Altay Suroy RECEPOĞLU'nun Yeni Yazısı: Mamuşa: Hafızamın Köyü, Balkanların Türkçe Sesi

Balkanların sinesinde, Kosova’nın bereketli toprakları üzerinde küçük ama anlamı büyük bir yer vardır: Mamuşa…

Altay Suroy RECEPOĞLU

Balkanların sinesinde, Kosova’nın bereketli toprakları üzerinde küçük ama anlamı büyük bir yer vardır: Mamuşa…

Bugün Türk Dünyası Belediyeler Birliği ailesinin üyelerinden biri olan Mamuşa, benim için yalnızca Kosova’nın küçük bir belediyesi değildir. O, çocukluğumun ve gençliğimin hatıralarını taşıyan; gazeteciliğe ilk adımlarımı attığım, dilimin ve mesleğimin bana kazandırdığı ilk heyecanları yaşadığım köydür.

Mamuşa’ya bazen en küçük bir işi, en önemsiz görünen bir meseleyi konuşmak için giderdim. Fakat insanın hayatında bazı yolculuklar vardır; görünürde küçük bir iş için çıkılan yol, hafızanın en uzun yolculuğuna dönüşür.

Benim Mamuşa yolculuklarım da böyledir.

1969’lu yıllarda gazetecilik mesleğinde henüz yolun başındayken Mamuşa’ya gider, insanlarla konuşur, çocuklarla röportajlar yapardım. İlkokul öğrencilerinin söylediklerini dikkatle dinler, şiirlerini derler, bunları gazetenin çocuk sayfalarında yayımlamak üzere toplardım.

1969 yılında Mamuşa öğrencilerinin sınıfında

O çocukların birçoğunun adını bugün hatırlamayabilirim.

Ama seslerini hatırlıyorum.

Çocukların dünyaya bakışını, kelimeleri kullanış biçimlerini, şiirlerinde kurdukları küçük dünyaları…

Aradan yarım asırdan fazla zaman geçti.

O günlerin çocukları büyüdü, evler değişti, sokaklar değişti, köy belediye oldu, dünya değişti. Fakat Mamuşa’da geçirdiğim o günler benim hafızamda hâlâ taze. Çünkü gazetecilik bana yalnızca haber yazmayı değil, insanı dinlemeyi de Mamuşa’da öğretti.

Belki de gazeteciliğin ilk okulu benim için bir okul binası değil, Mamuşa’nın sokaklarıydı.

Taşların anlattığı tarih

Mamuşa’nın geçmişi üzerine konuşmaya başlayınca zaman birdenbire geriye doğru akıyor.

Köyde bazıları Mahmut Paşa Sarayı’ndan kaldığı söylenen temel taşlarını gösteriyor. Mahmut Paşa’nın burada bir sarayı bulunduğu ve Mamuşa adının da buradan geldiği rivayet ediliyor.

Bu anlatı, kuşaktan kuşağa aktarılan güçlü bir yerel hafızanın parçası.

Köyün tarihî camilerinden birinin bahçesinde yükselen taş duvarlı saat kulesi de bu anlatının yanında duruyor. Mermer kitabesi, yapının Banisi Mahmut Paşa olduğunu söylüyor.

Fakat tarih, bazen halk hafızasının anlattığından daha karmaşıktır.

Mamuşa’da Saaht Kule

Kosova Kültür Mirası’nın resmî envanterinde Mamuşa’daki saat kulesi Mahmud Paşa’nın eseri olarak kayıtlıdır ve üzerindeki Osmanlıca kitabede 1231 tarihi, yani miladi 1815 yılı yer almaktadır.

Demek ki taş, bize bir şey söylüyor; fakat taşı doğru okuyabilmek için tarihin başka sayfalarına da bakmak gerekiyor.

Mamuşa’nın kuruluşuna ilişkin halk anlatılarında ise başka bir hikâye vardır.

