İran’da Diplomasiye Geri Dönülecek mi? Dışişleri Bakanı Hakan Fidan: "Bir Numaralı Hedefimiz Savaşın Durması"
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, canlı yayında gazetecilerin sorularını yanıtlıyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, canlı yayında gazetecilerin sorularını yanıtlıyor. Bakan Fidan İran'da devam eden savaşta diplomasiye dönülüp dönülmeyeceği sorusuna "Bir numaralı hedefimiz savaşın durması" dedi.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, A Haber'de katıldığı canlı yayında gazetecilerin sorularını yanıtlıyor.
Bakan Fidan'ın açıklamalarından satırbaşları;
Biz tabii Türkiye olarak başından beri birkaç tane kendimize koyduğumuz ana hedef vardı. Birincisi yani mümkünse savaşın çıkmaması ama çıktı, savaşı durdurmak; ikincisi savaşın daha genişlemesini, yayılmasını önlemek; üçüncüsü Türkiye'yi bu savaşın dışında tutmak.
Cumhurbaşkanımız bu konularda çok net vizyon ortaya koydular. Tabii biz de günlük politikaları uygularken, temaslarımızı yaparken, inisiyatiflerimizi geliştirirken bu çerçeve içerisinde hareket ediyoruz. Esas itibarıyla tabii savaştan çok önce Türkiye'nin bölgesel vizyonu, bölgede aslında iş birliğini, çatışmaların çözümünü ve bölgesel sahiplenmeyi esas alan yaklaşımı tam da bu türden tehditleri öngördüğü için kıymetliydi. O yolda ciddi adımlar atılmaktaydı ama bu mazisi çok önceki yıllara da dayanan, özellikle nükleer mesele ve diğer konulardan dolayı olan bu artık birikmiş enerji bir savaş hâlinde ortaya çıktı.
"SAVAŞIN YAYGINLIK GÖSTERMEMESİ ÖNEMLİ"
Tabii bizim dediğimiz gibi savaş çıkar çıkmaz, 12 Gün Savaşı'nda da aslında bu oldu, o zaman da öncesinde ve sonrasında ve esnasında çok çalışmamız olmuştu geçen sene. Bu sene de çok çalışmamız var. Bir numaralı hedefimiz savaşın durması. Bunu yaparken de savaşın daha büyük yaygınlık göstermemesi önemli bizim için. Burada işte diğer ülkelere sıçramaması, bölgede kalıcı düşmanlıkların ve istikrarsızlıkların oluşmaması önemli. Çünkü bu savaş inşallah öyle veya böyle bir noktada biter ama bölgesel istikrarsızlık, yani nükleer bomba atılmış gibi hani 30 sene 40 sene bir yerde bitki bitmiyor nükleer bombadan sonra, bazı yerlerde savaş olunca toplumlar arasında, kültürler arasında çok ciddi, ülkeler arasında husumetler yıllarca devam ediyor. Orada artık iş birliğini, kalkınmayı, refahı esas alacak bir ortam kuramıyorsunuz. Biz bunun olmamasını istemiyoruz yani bütün çabamız aslında bunu önlemeye yönelik.
Müzakerelerde bir açılış pozisyonu vardır. İlk pozisyon yukarıda tutulur. Bu açılış pozisyonları çok ciddiye alınmamalı ancak bir niyet varsa illa ki bir noktada buluşulur. İran haklı olarak ABD'ye karşı bir güven kaybı içerisinde. İki defa müzakere sürecinde savaş durumu oldu. Hem Cumhurbaşkanımızın hem bizim taraflarla yoğun temasımız var. Bunun bir noktaya gelmesi için canla başla çalışıyoruz. Pakistan ve Mısır da önemli rol oynuyor. Güzel olan şu Gazze savaşında olduğu gibi tüm dünyanın beklentisi bu haksız savaşın bir an önce durması. Bunun bir pratiğe dönüşmesi gerekiyor.
