Bahçeli’den ‘İttihat ve Terakki’ Vurgusu: Yeryüzüne Ankara'dan Bakmak Zorundayız

MHP lideri Devlet Bahçeli, İttihat ve Terakki’nin geniş nüfuz arayışına karşı Kurtuluş Savaşı kadrolarının Anadolu’yu korumaya odaklanan stratejik aklını vurguladı.

MHP lideri Devlet Bahçeli, İttihat ve Terakki’nin geniş nüfuz arayışına karşı Kurtuluş Savaşı kadrolarının Anadolu’yu korumaya odaklanan stratejik aklını vurguladı. Ankara’nın yalnızca yönetim değil, Türkiye’nin jeopolitik pusulası olduğunu belirterek, “Yeryüzüne Ankara’dan bakmak zorundayız” dedi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında açıklamalarda bulundu.

Bahçeli, İttihat ve Terakki döneminde, Osmanlı’nın küçülme sürecinde sınırları daha geniş bir nüfuz perspektifiyle okumaya çalıştığını, ancak Kurtuluş Savaşı kadrolarının, tarihin akışını tersine çevirmeye çalışmak yerine elde kalan ana yurdu korumaya odaklandığını vurguladı.

Kurtuluş Savaşı’nı yürüten kadronun, eski toprakları geri alma hayaline kapılıp mevcut vatanı da riske atmak yerine, Anadolu ve Rumeli’yi kurtarma stratejisini benimsediğini belirten Bahçeli, bu tercihi “derin ve hikmetli stratejik akıl” olarak tanımladı.

Bahçeli, Ankara’nın yalnızca idari bir başkent değil, Anadolu merkezli yeni milli jeopolitiğin stratejik merkezi olduğunu ifade etti. Bugün Türkiye’nin hesaplarını başka başkentlere göre yapamayacağını, “dünyaya Ankara’dan bakmak zorunda” olduğunu vurguladı.

"GEÇMİŞE MERHAMET VE MİNNET, SADAKAT HİSSİNİN ZAMAN AŞIMINA UĞRAMAMASI MÜTEMADİ BİR GÖREVDİR"

İran dini lideri Ali Hamaney'in İsrail-ABD tarafından öldürülmesini "Siyonist alçaklık" olarak nitelendiren Bahçeli'nin açıklamalarından öne çıkan satır başları şöyle:

Konuşmamın hemen başında teessüf ve teessürle ifade etmek istiyorum ki içinde bulunduğumuz değerler hiyerarşisi, insani ve vicdani ölçüler piramidi ağır hasarlıdır. Bundan mütevellit kriz, kaos ve karmaşa hâli dünyanın üzerine adeta karabasan gibi çökmüş durumdadır. Körüklenen istikrarsızlık ateşi yalnızca coğrafyaların bacasını sarmakla kalmamış, geleceği de aşırılaşmış risk ve tehlikelerle kundaklamaya başlamıştır.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının vahim sonuçları en üst tesirini kaybetmemişken halka halka genişleyen yeni savaşlar silsilesinin nasıl bir vahşet ortamına davetiye çıkaracağını isabetle öngörmek, emin olunuz ki kolay değildir. İnsanın doğuştan sahip olduğu haklara, tartışılmaz miras ve değerler müktesebatına saygı ve sadakat maalesef kalmamıştır. Geldiğimiz bu aşamada güçsüz haklı, haksız ise güçlü konumdadır. Küreselleşen etik ve ahlak kargaşası, kamçılanan hâkimiyet ve paylaşım kavgaları özlemle beklenen geniş çaplı barış, huzur ve istikrar arayışlarını ne yazık ki boşa düşürmektedir. Bildiğiniz gibi gelecek zamanın ahlakından bahsedilemez. Her ahlak, her kültür geçmişten süzülerek bugünlere ulaşır. Fakat geleceğin silahla ve zora dayalı inşası amacıyla günümüzün tüm barbarlıklarının zincirlerinden boşandığı da ortadadır. Geçmişe merhamet ve minnet, sadakat hissinin zaman aşımına uğramaması mütemadi bir görevdir. Geleceğe sahip çıkmak, geleceğin heba ve heder olmasının önüne geçmek ise bugün taşıdığımız en bariz sorumlulukların başında gelmektedir.

