Bir kadın gazetecinin "Özel Savaşı"

Doğan Satmış

Doğan SATMIŞ
 

Bilmem sizin de dikkatinizi çekiyor mu ama sinemalarda, "Ucuz, yerli komedi" filmlerinden başka film gösterilmiyor. 

Sinema afişleri hep böyle filmler dolu. Bu filmlerin çok izleyici çektiği de bir gerçek. Çok iş yapıyorlar. Böyle filmlerin patlama yapmasının günümüzün konjonktürü ile özel bir bağlantısı var mı bilinmez. Buna belki sosyologlar yanıt verebilir. 

"Ucuz komedilerden" çok para kazanıp, caka satanları gördükçe aklıma Kemal Sunal geliyor. 

Ne yazik ki, Kemal Sunal aramızdan çok erken ayrıldı ve bugünlere yetişemedi. Yaşasa, şimdikilere taş çıkartan esprileri ile daha kaliteli filmler yapabilir, gişe rekorları da kırabilirdi.

Neyse... Ucuz komedi filmlerini magazin sayfalarına bırakalım ve ben size çok beğendiğim başka bir filmden söz edeyim.

2018'de vizyona giren en ilginç yabancı filmlerinden biri "A Private War"  oldu. Film, Amerikalı bir kadın gazeteciyi konu alıyordu. 

Sinemalarda gösterildiğini duymadım ama bence öncelikle kadınların ve daha da önce tüm gazetecilerin izlemesi gereken bir film. Ve tabii, gazeteciliğin nasıl bir meslek olduğunu görmek isteyen herkes filmden bir şey çıkarabilir. 

Film Amerikalı gazeteci Marie Colvin'in hayatını konu alıyor. Oyuncu Rosamund Pike, mükemmel bir rol çıkararak, Marie Colvin'i beyaz perdeye aktarmış. 
 

Marie Colvin 1956 doğumlu bir Amerikalı. Yale Üniversitesi'nde mezun olduktan sonra UPI Ajansı için gece polis muhabiri olarak işe başladı ve yükseldi.

1985'te katıldığı İngiliz Sunday Times Gazetesi için savaş muhabirliği yaptı. Dünyanın dört bir yanındaki savaş bölgelerine gitti, en ön hatlarda yaşananları dünyaya duyurdu. 
 

Cesareti, yeteneği ve şefkatiyle öne çıktı. Sayısız gazetecilik ödülü aldı.

Sri Lanka’da yine savaşın ön cephesindeyken, yakınında patlayan bir el bombası ile tek gözünü kaybetti.

Ama o hiç pes etmedi. Tunus, Mısır, Libya, Çeçenistan, Sri Lanka ve Sierra Leone'nin en kanlı çatışmalarında hep ön plandaydı. Röportaj yaparken karşısındakine şirin gözükme gibi bir derdi yoktu, Kaddafi ile konuşurken dobra dopra sorularını sordu. Sonradan öldürülen Kaddafi kendisini taciz etmiş, elini bacağına bile atmıştı.

Sonunda 2012 yılında iç savaşın başladığı Suriye'ye gitti. Humus'ta, yoğun bombalar altında bodrumlarda saklanan çaresiz insanların durumunu dünyaya anlatmak istiyordu. 

Bir yandan yazarken, bir yandan da CNN'e bağlanarak yaşadıklarını aktardı. Şarapnel parçaları ile yaralanmış bir bebeğin ölümünü canlı yayında tüm dünyaya anlattı. Bir kaç saat sonra da kendisi böyle bir bombanın hedefi oldu ve öldü.

Aradan 7 yıl geçtikten sonra Amerika'da bir mahkeme, Colvin'in ölümünden Suriye Lideri Esad'ı sorumlu tuttu. Mahkeme, Suriye Lideri'nin gazeteciyi kasten öldürttüğüne hükmetti ve ailesine 302 milyon dolar tazminat ödemeye mahkum etti.

Filmi izlerken, Colvin'in gelgitlerini fark ediyorsunuz. O bir çılgındı. Çılgındı ama mesleğini de en uç noktalarda yapıyordu. Bir gazeteciden önce ise insandı. Ölmeden hemen önce bulunduğu yerden kaçanlarla çıkma şansı vardı, çıkmadı, biraz daha kalarak yaşananları aktarmak uğruna orada öldü.

Gazetecilik ya da herhangi bir meslek, insan hayatından daha önemli olabilir mi?

Yani insan mesleğini yaparken, ölmeyi göze almalı mı?

Bunun yanıtı kişiye göre değişir eminim. 

Bunu gözünü kaybettikten sonra Marie Colvin'e de sormuşlar. Şöyle demiş:

"Birçoğunuz kendinize 'Bunun bedeli hayatımıza değer mi? Gerçekten bir fark yaratabilir miyiz?' diye soruyorsunuzdur. Bu soruyu yaralandığımda kendime sordum. Hatta bir gazete, 'Marie Colvin bu sefer çok mu abarttı" diye manşet atmıştı. O zaman da, şimdi de cevabım aynı: 

- Evet, değer".