"MÜZAKERELERDE BİR AŞAMAYA GELİNDİ"
Savaşın aslında ortaya koyduğu tehdidi diğer aktörler de görmüş durumda. Şimdi müzakerelerde bir aşamaya gelindi gibi. Yani en azından müzakereler başladı Pakistan üzerinden mesaj aktarımı var. Bunu hani Amerikalılar bizimle de koordine ediyorlar, konuşuyoruz. İranlıları da bu konuda bilgilendiriyoruz. Bugün yine hem diğer tarafla hem İranlılarla uzun görüşmelerimiz oldu. Tarafların nerede durduğunu, neler beklentisi, hangi türden beklentiler içerisinde olduğunu daha rahat anlamaya çalışıp uygun mesajları vermeye çalışıyoruz ama şunu söyleyebilirim tabii detaylara girmeden; şu anki müzakere pozisyonları iki tarafın da savaş öncesi müzakere pozisyonlarından farklı ister istemez. Hele İranlılarınki çok daha farklı olacak çünkü savaştan önce İran müzakereye girerken tam da bu olmasın diye giriyordu. Şimdi aslında savaş epey bir noktaya geldi, belli bir yıkımı oldu İran üzerinde de. Artık müzakereden talep edilenler tabii ki daha farklı olacak. Bu da aradaki arabulucuların biraz daha işini zorlaştıran bir durum. Ama inşallah umudumuzu kaybetmeden çalışmaya devam.
Bence yani müzakerelerde bir açılış pozisyonu vardır. Burada haliyle ilk pozisyonlar biraz yukarıdan tutulur ki daha sonra müzakeresi yapılsın diye. Bence bazı taleplerin yukarıdan tutulması aslında burada alışılmadık bir durum değil. Yani bu yönetilebilir bir alan. İran'ın da buna vereceği cevapta o da yukarıdan tutacak. Benim iki tarafa da ifadem; yani bu açılış pozisyonlarını çok fazla ciddiye almayın ama gerçekte bir niyet varsa iki tarafta da, onlar muhakkak bir yerde buluşturulabilir.
Yani burada önemli olan müzakerenin devam etmesi, tarafların müzakereden çekinmemesi, sahici olması ve birbirlerine güvenmeleri. Tabii İran haklı olarak inanılmaz bir güven kaybı içerisinde Amerika'ya karşı. Daha önce iki defa müzakereler olurken bir hani savaş durumu oldu. Şimdi üçüncüsünde ne olabilir durumu var. Biz diyoruz zaten hani korkulan savaş buydu ama şu anda bunu durdurmak önemli. Amerikalılar da bu noktada isteklilik gösteriyorlar.
"YOĞUN TEMASIMIZ VAR"
Ama öngörülemez problemler çıkabilir mi tarafların niyetlerinden bağımsız? Olabilir. O konuda da hani bizim bazı düşündüklerimiz var ama belki şu anda onu çok fazla ifade etmeye gerek yok. Burada hem Cumhurbaşkanımızın hem bizim taraflarla yoğun teması da var. İnşallah ifade ettiğim gibi yani bunu bir noktaya gelmesi için canla başla çalışıyoruz.
Tabii Pakistan sağ olsun merkezi bir rol oynuyor. Mısırlı arkadaşımla günde herhalde dört defa beş defa konuşuyoruz, sürekli konuşuyoruz. Onlarla da görüş alışverişinde, bölgedeki diğer ülkelerle çok fazla konuşuyoruz. Avrupalılar çok fazla arıyorlar. Güzel olan şu; tıpkı Gazze Savaşı'nda olduğu gibi bütün dünyanın aslında beklentisi bu haksız savaşın bir an önce durması ve olumsuz etkisinin artık son bulması. Onu bizim işte birkaç tane kilit ülkenin bir pratiğe dönüştürmesi gerekiyor.
Şimdi tabii yani bizim üzüldüğümüz nokta maalesef bölge adım adım İsrail'in senaryosunu yazdığı bir oyunun içine çekilmekte. Özellikle bir hatırlayacak olursak 7 Ekim'den hemen sonra biliyorsunuz İsrail'in ilk zamanlarda dillendirdiği sonra vazgeçtiği bir politikası vardı. Yani özellikle Lübnan'ı, Suriye'yi, arkasından İran'ı ve Irak'ı hedef alan eylemler yapacağını Gazze meselesini hallettikten sonra bunu bir müddet deklare etmişti. Sonra o tarafta sessizliğe gitti ve birebir bunları uygulamaya başladı.
