Açık kaynaklardan, ABD işgalinin beraberinde getirdiği katliam, işkence, yağma ve çevre felaketlerine ilişkin verileri derlendi.
Irak'ın işgaliyle beraber ABD askerlerinin Ebu Gureyb'te gerçekleştirdiği işkence ve tecavüzlere ilişkin 2004 yılında yayımlanan görüntüler hafızalarda tazeliğini koruyor.
İşgalle birlikte, Ebu Gureyb ve güneydeki Camp Bucca hapishaneleri, 7 ila 10 bin arasında Iraklının yargısız infazlara, hukuki dayanaktan yoksun gözaltılara ve sistematik işkence ve tecavüze maruz kaldığı merkezlere dönüştü.
Ebu Gureyb Hapishanesine alınan Iraklı sivillerin çıplak halde üst üste yığıldığı, köpeklerle tehdit edildiği, elektrik verilerek işkence edildiği ve tecavüze uğratıldığı görüntülerin dış dünyaya sızması küresel kamuoyunda şok etkisi yarattı.
Özellikle ellerinde tasmayla Iraklı mahkumları sürüklerken sırıtarak poz veren er Lynndie England ve bu vahşeti organize eden sevgilisi onbaşı Charles Graner, skandalın simge isimleri haline geldi.
Fotoğraflarda ve belgelerde suçları açıkça kanıtlanan England 3 yıl, işkencelerin baş aktörü olarak görülen Graner ise 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Graner iyi hal ve benzeri indirimlerle sadece 6,5 yıl yattıktan sonra tahliye edildi. Diğer birkaç astsubay ve er ise kısa süreli hapis veya rütbe indirme cezalarıyla kurtuldu.
General Antonio Taguba tarafından hazırlanan resmi rapor, bu vahşetin münferit askerlerin suçu olmadığını, aksine sistematik bir sorgulama politikasının ürünü olduğunu açıkça ortaya koydu.
Bu işkence sistemini onaylayan, emir veren ve sistematik hale getiren üst düzey komutanlar ve Pentagon yetkilileri ise yargılanmaktan tamamen muaf tutuldu.
Cezaevinden sorumlu Tuğgeneral Janis Karpinski sadece rütbe düşürülerek albay yapılırken, politikanın mimarları olan üst düzey siyasi ve askeri bürokratlar hiçbir hukuki yaptırımla karşılaşmadı.
İngiltere merkezli bağımsız araştırma şirketi Opinion Research Business tarafından 2008 yılında yayımlanan bir çalışmaya göre Mart 2003 ile Ağustos 2007 arasındaki dönemde Irak'taki çatışmalar ve şiddet olayları nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 1 milyonu aştı.
Kız çocuğuna tecavüz edip ailesini öldürdüler
Irak'ı işgal eden ABD askerleri, 2006 yılında, Bağdat'ın güneyindeki Mahmudiye ilçesinde bir eve girerek, 14 yaşındaki Abir Kasım Cenabi isimli kız çocuğuna tecavüz ettikten sonra aile fertlerini öldürdü.
Aynı yıl içerisinde Amerikan askerleri Salahaddin vilayetine bağlı Beled bölgesinde de bir evi basarak, 4 kadın ve 5 çocuğu kurşuna dizerek öldürdü.
Bağdat'taki "Nisur Meydanı katliamı" olarak bilinen ABD kökenli silahlı özel güvenlik şirketi "Blackwater" mensuplarının saldırısında da 14 kişi hayatını kaybetti, en az 18 kişi yaralandı.
ABD askerleri, 2005'te Irak'ın Hadisa kentinde en küçüğü 3 yaşındaki bir kız çocuğu, en yaşlısı ise 76 yaşındaki bir erkek olmak üzere toplam 24 sivili öldürüp, cesetleri numaralandırmış ve daha sonra bu kişilerin fotoğraflarını çekmişti.
Katliamdan yaklaşık 4 yıl sonra yayımlanan fotoğraf karelerinden birinde 5 yaşındaki Zeynep Yunus Salim adlı bir kız çocuğu başından vurulmuş halde ve sırtında ABD askerleri tarafından "11" yazılmış şekilde görünüyordu.
Katliamla ilgili soruşturma kayıtlarına göre, olayın faillerinden biri olan Onbaşı Stephen Tatum, müfettişlere, ateş etmeye başlamadan önce odadaki insanların kadın ve çocuk olduğunu fark ettiğini, "çocuk olduğunu bildiği halde onlara ateş etmeye devam ettiğini" anlatmıştı.
Hadisa'da katliam yapan Amerikan Deniz Piyadelerine bağlı 4 asker hakkındaki suçlamalar düşürülmüştü.
Olayla ilgili davada askerlerden Frank Wuterich görevi ihmal suçunu kabul etmiş ancak hapis cezası almamıştı.
Irak’ın maddi ve kültürel serveti yağmalandı
Irak'ı işgal eden ABD askerleri, 2003'te 700 veya 800 milyon dolar değerinde nakit para ve ülkenin farklı bölgelerinde binlerce altın külçesi ele geçirdi. ABD'nin el koyduğu maddi servet ile ilgili ciddi bir denetim de yapılmadı.
