Prof. Dr. Seyithan Deliduman'ın Yeni Yazısı: Yargının Eşiği Yüksek Olmalı
Kanaatimce hâkim ve savcı adaylarının, hukuk fakültesine yerleştikleri puan türünde belirli bir başarı sıralamasına girenler arasından seçilmesi ciddi biçimde değerlendirilmelidir.
Bir ülkede bazı meslekler yalnızca meslek değildir.
Hâkimlik ve savcılık bunların başında gelir.
Çünkü hâkim ve savcılar, insanların özgürlüğü, mal varlığı, itibarı, ailesi ve geleceği hakkında karar verir. Verecekleri karar yalnızca dosyanın taraflarını değil, toplumun adalete ve devlete duyduğu güveni de doğrudan etkiler.
Bu sebeple yargı görevine talip olanlarda, sıradan bir mesleğe girişte aranan şartlarla yetinilemez.
Kanaatimce hâkim ve savcı adaylarının, hukuk fakültesine yerleştikleri puan türünde belirli bir başarı sıralamasına girenler arasından seçilmesi ciddi biçimde değerlendirilmelidir.
Elbette üniversiteye giriş sınavındaki başarı, tek başına iyi bir hâkim veya savcı olunacağını göstermez. Sınavlar insanın vicdanını, adalet duygusunu, karakterini ve olaylar karşısındaki direncini ölçemez.
Ancak bu gerçek, akademik başarının önemsiz olduğu anlamına da gelmez.
Yüksek bir başarı sıralamasına girebilmek; güçlü bir akademik yeterliliğin yanında çalışma disiplini, dikkat, muhakeme, öğrenme kabiliyeti ve uzun süreli gayret gerektirir. Bunlar da hukuk gibi ağır bir düşünme faaliyetine dayanan, hata payının son derece pahalı olduğu bir alanda küçümsenemeyecek özelliklerdir.
Bugün tıp fakültelerine öğrenci alınırken yüksek başarı sıralamalarının aranmasını doğal karşılıyoruz. Çünkü hekimin yapacağı bir hata insan sağlığını ve hayatını etkileyebilir.
Peki bir insanın özgürlüğü hakkında karar verecek, onu yıllarca cezaevinde tutabilecek, ailesinden ve mesleğinden ayırabilecek bir yargı mensubunun yetiştirilmesinde daha düşük bir akademik eşikle yetinmek ne kadar doğrudur?
Cerrahın elindeki neşter bedene dokunur.
Hâkimin ve savcının elindeki yetki ise insanın bütün hayatına…
Yanlış bir teşhis bedende, yanlış bir yargısal değerlendirme ise bazen bir ömür boyunca kapanmayacak yaralar açar.
Bu nedenle mesele, yalnızca hukuk fakültelerinin taban puanını bir miktar yükseltmekten ibaret değildir. Asıl yapılması gereken, hâkimlik ve savcılık mesleğine uzanan yolu daha başlangıçta nitelikli hâle getirmektir.
Bu amaçla üniversiteye giriş sınavında belirli bir başarı sırası şartı getirilebilir. Ancak böylesine önemli bir düzenlemenin, bir geçiş süreci öngörülmeden uygulanması doğru olmayacaktır.
İlk aşamada, hâkim ve savcı adaylığına kabul edileceklerin hukuk fakültesine yerleştikleri puan türünde ilk otuz bine girmiş olmaları aranabilir. Sonraki dönemde bu sınır ilk yirmi bine çekilebilir; eğitim altyapısı ve insan kaynağı hazırlandıkça da kademeli olarak ilk on bine kadar indirilebilir.
Böylece hem sistemin ihtiyaçları gözetilmiş hem de ulaşılmak istenen yüksek liyakat standardına kararlı fakat ölçülü adımlarla ilerlenmiş olur.
Bu başarı sıralaması, hâkimlik ve savcılığa kabulün tek belirleyicisi değil, liyakat ölçülerinden yalnızca biri olmalıdır.