"FİTNE TOHUMLARI ATILIYOR"
Şimdi geldiğimiz noktada aslında İran'a savaş açılırken İsrail yayılmacılığı üzerinden bölgede çok kalıcı, bölgedeki Müslümanların artık bir daha bir araya gelmesini neredeyse çok zor hale getirecek bir fitne tohumunun da maalesef atıldığını görüyoruz. Yani bizim Türkiye olarak bir numaralı hedefimiz bir defa bu fitnenin ortaya çıkmasını önlemek. Onun için en başta İran'a bizim telkinimiz de o olmuştu. Yani 12 Gün Savaşı'nda saldırıya uğradığında Körfez ülkelerine ve etraftaki ülkelere bir şey yapmamıştı, burada da hedefi orasıydı.
Şimdi ben bölgeye gittiğim zaman tabii gördüğüm şu oldu; bölge ülkeleri biz çok farkında değiliz, biz şu anda tabii ağırlıklı noktamız Amerika ve İsrail'in İran'a yaptığı saldırı ve askeri tesislerindeki, kritik tesislerindeki yıkım. Zaman zaman sivil hedeflerin vurulduğunu da görüyoruz okulda olduğu gibi. Ama Körfez'deki o altı-yedi ülke açıkçası bunlar kendi yıkımlarıyla baş başalar. Yani şu ana kadar bana dedikleri herkesinkini topladığımız zaman; Katar, Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, BAE 8.000 civarında füze ve SİHA atılmış durumda o ülkelere. Yani hem de Ramazan ayında. Tıpkı nasıl Amerikalılar ve İsrailliler İran'a atıyorsa, onların tepesine de bu füzeler yağıyor.
Tabii oradaki temel hava çok olumlu bir hava değil. Biz Türkiye olarak nasıl İran'a bir tavsiyede bulunuyorsak onlara da tavsiyemiz toplantı esnasında; "Aman sabredin, bir reaksiyon göstermeyin. Bu reaksiyon daha sonra uzun süreli kalıcı unsurlar bırakır. Bu da tam İsrail'in istediği bir senaryo." Yani işte İslam ülkelerinin bölgede birbiriyle uzun süreli bir kavgaya girmesi... Aman diyeyim bunu yapmayın. Hem İran'a tavsiyemiz hem diğer ülkelere tavsiyemiz İsrail'in bu oyununa gelmemeleri yönünde. Biz bütün perspektifi buradan kurduk. Onun için de zaten İsrail'in hedefi oluyoruz sürekli, bu oyunu görüp bozmaya çalıştığımız için.
Yani oradaki psikoloji açıkçası "Biz saldırı altındayız, bu saldırıya cevap vermemiz gerekiyor" ve giderek daha şahinleşen... Yani İran'a çok yardım yapmış ülkeler bile açıkçası bu noktaya gelmiş durumdalar. Biz orada bunun böyle olmaması gerektiğini, resmin büyük tarafına bakılması gerektiğini, başlangıç sebeplerinin olduğunu hep hatırlattık. Bizim dışımızda onu hatırlatan da pek olmuyor; Pakistan'la biz varız orada açıkçası. Ama ülkeler haklı olarak yani kendi yedikleri füzeleri ve bombaları gördükleri için ve halklarına yönelik bir hesap vermede de zorlanıyorlar. Çünkü sürekli bir alarm var, sürekli bir sığınaklarda olma durumu var halk arasında.
"BİZ HER ZAMAN SAĞDUYUYA TELKİN ETTİK"
Biz onu mümkün olduğunca yatıştırmaya çalışır bir izlenim içerisindeydik. Riyad'daki toplantı zaten tek gündemle toplandı, biz davet edilirken de kendilerine yapılan saldırıyla alakalıydı. Bizim yaptığımız orada esas itibarıyla yani bu kendilerine yönelik saldırının aslında bir boşluk içerisinde olmadığı, Amerikan ve İsrail saldırganlığıyla başlayan daha büyük bir resmin yansıması olarak bunun olduğu... Her ne kadar biz bunu haksız bulsak da Türkiye olarak bizim pozisyonumuz hiçbir şekilde provoke etmeyen bu ülkelere saldırılmamasıydı. Hem İran'ın stratejisine hizmet etmiyor hem de bölgede uzun vadeli İsrail'in daha fazla işine gelen bir ortam hazırlıyor, yani bunun olmaması gerekiyor.