Köy halkının atalarının yaklaşık beş buçuk asır önce, Fatih Sultan Mehmed döneminden itibaren Tokat’ın Zile yöresinden getirilerek buraya iskân edildiği anlatılır. Mahmut Paşa’nın burada bir sarayının bulunduğu ve yerleşimin zamanla onun adıyla anıldığı da bu anlatının devamıdır. Mahmud Paşa, Farih Sultan Mehmed’in saltanatında 1455-1466 ve 1472-1474 yılları arasında Sadrazamlık yapmış Yenidağ (Novobırdo) da dünyaya gelmiş bir devlet adamı olduğu, 1466 yılında Kahraman’dan Türk boylarını ve Yörük halkını Rumeliyi Türkleştirmek/İslamlaştırmak amacıyla zorunlu veya planlı olarak klasik anlamda sürgün ettirmekte – göç ettirmekteki Fatih Sultan Mehmed’in stratejiyle yakından ilgilendiğini tarih kaynaklarında görülüyor.(Wikipedia Veli Mahmud Paşa, 13. Osmanlı sadrazamı. 17.08.2026 günü okundu).

Ayrıca 1495 ve 1571 yıllarına ait Prizren Sancağının Osmanlı kayıtları da bilgi vermekte.

Bunların bir bölümü sözlü tarih, bir bölümü ise araştırılması gereken tarihî iddialardır ve bir bölümü yazılı belgelerdir.

Daha da geriye gittiğimizde ise Mamuşa adına benzeyen bir başka kayıtla karşılaşılır. 1348 yılına ait Sırp Çarı Stefan Duşan döneminin Aziz Başmelekler (Sveti Arhangel) Manastırı’na ilişkin belgelerinde Momuşa/Momuša adıyla anılan bir yerleşimden söz edildiği aktarılır.

Aynı evler, aynı sokaklar, aynı dil, yüzler değişiyor dünyaya yeni gelenlerle. Yeni devletler, yeni rejimler, kendilerine göre soy ismini verip kaydediyor. Baba ve Dede adından olan soy ismi birden bire yabancı bir kabile ismini alıyor, sonra bu isme yeni devlet dilinin takısı ekleniyor, sonra bu takı yerine başka takı ve son soyadına göre milli kimlik yakıştırılıp tartışmalar büyüyor.

1348 tarihli belgede Topluva’da Momuşa adı geçiyor.

Fakat sözlü tarih de tarihin dışında değildir.

Çünkü bir köyün hafızası, bazen arşiv belgesinde bulunmayan ayrıntıları yüzyıllar boyunca taşır.

Böylece Mamuşa’nın geçmişi, birbiri üzerine binmiş farklı tarih katmanlarına dönüşür.

Bir yanda Osmanlı iskânı…

Bir yanda Mahmut Paşa anlatısı…

Bir yanda saat kulesinin 1815’e uzanan taş kitabesi…

Öte yanda Osmanlı’dan da önceye giden Momuşa adı…

Tarihler bazen insanın kafasını karıştırır.
Ama bazen de önündeki yolu gösterir.

Ağustos sıcağında Mamuşa

Son ziyaretim yazın en sıcak günlerinden birine rastladı.

Ağustos güneşi Mamuşa’nın üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü.

Seraların yan tarafları açılmıştı. Domatesler sıcaktan zarar görmesin diye içerideki hava dışarıya bırakılıyordu. Sokaklar tenha görünüyordu. Fakat bu tenhalık bir sessizlik değildi.

Herkes iş başındaydı.

Mamuşa’nın sessizliği çalışmanın sessizliğiydi.

Burada insanın hayatı toprağın ritmine bağlıdır. Sabahın erken saatleriyle başlayan çalışma, güneşin çekilmesine kadar sürer. Seralar, tarlalar, sebze bahçeleri ve kamyon kasaları Mamuşa’nın ekonomik hayatının adeta damarlarıdır.

Mamuşa, Kosova’nın sebzecilik merkezlerinden biridir.

Özellikle domatesiyle tanınır.

Her yıl düzenlenen Domates Festivali de artık yalnızca bir tarım etkinliği değil, Mamuşa’nın kimliğinin dışarıya açılan renkli yüzlerinden biri hâline gelmiştir. 2026 yılında da Uluslararası Domates Festivali’nin 17’ncisi düzenlenmiştir.