"TÜRKİYE OLARAK SAĞDUYU VE SOĞUKKANLILIKLA HAREKET ETMELİYİZ"

Bölgesel ve küresel tansiyonun çok yükseldiği bir dönemde Türkiye olarak sağduyu ve soğukkanlılıkla hareket etmek, barışçıl çabaları destekleyip teşvik etmek mümeyyiz nitelikli politik ve diplomatik bir tutum tercihidir. Böylesi alacakaranlık dönemlerde duygusal tepkilere, duyumsal temkinlere itibar ve ihtimam gösterilmemesi devlet ve millet aklının müşterek hassasiyeti olmalıdır. Bu kapsamda etrafımızda dolaştığımız asıl mevzunun tam ağırlık merkezine geldiğimiz takdirde mahut uzak gelişmeler karşısındaki yorum ve değerlendirmelerimizi aklıselim bir siyasi ve ahlaki çerçevede yapmamız kaçınılmazdır.

"HANİ MÜZAKERELER SÜRÜYORDU"

Öncelikle şu hususu ifade etmeliyim ki Amerika Birleşik Devletleri'nin Siyonizmin tahrik ve tertibine gelerek İran'a saldırması bölgesel ve küresel dengeleri sakatlayacak mahiyettedir. Bu saldırganlık gayrimeşrudur. Bu saldırganlık gayri hukukidir. Bu saldırganlık gayri ahlakidir. Uluslararası hukuku takan ve tanıyan yoktur. Dünyada orman kanunlarının geçerli olmadığını iddia edecek bir akıl ve mantık sahibinden bahsedilemeyecektir.

Hani müzakereler sürüyordu? Hani görüşmeler devam ediyor, anlaşmaya ve uzlaşmaya yakın bulunduğu iddia ediliyordu? 26 Şubat 2026 tarihinde Cenevre'de düzenlenen müzakereler sonrası Umman Dışişleri Bakanı, İran'ın zenginleştirilmiş uranyumu sıfırlamayı kabul ettiğini açıklamıştı. Amerika Birleşik Devletleri ve İran eş zamanlı olarak müzakerelerde ilerleme olduğuna dair mesajlar vermişlerdi. Hatta Cenevre'nin ardından süregelen görüşmelerin Viyana'da devam edeceği bile duyurulmuştu.

"HAMANEY'İN ÖLDÜRÜLMESİ ALÇAKLIK"

28 Şubat 2026 Cumartesi günü malum müzakerelerle ilgili gelişmeleri ele almak maksadıyla İran'ın dini lideri Ali Hamaney üst düzey görevli siyasetçi ve bürokratlarla toplantı hâlindeyken İsrail'in saldırması ve sonuçta mezkûr toplantıda bulunanların katledilmesi tam anlamıyla alçaklıktır. Casuslar İran'ın en kilit ve mahrem alanlarına kademe kademe sızmışlardır. Hain ve ajanlar içeride olunca kale kapısı kilit tutmamıştır. Siyonist eşkıyalık dürte dürte, ite ite Amerika Birleşik Devletleri ile İran'a saldırtmıştır. Müzakereler kisvesi ile İran'a tuzak kurulmuştur. Hamaney'in ölümünden sonra MOSSAD ajanlarının yıkıntılar altındaki anlık görüntüleri kaydederek Netanyahu'nun ofisine göndermesi dehşet uyandıran bir organize saldırganlığın göstergesi değil de nedir? İran'ın iş yönetimi ile askerî ve stratejik altyapısı hedef alınmıştır. Tahran yönetimi evvel emirde istihbarat oyunlarına ve bu çerçevede ilerletilen operasyonlara boyun eğmek zorunda kalmıştır.

Buradaki amacım ABD-İsrail koalisyonunun İran'a yaptığı saldırıları detaylarıyla anlatmak değildir. Kaldı ki haber bülteni değiliz, haber ajansı değiliz, savaş muhabiri hiç değiliz. Maksadımız komşumuz İran'ı hedef alan çok boyutlu saldırılardan çıkarmamız gereken dersler olduğunu, tehdidin ne kadar yakınlaştığını ve acımasızlığını görmenin beka düzeyinde aciliyet arz ettiğini izah ve ifade etmektir.