Bağdat'ın düşmesinin ardından bakanlıklar, hastaneler, bankalar ve diğer kamu kuruluşlarının yanı sıra ülkenin kültürel mirası da yağmalandı.
UNESCO’nun tahminlerine göre yağma sürecinde sadece Irak Ulusal Müzesi’nden 15 bin eser çalınırken bu eserlerin yaklaşık 5 bininin değerli silindir mührü olduğu bildirildi.
Ülkedeki diğer müzelerden, kütüphanelerden (Milli Kütüphane ve arşivlerden), tescilli arkeolojik sit alanlarından ve açık hava müzelerinden kaçırılanlarla birlikte yağmalanan toplam eser sayısı yüz binlerle ifade ediliyor.
Irak Ulusal Kütüphanesi ve arşivleri de savaş sonrasında çıkan yangın ve yağmalardan zarar gördü. Çok sayıda tarihi belge, el yazması ve devlet kaydı yok oldu.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 2003 tarihli 1483 sayılı kararı, Irak'ın kültürel varlıklarının güvenli biçimde geri gönderilmesi çağrısında bulundu.
Irak Kültür, Turizm ve Antik Eserler Bakanlığı verilerine göre, uluslararası kurumlar, Interpol ve diplomatik çabalar sayesinde 2003'ten bu yana yurt dışına kaçırılan 40 binden fazla tarihi eser ana vatanına geri getirildi.
Binlerce eser geri getirilmiş olsa da özellikle kayıp olan binlerce tablet, heykelcik ve yazmanın büyük bir kısmının hâlâ uluslararası karaborsada ve gizli koleksiyonlarda bulunduğu tahmin ediliyor.
Felluce saldırıları
ABD'nin Irak'ı 2003’te işgal etmesinden sonra en kanlı çatışmalar Enbar vilayetine bağlı Felluce'de yaşandı.
ABD askerlerinin 2004 yılında Irak'ta düzenlediği en büyük saldırılardan birisine sahne olan Felluce'de Amerikan askerleri sivillere yönelik tartışmalı kimyasal maddeler kullandı.
ABD'nin işgali sırasında kullandığı beyaz fosfor bombaları havayı, suyu, toprağı ve nesiller boyu sürecek yaşamı zehirleyen kimyasal ve konvansiyonel bir kırım mekanizmasına dönüştü.
Birinci Felluce saldırısında büyük ölçüde başarısız olan ABD, askerleri kayıplar verdikten sonra 7 Kasım’da kanlı katliamlara sahne olan Felluce kuşatmasını başlattı.
Kasım 2004'teki İkinci Felluce Saldırısı'nda ise ABD güçleri beyaz fosfor kullandığını kabul etti.
ABD ordusunun sivillerin üzerine yoğun bir şekilde yağdırdığı "beyaz fosfor bombası" havayla temas ettiğinde aniden tutuşarak 815 dereceye kadar ulaşan sıcaklıklarda yanıyordu.
Teması halinde insan cildinde kemiklere kadar ulaşan ciddi tahribata yol açan beyaz fosfor dumanı, solunduğunda solunum yollarını ve iç organları tamamen iflas ettiriyordu.
Saldırıların ardından Felluce Hastanesi yaklaşık 600 kişinin öldüğünü bildirdi.
Çevresel felaket ve yasaklı silahlar
Savaşın resmi olarak bittiği ilan edilen dönemlerde dahi ölüm saçmaya devam eden bir diğer yıkıcı miras ise seyreltilmiş uranyum mühimmatı oldu.
Zırh delici özelliği nedeniyle yoğun olarak kullanılan bu radyoaktif ve toksik bileşenler, Irak’ın topraklarını ve yer altı su kaynaklarını kalıcı olarak zehirledi.
Bilimsel çalışmalara göre, özellikle Felluce ve çevresinde işgal sonrasında doğan bebeklerde görülen doğum kusurları normal seviyelerin katbekat üzerine çıktı. Bebeklerin yüzde 15'inden fazlasında genetik anomaliler, omurga bozuklukları ve organ eksiklikleri, kanser vakalarında ise artışlar kaydedildi.
ABD'nin işgali sırasında Irak'ın Musul kenti yakınlarında bulunan El-Mişrak kükürt tesisinde çıkan ve yaklaşık bir ay süren yangın, tarihin en büyük insan yapımı kükürt felaketi olarak kayıtlara geçti.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), yangının en yoğun döneminde atmosfere günde 23 bin tona kadar kükürt dioksit salındığını, bunun bölgede solunum sorunları ve çevresel hasara yol açtığını bildirdi.
İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Hilla'daki Nadir Mahallesi'nde incelediği evlerin tamamında misket saldırıları nedeniyle ölüm, yaralanma veya maddi hasar tespit edildiğini aktardı.
Hilla kentinde de hastane yöneticileri, savaş sırasında tedavi edilen yaralıların büyük bölümünün misket mühimmatından kaynaklanan yaralanmalar olduğunu bildirdi.
Patlamayan misket bombaları ise uzun süre boyunca mayın etkisi yaparak sivil halk için risk teşkil etmiş ve pek çok kayba yol açmıştı.