Domates burada yalnızca bir ürün değildir.

Bir geçimdir.

Bir gelenektir.

Bir belediyenin ekonomik kimliğidir.

Ve biraz da Mamuşa’nın kırmızı rengidir.

Kilitli kapılar, açık hatıralar

Merkezdeki şadırvanı neredeyse fundalar ve yeşillikler içine gömülmüş hâlde gördüm.

Bir zamanlar çevresinde insanların oturduğu, konuştuğu, su içtiği bu küçük mekân, sanki geçmişten kalmış bir fotoğrafın içinde unutulmuştu.

Anadolu İlk ve Ortaokulu’nun bahçe kapısı kilitliydi.

Belki de pazar günü olduğu içindi.

Ama benim hafızamda o kapılar açık.

Çocukların sesleri geliyor.

Ben elimde defterimle onların karşısındayım.

Bir gazeteci olarak sorular soruyorum:

“Ne yazıyorsun?”

“Şiirin ne hakkında?”

“Büyüyünce ne olmak istiyorsun?”

Sonra onların şiirlerini topluyorum.

O günlerde bunun yıllar sonra benim hayatımın en değerli hatıralarından biri olacağını bilmiyordum.

Atatürk Lisesi’nin binasında ise Kosova’nın altı yıldızlı mavi bayrağı ile kırmızı zeminli ay yıldızlı Türk bayrakları dalgalanıyordu.

Bir binanın cephesinde iki sembol…

İki tarih…

İki aidiyet…

Ama aynı gökyüzü altında.

Mamuşa’nın hikâyesi biraz da budur.

Genç Osman’da bir romanın üç cildi

Pazar günü olduğu için belediye binasının kapıları da kapalıydı.

Roman yazarı Reşit Hanadan ile

Biz ise yol kenarındaki Genç Osman Çayhanesi ve Köftecisinin masalarından birine oturduk. Balkanlar’ın tek Türk belediyesinde Türk kahvesi pişirilmediği yanıtını alınca İtalyan kahvesi “maciato” masamıza geldi.

Yanımda Balkan Türklerinin roman dünyasının önemli isimlerinden Reşit Hanadan vardı.

Mamuşa’nın sıcağında, bir köfte masasının etrafında edebiyat konuşmaya başladık.

Hanadan gazetecilik dünyasından geliyor.

Öykücü…

Romancı…

Gazeteci…

Ve Mamuşa dergisinin başyazarı.

Onun son romanı “Taş Yerinde Ağırdır”, dört cilt olarak Türkiye’de yayımlanmıştı. Diğer romanlarının da yayımlanması ve İstanbul Kitap Fuarı’na yetiştirilmesi için çalışmalar sürüyordu.

Bir köfteci masasının üzerinde Balkan Türk edebiyatını konuşmak, bana Mamuşa’nın değişmeyen fakat şekil değiştiren ruhunu düşündürdü.

Bir zamanlar ben burada çocukların şiirlerini topluyordum.

Şimdi karşımda romanlarını yazan bir gazeteci vardı.

Demek ki kelimeler kaybolmamıştı.

Sadece biçim değiştirmişti.

Çocukların şiirlerinden romanlara uzanan bir yol vardı.

Ve o yolun adı biraz da Mamuşa idi.

Bir kitaplığın eksikliği

Konuşmamız ilerledikçe konu Kosova Türk edebiyatına geldi.

Sonra daha geniş bir meseleye:

Kosova’da yayımlanmış Türkçe gazete, dergi ve kitapların nerede toplandığına…

İşte burada sohbetimizin tonu değişti.

Çünkü mesele yalnızca kitap değildi.

Mesele hafızaydı.

Kosova’da Türkçe basının uzun bir geçmişi var. Gazeteler yayımlandı, dergiler çıkarıldı, şiir kitapları basıldı, romanlar yazıldı, çocuk yayınları hazırlandı. Fakat bütün bu kültürel mirasın düzenli biçimde bir araya getirildiği, araştırmacının kolayca başvurabileceği kapsamlı bir merkez ihtiyacı hâlâ hissediliyor.