İç cephenin önemi, millî birlik ve dayanışmanın değeri zannederim çok daha iyi anlaşılmış ve açıklığa kavuşmuştur. Komşu ülkemiz İran'ın başına gelen dehşet verici musibetlerden ülkemizi soyutlamak ve ayrı düşünmek hem imkânsız hem de izansızlıktır. Terörsüz Türkiye hedefine dudak büken aymazlar, ne yaptığımızı, neyi amaçladığımızı daha iyi görüyor musunuz? Türk-Kürt kardeşliğine yaptığımız samimi ve sahici çağrıyı utanmadan çarpıtan, PKK'nın kurucu önderliğinin 27 Şubat çağrısına her zaviyeden saldıran mayası ve meşrebi karışık zihniyetler çevremizdeki ateş çemberinden herhangi bir sonuç çıkarıyor musunuz? Vatan ve millet sevgisi konusunda, millî birlik ve kardeşlik bahsinde bizimle aşık atmaya, boy ölçüşmeye, rekabet etmeye, hatta kibirli bir üslupla ayar vermeye çalışan siyasi ucubeler nasıl bir felaket ve fecaatin kıyısından döndüğümüzü daha ne zaman anlamayı düşünüyorsunuz? İç cephemiz sarsılırsa sağımızın solumuzun zehirli aşiretlere dolacağını merak ediyorum ne zaman görmeyi ümit ediyorsunuz. Edirne'yi Enver alacağına Bulgar alsın diyenlerin işbirlikçi torunları, sözde milliyetçi geçinen milletsizler sorarım sizlere bir olmuş, diri olmuş, hep birlikte tek yürek olmuş Türkiye'nin neresinden rahatsızsınız? Oyumuz şu olmuş bu olmuş hepsi fasafiso, hepsi beyhude. Vatan ve millet elden gidince, devlet hükmü şahsiyetini kaybedince ne yapalım oyu, nasıl yapalım siyaseti, ne diyelim geleceğimiz nesline, hangi bahaneleri üretelim ecdadımızın yüzüne? Nasıl olsa sırtınızda yumurta küfesi yoktur.

"TÜRKİYE YENİ İRAN" SÖZLERİNE TEPKİ

Değerli arkadaşlarım, böylesi muazzez ve müstesna bir milletin nerede bir haksızlık varsa karşısında durması, nerede bir hukuksuzluk varsa itiraz etmesi, nerede bir mazlum feryadı varsa ona kulak vermesi şanının, şerefinin gereğidir. Gerek Tel Aviv Fetihası, gerekse İsrail eski başbakanı Bennett, şu iddialarda bulunmuş; Türkiye yeni İran'dır. İsrail'in cani başbakanı hem Şii hem de Sünni eksen tarafından tehdit altındayız açıklamasıyla şer korosuna katılmıştır. Bir başka Türk ve Türkiye düşmanı Rubin ise Ankara 236'da, Tahran 226'daki gibi olacak mı diye sorgulamış, Amerika Birleşik Devletleri'nin bir emekli albayı ise İran'dan sonra sıra Türkiye'de diye zırvayı hezeyanla perçinlemiştir. Madem böyle iddialar son günlerde yaygınlık kazanmıştır, bizim de bu sapkın görüş ve tehditleri görmezden gelmemiz doğal olarak mümkün değildir. Ölümden öte köy yoktur. Zira ölürsek şehit, kalırsak gazi olacağımız tarihi ve manevi hakikattir. Bu inanca sahip bir kutlu iradeyiz. Bu iradenin sahibi büyük milleti, Türk-İslam mefkûresinin yeryüzüne mühür vurmuş muazzam kahramanlığını tehdit edecek, boyun eğdirecek, teslim alacak muasım bir odağı Cenab-ı Allah henüz nasip etmemiş, henüz yaratmamıştır. Üstümüze kim geliyorsa, kimler gelmeyi düşünüyorsa göreceği azamet ve şiddeti de peşiyle kabul etmek durumundadır. Doğruya doğru, yanlışa yanlış demekten vazgeçeceğimizi hiç kimse düşünmemelidir. Hiçbir hain emel sahibi mihrak veya ülke yanlış hesap yapmamalıdır. Bir ölürsek bin diriliriz, bin ölürsek bir bir dirilir, bu vatana, bu millete sonuna kadar sahip çıkarız.

NİHAL ATSIZ ŞİİRİ OKUDU

Ne diyordu Nihal Atsız?
Sızlasa da gönüller düşenlerin yasından,
Koşar adım gitmeli onların arkasından.
Kahramanlık; içerek acı ölüm tasından,
İleriye atılmak ve sonra dönmemektir.

"İTTİHAT VE TERAKKİ" VURGUSU

Özellikle İttihat ve Terakki yönetimi, sınırlarını biraz daha geniş tutarak kendisine yeni nüfuz alanı çizmişti. Kurtuluş Savaşı kahramanları, tarihin akışını tersine çevirmekle uğraşıp eldekini de kaybetmek yerine; Mevcudu elde tutmaya yönelerek Anadolu ve Rumeli topraklarını kurtarmayı başarmışlardı. Bu derin ve hikmetli stratejik aklı, bugün her şey olup bittikten sonra yorumlamak kolay olabilir. Ama savaşırken düşünmeyi öğrenmiş bir milletin çocukları olarak bunu tam da ihtiyaç duyulan anlarda doğru okumaları her türlü takdirin üstündedir. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu muazzam stratejik dönüşümü başarmış bütün kahramanlarımızı en samimi hissiyatımla hürmetle, rahmetle ve hasretle anıyorum. Bu kadronun önemli bir kısmı kaybedilen coğrafyaların evlatlarıydı ve eldeki ana yurdun bağımsızlığı için hayatlarını ortaya koymuşlardı.