Ama oradaki psikoloji açıkçası bu şekildeydi. Daha sonra biliyorsunuz Suudi Arabistan'dan sonra hatta biz oradayken füzeler atıldı, Riyad'da.
Yani işte halkın nasıl paniklediğini görüyorsunuz, insanların gündelik hayatını nasıl etkilediğini görüyorsunuz, onların kendi anılarını dinliyorsunuz. O aslında yani böyle bir askeri instalasyona atılan bir füze vesaire gibi olmuyor. Yani bir defa bir ülkeye bir füze attığınız zaman bütün ülkede alarm veriliyor, bütün bölgede alarm veriliyor ve hava savunma sistemleri en yakın neredeyse oradaki çalışıyor ve şehrin üzerine bunlar düşüyor. Tabii halkta o savaş psikolojisi hep oluyor. Yani bunun hani bir gün, iki gün, üç gün değil sürekli olduğunu ve yüzlerce füzenin bu şekilde bir ülkenin üstüne düştüğünü gördüğünüz zaman tabii başka oluyor.
Biz her zaman için onları sağduyuya, sabırlı olmaya tabii telkin ettik. Yani onlar tabii yani bizim sözlerimizi dinliyorlar şu ana kadar da sabrettiler sağ olsunlar ama bazıları daha farklı davranabiliyorlar, bazıları farklı yorumlar getiriyorlar. Yani "Bizim tepemize düştüğü kadar değil, size elli tane gelse ne yapacaksınız, altmış tane gelse ne yapacaksınız?" gibi şeye giriyorlar. Dolayısıyla böyle bir aslında daha kompleks bir durum var.
Daha sonra şeye gittik, Katar'a. Katar'da da tam ben basın toplantısındayken yine alarm çaldı, yine füze meselesi. Ondan sonra Birleşik Arap Emirlikleri'ne gittik, orada da görüşleri aldık, dinledik, Cumhurbaşkanımızın mesajlarını ilettik. Yani bölgenin aslında İran'la zaten her gün temas halindeyiz, olanı biteni görüyoruz, alıyoruz. Yani bizim bölgeye yönelik kapsayıcı bir çözümü getirmede bir vizyonumuz var ama bunu pratiğe geçirmede daha fazla iş birliğine ihtiyacımız var ve şartlar giderek daha da aslında karmaşık hale gelmiş durumda. Ama çok şükür en azından biz öncelik sonralık sırasını burada görüyoruz. Ama dediğim gibi inşallah bölgesel yayılmayı burada görmeyiz, o biraz daha savaşı daha sıkıntılı hale getirir. Şu anda müzakereler bir zemine oturursa inşallah iyi bir haber alırız, bütün gayretimiz bu yönde.
"BARIŞIN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL İSRAİL"
İfade ettiğim gibi, gelmesi konusunda yani her tarafın niyetini okuyabiliyoruz. Bu konularda aslında hiçbir taraflarda problem yok bence niyet konusunda, şu aşama itibarıyla, bir aktör hariç; İsrail.
Yani İsrail'in Amerikan siyaseti üzerindeki yapısal etkisini kullanmaya devam etmesi ve bu konuda bölgenin geleceğine ilişkin farklı bir hesap ve arayış içerisinde olması; mevcut savaşın gidişatından çıkardığı dersler ve yaptığı analizlerle eğer daha fazla suistimal edilebilecek, kanatılabilecek noktalar bulduğunu düşünürse buradan bu yola devam eder. Yani barışın önündeki şu andaki en büyük engel İsrail'in durduğu yer.