Bir ülkede bir dilin gazeteleri kaybolursa, o dilin yakın tarihinin bir bölümü de kaybolur.

Bir derginin bütün sayıları bulunamazsa, o dönemin düşünce dünyasından bir parça eksilir.

Bir çocuk gazetesinde yayımlanmış şiirler korunamazsa, yalnız şiir değil, çocukların dünyaya bakışı da kaybolur.

Ben bunu kendi hayatımdan biliyorum.

Çünkü bir zamanlar Mamuşa’nın çocuklarından şiirler toplamıştım.

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu düşünüyorum:

Bir milletin kültürünü yalnız büyük kitaplar değil, küçük gazete sayfaları da taşır.

Bu nedenle Kosova’da yayımlanmış Türkçe gazete, dergi ve kitapların bir araya getirileceği, kataloglayacağı ve araştırmacılara açılacağı bir Kosova Türk Basın ve Edebiyat Arşivi kurulması büyük önem taşımaktadır.

Bu arşiv belki Prizren’de, belki Mamuşa’da, belki Türkiye’de Kosova Türk kültürüne adanmış bir merkezde kurulabilir.

Ama mutlaka kurulmalıdır.

Çünkü hafıza korunmazsa, tarih yalnızca başkalarının yazdığı hikâyelerden ibaret kalır.

Türkçenin belediyesi

Mamuşa’yı diğer birçok yerleşim yerinden ayıran en önemli özelliklerden biri de Türkçenin burada kamusal hayatın canlı bir parçası olmasıdır.

Türkçe eğitim yapılır.

Türkçe konuşulur.

Türkçe yazılır.

Türkçe kültür üretilir.

Bu yönüyle Mamuşa, Kosova Türklerinin dil ve kültür hayatında sembolik değeri çok yüksek bir yerleşimdir. 18. Yüzyılda inşa edilmiş Kamber Bey Camii’nin temellerinde 1980 yılında halk tarafından inşa edilmiş cami ve daha geçlerde Prizren tarafından Mamuşa’ya girişti inşa edilmiş yeni camiilerin ayrı bir anlamı var.

Küçük bir belediye olmasına rağmen kültürel anlamı nüfusundan çok daha büyüktür.

Mamuşa’nın nüfusu yaklaşık 6 bin civarındadır.

Fakat Mamuşa yalnız Mamuşa’da yaşayanlardan ibaret değildir.

Bir kısmı Bursa’ya gitmiştir.

Bir kısmı Salihli’ye yerleşmiştir.

Bursa ile Mamuşa arasında otobüs seferleri yapılması bile bu bağın ne kadar canlı olduğunu gösterir.

Mamuşalıların önemli bir bölümü Bursa’da yaşamaktadır.

Bu nedenle Mamuşa’yı yalnız Kosova haritasında aramak doğru değildir.

Mamuşa’nın bir parçası Kosova’dadır.

Bir parçası Bursa’da.

Bir parçası Salihli’de.

Bir parçası ise dünyanın başka yerlerinde yaşayan insanların hafızasındadır.

Ve belki de en büyük Mamuşa, insanların birbirlerine “Nerelisin?” diye sorduklarında verdikleri cevaptır.

Artık göç yok; fakat göçün hatırası var

Eskiden göç vardı.

Şimdi ise Mamuşa’da yeni bir göç dalgasından daha çok, göç etmişlerin geri dönüşü, akrabalık ilişkileri ve ekonomik bağları konuşuluyor.

Göç, Balkan Türklerinin tarihinde yalnızca bir nüfus hareketi değildir.

Göç, evin kapısını kapatırken geride bırakılan bir hayat biçimidir.

Bir mezar…

Bir çeşme…

Bir cami…

Bir okul…

Bir tarla…

Bir çocukluk arkadaşı…

Ve insanın yıllar sonra dönüp baktığında “Benim köyüm” dediği bir yer.

Mamuşa’nın Türkiye ile bağı da bu yüzden yalnız siyasi veya ekonomik değildir.

Duygusaldır.

Hatırasaldır.