Üsküp’ün, Kosova’nın, Kırcalı’nın, Dedeağaç’ın, Bağdat’ın, Gazze’nin Musul’un, Kerkük’ün, Halep’in ve pek çok yerin artık bizde olmadığı bu yeni coğrafyada, buraları hiç kaybetmemiş gibi davranarak hala eski jeopolitikte ısrar etmenin pratikte anlamı olmadığını fark etmişlerdi. Ama akılları yine de haklı olarak Misak-ı Milli sınırlarında ve maşeri vicdanda mahfuz eski vatan topraklarında kalmıştı. Tarih, yanlış zamanda doğru adım atanlarla, doğru zamanda yanlış adım atanların yaşadığı hezimetler ve yıkımlara şahitlik etmektedir.

Bir yanlışın bütün doğruları götürdüğü bu stratejik hesapta, önemli olan doğru adımın, yine doğru zamanda atılabilmesidir. Nitekim mesela Atatürk’ün Hatay’ı Fransızlardan geri alması iki doğrunun, yani doğru zaman ve doğru adımın doğru bir denklem içinde işlemesiyle mümkün olmuştur. Silah atmaya gerek kalmadan bir tarihi Türk yurdu ana vatana katılmıştır. Bu sözlerimden, sınırların ötesinde kalmış milli gerçeklerimizin ve milli varlığımızın ihmal edilmesi gibi bir sonuç çıkartılmasını istemem. Kültürel anılarımızın hala taze olduğu, beşeriyetimizin hala yaşamaya devam ettiği bu topraklar ve insanlar ile bir gün yeniden kucaklaşma hayalini kurmak çok değerlidir ve tutkumuzdur. Ancak sanki hiç kaybedilmemiş gibi davranarak bir devletin siyasi ve felsefi sıklet merkezini hayali noktalar üzerinden okuyup değiştirmeye çalışmak başka bir şeydir."

ANKARA YALNIZCA YÖNETİM MERKEZİMİZ DEĞİL, STRATEJİK MERKEZİMİZDİR

"Bu nedenle, “yurtta sulh-cihanda sulh” kavramını ikame eden yeni jeopolitik pergelin, başkentimiz Ankara’ya konmasıyla doğmuş olmasına bağlamak tarihin akışına etki etmiştir. Unutmayalım ki Ankara, yeni devletimizin ilan edilmesinden 42 ay önce bu jeopolitiğin merkezi haline gelerek Kurtuluş Savaşı’nın yönetimini üstlenmiştir. Yani Türk milleti takdir edeceğiniz üzere politikasını, coğrafyasından önce oluşturmuştur.

Ankara, yepyeni Türk devletinin etki ve kapsama çemberini belirlemek üzere, pergel ucunun, Ulus’taki Millet Meclisi kürsüsüne batırılmasıyla çizilen milli coğrafyanın yönetim merkezidir. Bunları sizlerle paylaşmaktaki muradım, elbette tarih konusunda sizlere ders vermek değildir. Amacım, yaşadığınız anı, yaşayacağınız geleceği, umutlarımızı, ülkülerimizi, fikirlerimizi ve duygularımızı gerçekçi, uygulanabilir, ulaşılabilir hale getirmeye matuftur. Ülküsüz yol alamayacağımızı, ülküsüz yola koyulamayacağımızı elbette biliyoruz. Ama hesaplanmamış yolculukların bizleri nerelere götürebileceğini önceden bilmemiz mümkün değildir. Tarih, kendisinde güç vehmederek çıktığı serüvende tacını tahtını kaybetmiş saltanat sahipleriyle doludur. Bu izahların ışığıyla Ankara, yalnızca yönetim merkezimiz değildir. Aynı zamanda Anadolu jeopolitiğinin gerçeğinden doğmuş stratejik merkezimizdir.

Tarihin derinlerinden beslenen ve ders çıkartan devlet ve yönetim aklının da merkezidir. Varlığı ve sürekliliği hem bugünümüzün ve gerçeğimizin, hem de hayallerimizin ve hedeflerimizin devamı mahiyetinde, aynısıyla da teminatıdır. Şartlar bir gün başka coğrafyaları yönetme imkânı verirse o anın koşullarına göre yeni bir jeopolitik oluşturma fırsatı doğabilir. Bugünkü gerçekler bize istesek de, istemesek de, hesaplarımızı ve adımlarımızı başka başkentlerden bakarak çözme imkanı vermemektedir. Biz yeryüzüne Ankara’dan bakmak zorundayız.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Güncel Haberleri