Burada Amerika biliyorsunuz seçime gidecek, büyük bir tepki altında bu konuda. İlk başta söylediği askeri hedeflerin hani yerine getirildikten sonra savaşın devam ettirilmesine ilişkin gerekçeyi de kimse anlayabilmiş değil. Bir gerekçe değiştirmesi lazım. Onun için şu anda barış arayışları da bir noktada aslında devam ediyor. Yani baştan biliyorsunuz geçen seneki savaşın ilan edilmiş hedefleri nükleer kapasitenin yok edilmesiydi; bu yapıldı 12 Gün Savaşı'nda diye bir deklarasyonda bulundu. Bu sefer de başlanırken işte füze ve askeri sanayi altyapılarının yok edilmesiyle ilgili bir hedef deklare edildi kamuoyuna. Bunun da yine yerine getirildiğine ilişkin büyük ölçüde bir izahla karşı karşıyayız.
Dolayısıyla onların kamuoyu ve dünya kamuoyu da soruyor; madem böyle bir şey var, bütün dünyaya çok ciddi ekonomik geri dönüşümü olan negatif manada bu savaşı niye devam ettiriyorsunuz? Oradaki o baskı var. Fakat sorun, Gazze meselesinde olduğu gibi ve diğer konularda olduğu gibi dünyanın İsrail üzerinde bir baskı mekanizması uygulayamaması. Burada tabii Amerika'nın eğer İran'la bir anlaşmaya, müzakereye varacaksa İsrail üzerinde çok ciddi bir etki kullanmayı da göze alması gerekiyor. Burada kim kimin bileğini bükecek onu göreceğiz. Yani ben bu yapısal sorunu tabii ki ifade etmek zorundayım.
"ABD İSRAİL ÜZERİNDE CİDDİ BASKI KURMALI"
Bu Amerika'nın kendi siyasal sisteminde yapısal bir sorun. Yani kim kimi ne kadar yönetiyor, ne kadar etki edecek? Onu göreceğiz. Yani burada tabii her şey uluslararası kamuoyunun önünde cereyan ediyor.
Bir de Gazze'den bu yana şöyle bir fark var: Yani İsrail'in aslında siyaset üzerindeki etkisi, aslında ortaya koyduğu manipülasyon giderek daha fazla ifşa edilmiş, deşifre edilmiş durumda. Yani Amerikan sağı da bunu kendi içinde artık çok ciddi bir şekilde tartışıyor. Bu artık halk arasında dillendirilen bir komplo teorisi olmaktan çıkmış, entelektüellerin gerekçeleriyle beraber ortaya koyduğu ciddi bir husus haline gelmiş durumda.
Dolayısıyla yani İsrail burada bu kadar deşifre edilmişken İsrail'i destekleyen, özellikle evanjelist tabanın giderek daha fazla ses çıkarmaya başladığını da göreceğiz ki nitekim de onu görüyoruz. Bu aslında Amerikan sisteminde bizim aslında gözetlemeye devam edeceğimiz bir iç siyasi mücadele olacak. Yani Amerika burada böyle bir vesayetten kurtulabilecek mi, kurtulamayacak mı? Yani böyle bir sorunu var Amerikan siyasetinin; büyük bir vesayet altında esas itibarıyla. Bundan kurtulacak mı, kurtulmayacak mı, onun mücadelesi var.
Bazı siyasetçiler vesayet altında olduklarını kabul etmiyorlar, bazıları İsrail'in vesayetinde olduğuna ilişkin çok ciddi izah getirenler var, açıklama getirenler var. Bunu göreceğiz, bu mücadele devam eden bir mücadele sistem içerisinde. Tabii bunun yansıması olarak sadece İran'daki müzakere değil aslında Gazze, Suriye, Filistin Devleti'nin geleceği vesaire bu konular da aslında şekillenecek kendi içinde. ABD İsrail üzerinde ciddi baskı kurmalı.
"BİRİLERİNİN BU MÜCADELEYE SÜREKLİ DEVAM ETMESİ GEREKİYOR"
İfade ettiğim gibi şu anda mesela mesaj trafiği devam ediyor. Yani tarafların bana emanet ettiği konuları hani burada söylemem uygun düşmez ama zor işleyen, sancılı işleyen, sıkıntıları çok olan bir süreç var. Sebeplerini izah etmeye çalıştım. Ama birilerinin bu mücadeleye sürekli devam etmesi gerekiyor, bu diplomatik yoğunlaşmayı yapması gerekiyor. Biz bunu bütün seviyelerde yapmaya çalışıyoruz.