Akrabalıktır.

Mamuşa’dan Prekaz’a

Mamuşa’da günün sıcaklığı yavaş yavaş azalırken yolumuz Skenderay’a, Prekaz’a düştü.

Yaz günleri hâlâ uzundur Balkanlarda.

Akşam yaklaşsa da gökyüzü uzun süre aydınlığını korur.

Mamuşa’nın domates tarlalarından çıkıp Drenica’nın tepelerine doğru ilerlerken manzara değişti.

Bir tarafta toprağın bereketi…

Öte tarafta savaşın hafızası…

Prekaz’da, 1998 yılının Mart ayında yaşanan saldırının izleri hâlâ insanın ruhuna dokunuyor.

Adem Yaşari’nin ailesinin bulunduğu yer, Kosova’nın yakın tarihinin en ağır hatıralarından birini taşıyor. 5 Mart 1998’de başlayan saldırılarda Adem Yaşari ve ailesinin yanı sıra çok sayıda sivil hayatını kaybetti. Human Rights Watch, saldırıda 58 kişinin öldürüldüğünü; bunların arasında 18 kadın ve 10 çocuğun bulunduğunu kaydetmektedir. Kaynaklarda toplam sayı konusunda farklılıklar bulunsa da kadınların, çocukların ve yaşlıların da öldürüldüğü konusunda belgeler açıktır.

Orada gördüğüm mermerler insana yalnızca bir savaşın tarihini anlatmıyordu.

İnsana insanı anlatıyordu.

Aynı evde…

Aynı odalarda…

Çocuklar, kadınlar, yaşlılar…

Kurşunların ve ağır silahların altında kalan hayatlar…

İnsanın kendi türüne karşı ne kadar acımasızlaşabileceğini düşündükçe insanın içi ürperiyor.

Savaşın bütün gerekçeleri bir yana bırakıldığında geriye tek bir soru kalıyor:

Bir çocuk neden ölmelidir?

Bu sorunun hiçbir askerî, siyasî veya ideolojik cevabı yoktur.

Çünkü çocuğun karşısında bütün gerekçeler küçülür.

İnsanlığın asıl sınavı da burada başlar.

Savaşların teknolojisi ilerliyor.

Silahlar daha uzağa ulaşıyor.

Ölüm daha hızlı geliyor.

Fakat insanlık, öldürme gücünü artırmak yerine yaşatma yollarını geliştirebilseydi, belki de tarihimiz başka türlü yazılırdı.

Ben Prekaz’da bunu düşündüm.

Mermer taşlara baktım.

İsimleri okudum.

Ve içimden, “İnsanlık bundan daha iyisini yapabilmeliydi,” dedim.

O günlerde etraf köylerde, Malişevo ve Rahovça’da Sırp silahlı çeteler tarafından evlerinden kovulanlar Mamuşa’a sığınıp başlarını,canlarını korumaya çalıştılar. 50 bin kadar sığınmacıyı Mamuşalılar evlerine alıp imkanlarına göre onlara ev sahipliği yaptı, aş temin etti.

Bu savaşta Mamuşa evladı 19 yaşlarında Ersan Mazrek de şehit oldu.

Kosova Ovası'na doğru

Günün son ışıklarıyla yolculuğumuz yeniden Kosova Ovası'na yöneldi.

Bu kez başka bir tarihin kapısı açıldı.

1389 Kosova Meydan Muharebesi…

Sultan Murad Hüdavendigar’ın şehit düştüğü yer…

Yüzyıllar boyunca Balkanların kaderini belirleyen savaş…

Osmanlı tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri…

Sultan Murad’ın şehit düştüğü yerde daha sonra oğlu Yıldırım Bayezid tarafından bir türbe yaptırıldığı kabul edilir.

Prekaz’ın yakın tarihinden Kosova Ovası’nın XIV. yüzyılına geçerken insan, Balkanların zaman anlayışının ne kadar farklı olduğunu hissediyor.

Burada tarih üst üste yaşanıyor.

