ALLAHTAN BULASIN!

Emre Aygen

Koskoca bir yıl daha sona erirken ilgi çekici bu siteye ben de girip yeni yıla girerken içinde bulunduğumuz gerçekleri bilerek daha da mutlu yıllara adım atarken neleri bir daha yaşamamamız için neyi unutmayacağımızı hatırlatmak istedim. Şimdiden af ola diyelim ve kalemi, defteri önüme alıp sizler için yazmaya başladım bile.  

Yakın bir tarihte televizyon kanallarının birinde izlediğimiz bir dizi vardı.  O dizinin aklımızda senaryosundan çok o unutulmaz bir Türk Sanat Müziğinin sesi kulaklarımızda çınlamıştı. Neydi o şarkı?  “HATIRLA SEVGİLİM”.  Muhlis Sabahattin Ezgi’nin o çok güzel bestelediği şarkıdaki o sözleri…  Üstat , “Aşkımı inkar edersen, Allahtan bulasın!” demişti.  Benim jenerasyonum  70’leri, 80’leri, 90’ları ve yirmi yıla dayanan 20’leri yaşadı ve devirdi gitti. Yıllarımız hep “aşkımı inkar edersen” dendiğinde “ALLAHDAN BULASIN” cevabı bizim bütün hayatımızın koparılmış anılarımızı, hep isyanımızı içimize atmıştı. Yitirilmiş, kül olmuş, bitmiştik. Üstüne üstlük bize bunları reva edenler hep kazandı, bizler kayıp yılların kurbanları olarak gördü. Bir başka şarkıda sanki bizleri anlatıyordu neredeyse.  “Ümitlerimi meze yapıp içiyorum! İçiyor, İçiyorum”. Bu sözler sanki bizler için söylenmişti. Ümitlerimiz, ilkelerimiz, Melike Demirağ’ın dudaklarından söylediği “ARKADAŞ” şarkısı rüyalarımızda kalmıştı.

1970’lerin heyecanı vardı. 80’ler darbe sessizliği ve demokrasinin ilk izleri, 90’larda umut ve 2000’lerden 2020’nin kapısına gelindiğinde çöküşü görmüştük. Suçumuz neydi? Özgür bir dünyada yaşamış gibi hayal kurmak. Sendikaların ve Sivil Toplum Kuruluşlarının Türkiye’nin vaz geçilmeyecek demokratikleşmenin kaleleri olduğunu görmek. Üniversitelerin bilim yuvaları olduğunu, bir Akademisyen ya da öğrencilerin araştırma mı yapıyor, gösteri mi düzenliyor, biz 78’lerin yaptığı gibi “BOYKOT” mu yapıyor hapishaneler bizi bekliyor. Oysa Turgut Özal Hükümetinde bu sıkıntıları bir daha yaşamamak için üyesi olduğumuz insan Hakları Mahkemesini kabul eden medeni bir devlet olacaktık. Hukukun hukuku var diyecektik. Böyle bir Türkiye olmasını istemiştik. 12 Eylül’den sonra Brüksel’deki Türklerin yaşadığı Scarbeek mahallesinde yan yana geldiğimiz biz ülkücüler, devrimciler, maocular, komünistler, Cemalettin Kaplancılar, Oflu İsmail ’cılar, eski işçi Partililer aklınıza kim varsa hepimiz rahmetli Biberin Kahvesinde birer çay içip ısınırdı. Selamlaşır, merhabalaşırdı. Gırtlak gırtlağa girecek olanlar memleketten şöyle veya böyle ayrı düşmüş olduğu için bu kavga söylenmemiş ateşkes yapılmış gibiydi. Biberin Kahvesinin telefonu aynı zamanda bizlerin çalıştığımız Gazetelerin Haber Toplantısının telefonu tarafından da bulunurdu. Bir seferinde Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın eşi Semra Hanım beni Biberin Kahvesinden arayarak benden bilgi almıştı. “Semra Hanım, bu telefonu nerden biliyorsunuz?” diye sorunca Semra Hanım, “Emreciğim biz siz erkeklerin nerede olduklarını çok iyi biliriz. Bunun için üzülme, kimseye söylemem”  demez mi!  