Bizim aslında planlı bir toplantımız vardı. Bunu ilk başta Türkiye'de yapmayı düşünüyorduk; Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan toplantısını. Fakat Pakistanlı kardeşimiz ülkesinde kalmak zorunda kaldığı için onu Pakistan'a kaydırdık. Belki hafta sonu orada bir araya geleceğiz. Özellikle hem yürüyen bu savaştaki müzakere meselesi nereye gidiyor, bu dört ülke konuları nasıl değerlendiriyor, neler yapabilir...
Ben orada şunu ifade edeyim; bizim aslında getirdiğimiz teklifin can alıcı kısmı nerede yapılacağından ziyade kurduğumuz mekanizma nasıl olacağıydı. Yani biliyorsunuz kıymetli meslektaşım Abbas Arakçi beni ziyarete geldiğinde Amerika'yla müzakereler kilitlenmiş durumdaydı. Çünkü Amerikalılar dört tane konuyu aynı anda tartışmak istiyordu, İranlılar "Ancak ikisini tartışırız, diğer ikisine girmeyiz" diyorlardı. Onun üzerine de Amerikalılar askeri harekat hazırlığına başlamışlardı. Cumhurbaşkanımızın müdahalesi, aradaki arabuluculuklar vesaire biz Ocak ayının sonuna doğru o olması mümkün harekatı bir nebze durdurduk. Hatta o günlerde biz dedik ki; yani "Bugün, önümüzdeki günlerde biz çok acil bir şey beklemiyoruz" diye.
Daha sonra olay müzakere zeminine dönmesi için biz bir şey getirdik. Dedik ki Abbas Arakçi geldiğinde; biz Gazze'de bir yöntem geliştirdik, sekiz ülke bir araya geldik, Amerika'yla masaya oturduk. Yani böyle bir sorun var, bu sorunu beraber çözelim hem sizin lehinize hem bizim lehimize. Ve oradan bir mesafe almaya doğru çabalıyoruz. Aynı yöntemi burada da kullanabiliriz. Zaten iki konuyu sen Amerikalılarla konuş, biz onu Amerikalılarla konuşuruz, geri kalan iki konuyu da sen bölge ülkeleriyle konuş. Zaten bölgenin sorunu ağırlıklı olarak bunlar. Biz bölge ülkeleri olarak bu konuyu kendi içimizde hallettiğimiz zaman yani Amerikalıların da bu konuda çok fazla bir şey söyleyecek hali kalmaz. Artı, sekiz ülke, bölge ülkeleri konunun içindeyken yani Amerika'nın hani askeri harekata girişmesi daha zor olur.
"20 YILA YAKINDIR İRAN KONULARIYLA UĞRAŞIYORUM"
Ama Umman örneğini daha önce gördük; yani Umman'ın maalesef çok saygın ve aziz bir millet Umman, gerçekten çok çok değerli insanlar ama onların hukukunun çiğnenmesinde çok fazla kimse bir zarar görmedi. O yaşanmış bir örnek. Ondan da hareketle biz bunu söyledik. Yani bizim getirdiğimiz bu teklif hayata geçseydi... Allahualem yani ben netice alınabilir diye açıkçası düşünüyordum çünkü aslında karşı taraf da buna şey yapmıştı. Ama o dönem İran'ın da kendi içinde çok ciddi şeyler var; karar alma mekanizmalarında farklı yöntemler var. Bir de bu türden aslında temel fikirlerin kabulü sistem içerisinde hemen mümkün olmayabiliyor.
Benim o dönem sadece bir şey olmuştu İranlı kardeşlerimize; yani ben yıllardır müzakerelerin içerisinde bulunduğum için hep yani 20 yıla yakındır İran konularıyla sürekli uğraşıyorum. Aktörlerin hepsini tanıyorum yıllardır hani beraberiz, sistemin işleyişini de biliyorum. Yani orada Amerikalıların da mevcut durumdaki şeyini biliyorum. Yani orada mesela bazı kararlar çabuk alınsa bazı konulara daha seri vaziyet etme imkanı olabilir. Ama bu dediğim gibi kendi iç mekanizmalarıyla alakalı bir konu. Bize düşen dost olarak sadece en iyi tavsiyeyi vermek, en iyi yolu göstermek. Yani biz bütün samimiyetimizle hep bunu yaptık. Olabilir miydi? Olabilirdi ama yani "Olanda hayır vardır" diyelim.