Bir taşın yanında XIV. yüzyıl…

Başka bir taşın yanında XIX. yüzyıl…

Bir evin duvarında XX. yüzyıl…

Bir okulun bahçesinde XXI. yüzyıl…

Ve hepsi aynı coğrafyanın içinde.

Mamuşa’dan geriye kalan

Gece yaklaşırken Mamuşa’nın sıcaklığı artık hafifliyor.

Ama benim için Mamuşa yine eski hâline dönüyor.

1969’ların Mamuşa’sına…

Çocukların şiir yazdığı Mamuşa’ya…

Gazeteciliğe ilk heyecanımı taşıdığım Mamuşa’ya…

İnsanların kapılarını açtığı, sorularımı cevapladığı, çocukların hayallerini anlattığı Mamuşa’ya…

Bugünkü Mamuşa elbette başka.

Seraları var.

Domates festivali var.

Belediyesi var.

Okulları var.

Sağlık ocağı,

İtfaiyesi,

Emniyet müdürlüğü var.

Türkçe kamusal hayatın içinde.

Türkiye ile güçlü bağları var.

Kosova’nın siyasi hayatında temsil edilen bir Türk toplumu var.

Türk KFOR birliklerinin bir bölümü burada görev yapıyor.

Ve bütün bunların üzerinde, yüzyılların taşıdığı bir hafıza var.

Fakat benim için Mamuşa’nın en büyük zenginliği hâlâ insanları ve kelimeleridir.

Bir zamanlar çocukların söylediği birkaç mısra…

Bir gazetecinin tuttuğu küçük bir defter…

Bir romancının üç ciltlik kitabı…

Bir saat kulesinin taş kitabesi…

Bir caminin avlusundaki şadırvan…

Bir domates tarlası…

Bursa’ya giden bir otobüs…

Bir köyden dünyaya dağılan insanlar…

Bunların hepsi aynı hikâyenin parçalarıdır.

Mamuşa küçük bir belediyedir.

Ama bazı yerlerin büyüklüğü kilometrekareyle, nüfusla veya bütçeyle ölçülmez.

Bazı yerler insanın hafızasında büyür.

Mamuşa da benim hafızamda büyüyen yerlerden biridir.

Yarım asır önce çocukların şiirlerini topladığım o sokaklarda bugün yeniden yürürken, aslında yalnızca geçmişe dönmedim.

Kendi gençliğime döndüm.

Gazeteciliğe ilk adımlarımı attığım yıllara…

Kelimenin peşinden koştuğum günlere…

Bir çocuğun söylediği cümleyi haber kadar önemli gördüğüm zamanlara…

Ve anladım ki gazetecilik bana en çok şunu öğretmiş:

Bir yeri tanımak için önce insanlarını dinlemek gerekir.

Mamuşa beni dinlemeye çağıran ilk yerlerden biriydi.

Bugün de aynı şeyi söylüyor sanki:

“Taşlarıma bak.

Saatimin kitabesini oku.

Çocuklarımın dilini dinle.

Toprağımın domatesini kokla.

Göç edenlerimi hatırla.

Şehitlerimi unutma.

Ve geçmişimi tek bir tarihe sığdırmaya çalışma.”

Çünkü Balkanlar böyledir.

Burada bir köyün altında başka bir köy vardır.

Bir caminin yanında başka bir çağın taşı…

Bir saatin içinde başka bir yüzyıl…

Bir insanın hafızasında ise bütün bir Balkan tarihi.

Mamuşa benim için işte böyle bir yerdir:

Geçmişle bugünün,

Türkiye ile Kosova’nın,

köy ile dünyanın,

çocukluk ile yaşlılığın,

gazetecilik ile edebiyatın,

toprak ile insanın buluştuğu küçük bir Balkan kasabası…

Ve belki de en önemlisi:

Unutmadığım bir dil köyü.

Yarım asır önce çocukların şiirlerini topladığım o köy, bugün bana kendi şiirini yazdırıyor.

Mısralarını ise taşlara, saat kulesine, domates tarlalarına, okul kapılarına ve insanların yüzlerine bırakıyor.

Ben yalnızca onları okumaya çalışıyorum.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Güncel Haberleri