Adaylar ayrıca hukuk bilgisi, mantık, muhakeme, Türkçeyi doğru kullanma, gerekçeli karar yazabilme ve olayları farklı yönleriyle değerlendirme bakımından ciddi sınavlardan geçirilmelidir. Mesleğin gerektirdiği dürüstlük, tarafsızlık, vicdan, ölçülülük ve psikolojik dayanıklılık da güvenilir yöntemlerle değerlendirilmelidir.
Günümüzde dijitalleşmenin ulaştığı aşama ve özellikle yapay zekânın hukuk alanındaki bugünkü ve gelecekteki kullanımı da bu ihtiyacı daha belirgin hâle getirmektedir. Mevzuata ve yargı kararlarına ulaşmanın giderek kolaylaştığı, rutin hukuk işlerinin önemli bir bölümünün teknolojik araçlarla yapılabildiği bir dönemde yargı mensuplarından beklenen, yalnızca hukuk kurallarını bilmek değildir.
Asıl ihtiyaç; ulaşılan bilgiyi doğru değerlendirebilen, yapay zekânın ürettiği sonuçları sorgulayabilen, olayın insani yönünü görebilen ve hukuk ile vicdan arasında sağlıklı bir denge kurabilen yüksek nitelikli yargı mensuplarıdır. Bu bakımdan hâkim ve savcıların yetiştirilmesinde liyakat eşiğinin yükseltilmesi, artık yalnızca faydalı bir tercih değil, giderek bir zorunluluk hâline gelmektedir.
Elbette bu ölçü uygulanırken fırsat eşitliği de göz ardı edilmemelidir. Doğru olan ölçüyü düşürmek değil, sınırlı imkânlar içinde yetişen yetenekli gençlere o ölçüye ulaşabilecekleri adil eğitim imkânını sunmaktır.
Hukuk fakültelerinin sayısı ve eğitim kalitesi de yeniden ele alınmalıdır. Yeterli akademik kadrosu ve bilimsel ortamı bulunmayan fakültelerden mezun olanların birkaç sınavla yargı yetkisine aday hâle gelmesi üzerinde ciddiyetle düşünülmelidir.
Hukuk fakültesi açmak kolay olabilir.
Fakat hukukçu yetiştirmek zordur.
Hâkim ve savcı yetiştirmek ise çok daha zordur.
Yargıya duyulan güven yalnızca mevzuat değişiklikleriyle güçlenmez. O mevzuatı yorumlayan, uygulayan ve karara dönüştüren insanların niteliği en az kurallar kadar önemlidir.
İyi kanun, yetersiz uygulayıcının elinde adaletsiz sonuçlar doğurabilir.
Kuşkusuz böylesine köklü bir değişikliğin günümüz şartlarında hayata geçirilmesi kolay değildir. Yerleşmiş kabullerin değiştirilmesi, mevcut sistemin yeniden düzenlenmesi ve uzun vadeli bir insan kaynağı politikasının oluşturulması güçlü bir irade gerektirir.
Ancak Adalet Bakanı Sayın Akın Gürlek’in ortaya koyduğu reform iradesi dikkate alındığında, yargının geleceği bakımından büyük önem taşıyan böyle bir düzenlemenin kendisi tarafından gündeme alınabileceğine ve bakanlığı döneminde hayata geçirilebileceğine inanıyorum.
Bu nedenle hâkimlik ve savcılık mesleğine yönelik özel bir başarı sıralaması şartı, dışlayıcı bir ayrıcalık olarak değil, üstlenilecek görevin ağırlığına uygun bir liyakat eşiği olarak düşünülmelidir.
Kamu görevinin yetkisi büyüdükçe, o göreve kabulün ölçüsü de yükselmelidir.
Zira adalet, tesadüfe bırakılamayacak kadar değerlidir.
Yargının kürsüsü ne kadar yüksekse, o kürsüye çıkmanın eşiği de o kadar yüksek olmalıdır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.