değişmiyor. Kafilenin dışına çıkmaya niyetlenen, gruptan biraz fazla uzaklaşan ya da biraz daha açılma hevesine kapılan olursa Halit Dede hemen fark ediyor.

Uyarısı nazik ama tartışmaya pek açık değil.

Sesini yükseltmeden, kimseyi kırmadan söylüyor söyleyeceğini; fakat cümlenin tonundan bunun bir tavsiye olmadığı da anlaşılıyor.

Fazla açılan biraz içeri geliyor.

Geride kalan kafileye yaklaşıyor.

Rotadan çıkan rotaya dönüyor.

Üstelik kimse “Neden?” diye sormuyor.

Halit Dede’nin denizdeki otoritesinin güzel tarafı da bu galiba:

Bağırmadan duyuluyor, kızmadan dinleniyor.

Bir bakıyorsunuz kafile yeniden toparlanmış.

Sırtüstü döndüğümüzde henüz sabah rengini kaybetmemiş gökyüzüne, yüzüstü yüzerken denizin altındaki sessizliğe bakıyoruz.

Su serin.

Güneş yavaş yavaş yükseliyor.

Minare uzaktan seçilmeye başladığında tempoyu biraz düşürüyor, kulaçları yavaşlatıp dinleniyoruz.

Benim ise bu minare meselesiyle ilgili küçük bir itirazım var.

Hemen her defasında aynı soruyu Halit Dede’ye yöneltiyorum:

“Halit Dede, hep buradan mı döneceğiz? İnsan biraz daha ileri gitmez mi? Her gün mesafeyi biraz daha artırmamız gerekmiyor mu?”

Halit Dede hiç istifini bozmuyor.

Yüzünde yine o bildik tebessüm…

Tatlı ama meseleyi kapatan bir ses tonuyla cevap veriyor:

“Bunun sonu yok ki… Deniz bitmez ki.”

Önce gülüyorum.

Sonra düşünüyorum.

Haklı adam.

Denizde “Biraz daha.” demenin gerçekten sonu yok. Bugün minareyi geçersin, yarın biraz daha ilerisini hedeflersin; ertesi gün onun da ötesini…

İnsan hayatı da biraz böyle değil mi zaten?

Hep bir sonraki hedef.

Biraz daha ilerisi.

Biraz daha fazlası.

Oysa bazen mesele ne kadar ileri gidebildiğin değil, nerede dönmen gerektiğini bilebilmek.

Ben de Halit Dede’ye hak veriyorum.

Minare böylece bizim için yalnızca kıyıdaki bir yapı olmaktan çıkıyor.

Bir ölçü oluyor.

Belki biraz da sınır.

Çünkü denizin sonu yok.

İnsanın “daha ileri” arzusunun da…

Kafile denizin üzerinde kısa bir süreliğine toparlanmışken, bir süredir aklımı kurcalayan ve gayet iyi niyetli olduğuna inandığım başka bir soruyu arkadaşlara yöneltiyorum:

“Acaba başka bir şeyin dibine vuramayan insanlar da mı sabahın bu saatinde denizin dibine vurmak için geliyor?”

Kısa bir sessizlik oluyor.

Sonra yüzlerde muzırca gülüşler beliriyor.

Kimse uzun uzun cevap vermiyor.

Zaten bazı soruların cevabı kelimelerde değil, yüzlerde saklıdır.

Ben de üstelemiyorum.

Kiminin sebebi sağlık, kiminin dostluk, kiminin serinlik, kiminin yalnızca güne güzel başlama arzusu…

Hepimizin ayrı bir hayatı, ayrı bir hikâyesi var.

Belli ki aramızda, hayatta başka hiçbir şeyin dibine vurmadan denizin dibine vurmakla yetinenler de var.

Ne mutlu onlara!

Birkaç tebessüm, birkaç nefes…

Sonra yeniden kulaçlara başlıyoruz.

Bir süre sonra başımı kaldırıyorum.

Minare bütün açıklığıyla görünüyor.

Hedef tamam.

Dönüşe geçiyoruz.

Sırtüstü dönüp Kaz Dağları’na bakıyorum.

Güneş biraz daha yükselmiş. Birkaç saat sonra gölgenin bile insanı sıcaktan korumakta zorlanacağı bir ağustos günü başlayacak.

Ama şimdilik denizdeyiz.

Serin suyun içindeyiz.

Yanımızda dostlarımız var.

Acelemiz yok.

Sabah gördüğünde yüzünü güldüren birkaç insan…

Birlikte yüzebileceğin bir mesafe…

Sırtüstü döndüğünde bakabileceğin bir gökyüzü…

Ve uzakta göründüğünde “Tamamdır.” diyebileceğin bir minare.

Belki insanın her zaman daha uzağa gitmesi gerekmiyor.

Bazen nereye kadar gideceğini, nerede duracağını ve nereden döneceğini bilmesi de yetiyor.

Çünkü Halit Dede’nin dediği gibi:

Deniz bitmez ki…

Kıyıya dönüyoruz.

Yüzme tamam.

Duşlarımızı alıyoruz.

Sonra sabahın bana en güzel görünen sahnelerinden biri yaşanıyor.

Halit Dede bisikletine yöneliyor.

Öyle yeni model, vitesli, gösterişli bir bisiklet değil.

Eski, sağlam, vitesi bile olmayan bir bisiklet.

Belki sahibine de biraz benziyor:

Gösterişsiz, sağlam, yıllara meydan okuyan…

Halit Dede bisikletine biniyor.

Yetmişi çoktan devirmiş bir adam; biraz önce kültür-fizik yaptırmış, denizde yüzmüş, kafileyi sağ salim kıyıya getirmiş, duşunu almış…

Şimdi de vitesi olmayan bisikletinin pedallarına basıyor.

Kırkında kendini ihtiyar hissedenleri düşününce insan ister istemez durup düşünüyor:

Yaş dediğimiz şey gerçekten takvimde yazan sayıdan mı ibaret?

Halit Dede bunun cevabını vermiyor.

Vermesine de gerek yok.

Pedal çeviriyor.

Yavaş yavaş uzaklaşıyor.

Önce küçülüyor.

Sonra gözden kayboluyor.

Ardından Kaptan Raşit, Osman, Halid, Orhan Beyler ve diğerleri de birer birer kendi yollarına gidiyor.

Bir saat kadar önce şafak sökerken aynı yerde buluşmuş, birlikte spor yapmış, aynı denize girmiş, aynı minareye doğru yüzmüştük.

Şimdi herkes başka bir yöne gidiyor.

Her yolu sonuna kadar birlikte yürümek gerekmiyor belki.

Bazen yolun güzel bir bölümünde iyi insanlarla yan yana yürümüş olmak yetiyor.

Ağustos bitecek.

Sıcaklar geçecek.

Kaz Dağları’nın eteklerine başka bir mevsim gelecek.

Ama kısmetse yarın sabah altıda yine aynı yerde olacağız.

Halit Dede gelecek.

Kaptan Raşit, Osman, Halid, Orhan Beyler ve diğerleri yavaş yavaş toplanacak.

Şafak sökerken, denizin kıyısında o tanıdık ses duyulacak:

“Bir, iki, üç…”

Ve biraz sonra, hiç kuşkusuz:

“Bu, Dr. Mehmet Öz’ün hareketi.”

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.