 Biz Gazeteciler pirimiz Sedat Simavi’nin söylediği sözleri hiç unutmayız.  “Gerekirse Kalemini kıracaksın ama ilkelerinden asla vaz geçmeyeceksin” e hep sahip çıktık. Bu ilkelere sahip meslek arkadaşlarımı arıyorum bir türlü göremiyorum. Ben mi göremiyorum. Bilemem.  Nedir suçum? Onu da bilmiyorum.

Deniz Gezmiş; bir meslek arkadaşımın kitabında yer almamasına rağmen; idam öncesinde verdiği son mesajında ‘Biz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ey Türk Genliği” hitabesine uygun olarak devrimciliğimiz yerine getirdik. Suçumuz yoktur’ demişti. Bu sözleri görmemezliğe gelenlere söyleyecek tek kelimem yok.

Gazeteciliğe başladığım yıllarda Türkiye Cumhuriyetinin de kurucusu olduğu Avrupa Konseyinde GüNEŞ Gazetesinin Strasburg Muhabiri idim. TBMM’de seçilen Milletvekillerinin arasında yapılan seçimle Avrupa Korseyi Parlamenter Asamblesi üyeleri gündemdeki tasarıları tartışır ve oy verirlerdi. 12 Milletvekillerimizden sadece bir tanesi konu Türk Devleti tarafından “EVET” ya da “HAYIR” oyu verilirken söz konusu Milletvekilimiz ne “EVET” ne de “HAYIR” der sadece “Çekimser” oyu verirdi. Daha sonra birkaç kez Hükümette Bakan olan Milletvekilimizi buldum. Kendisine, “Efendim, konu ne olursa olsan “Çekimser” oy kullanıyorsunuz. Ferz edelim ben Lihtenştayn Milletvekiliyim. Ne diye “Çekimser” oyu veriyorsunuz diye sorsam. Ne dersiniz?” diye sordum. Milletvekili karşımda gülümsedi ve “Emre Bey siz Lihtenştayn Milletvekili değilsiniz. Onun için size cevap veremem” dedi.  İşte PKK’nın esamesi okunmadığı yıllarda Kürt sorunu yada konusu varsa bu işlerin o kadar kolayca anlaşılacak bir durum olmadığını araştırdım.

Gazetecilik olayları izledikten sonra neyin nereye geldiğini anlamaya başladım. 1980’leri bırakın çok partili hayata geçtiğimiz yıllarda iktidara gelen Demokrat Partide Doğu ve Güney Doğudan da oy almıştı. Biliyor musunuz, bir Kürt Milletvekili daha Meclise seçilmeden önce daha sonra III. Cumhurbaşkanı  olacak olan Celal Bayar ile de seçim öncesi temas halinde olan bir politikacı.  Meclise giriyor ve konuşma yapıyor. Meclise “Kürtlerin haklarını verelim” diyor. Celal Bayar bu sözleri işittikten sonra söz konusu Milletvekilini Köşke davet ediyor ve kendisine “Bir daha Kürtçe lafı edersen, seni keserim” diyor. Milletvekili çok korkuyor. Meclise ya da evine bile gitmeden doğrudan Ankara’daki ABD Büyükelçiliğine sığınıyor. Ve ilk uçakla ABD’ye uçuyor. Sonra bütün hayatı boyunca tüm Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, Bakanlar ve Siyasi Parti Genel Başkanlarına mektuplar yazıyor. Tek bir cevap gelmiyor.

İşti öyle bir şey.  Sınıf arkadaşım Burhan Şeşen’in bestelediği şarkıda söyledikleri gibi “OLACAK OLACAK O KADAR. OLACAK OLACAK, OLACAK O KADAR!”

İyi yıllar dilerim. Sevgi, sağlık, mutluluk ve ümitlerin yeşerdiği bin yıl dilerim. Sevgilerle….

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.