"İSTEK PRATİĞE DÖNÜŞMELİ"
Yani belli oranda aslında uygulanabiliyor da; hani sadece bir ülkenin değil, iki ülkenin de yandan destek verdiğinin deklare edilmesi, herkesin bu konuda kolektif bir çaba göstermesi gibi durumlar söz konusudur. Ama bu konular şimdi 15 madde, karşı taraf başka konular şeklindedir; oradaki yani tartışma konusundaki yapısal mevzular başka bir mevzudur. Ben şu aşamada arabulucuların içeriklere çok fazla müdahil olduğunu düşünmüyorum; çünkü çok erken bir dönemdir ve henüz tartışma aşamasına geçilmemiştir. Sadece bir tarafın talebi diğer tarafa iletilmiş durumdadır. Diğer taraf da buna kendi cevabını iletecektir. Pozisyonlar görüldükten sonra arabulucular, eğer taraflar uyuşmuyorlarsa ve kendilerinin daha yaratıcı fikirleri veya çözümleri varsa orada devreye girme imkanı buluyorlar.
Biz ilk başta hep "bu işi nasıl harekete geçiririz" diye uğraştık. Şimdi harekete geçirdik. O zaman birtakım şeyler vardı; çok yoğun bir trafik söz konusuydu. Savaşın ilk gününden itibaren, müzakereler bir an önce başlasın, bir noktaya gidelim, en azından bir mesaj trafiği ve niyet beyanı olsun diye çok yoğun bir trafik yaşandı. O noktada ifade ettiğim gibi uluslararası kamuoyunda çok ciddi bir beklenti ve istek vardır. Ama bu isteğin bir pratiğe dönüşmesi gerekmektedir; biz de o noktada elimizden gelen gayreti gösteriyoruz.
Şimdi Avrupa'daki bütün meslektaşlarımız tekrar tekrar aradılar. NATO üyesi olup Avrupa'da olmayan ülkelerin Dışişleri Bakanları tekrar tekrar aradılar. Rusya, Çin ve Asya'daki diğer arkadaşlarımız sürekli arıyorlar. İki tane husus vardır: Birincisi "ne oluyor?" Türkiye olayı nasıl görüyor şeklindedir. Yani bir olanı anlamaya çalışıyorlar ve olanı anlamada ile izah etmede en objektif aktörlerden biri olarak Türkiye'yi görüyorlar. Onun için olayla ilgili görüşümüze başvuruyorlar. İkincisi "nasıl durdurabilirsiniz?" Ne yapıyorsunuz? Umutlanmalı mıyız, umutlanmamalı mıyız sorularıdır.
İfade ettiğiniz gibi bu durum, herkesin kendi ekonomisine ve iç politikasına ciddi maliyetler ile yükler getiren bir noktadadır. Yani herkes ayağını yorganına göre uzatacak; peki o yorganın ebadı ne olacaktır? Şimdi herkes onu hesaplamaya çalışıyor. Hiç kimse panik havası vermek istemiyor ve kendi toplumuna bunu yansıtmıyor; ama Avrupa'da ve Asya'da birçok ülkenin esas itibarıyla ifade ettiğiniz gibi özellikle enerji krizinden kaynaklı sanayi maliyetlerine ve tüketici fiyatlarına yansıyan çok ciddi ekonomik problem alanlarının olduğunu görüyoruz. Şu anda basınç noktaları oluşmaktadır. Savaş henüz birinci ayını yeni tamamlayacağı için piyasalar belki uzun vadeli bir kriz satın alımına gitmek de istemiyor. Devletler bunu biraz baskılıyorlar; reel piyasalarda biraz daha gerçekçi bir yaklaşım vardır. Bankalar sessiz sedasız biraz daha farklı davranıyorlar.
Ama esas itibarıyla ülkeler bu görüntüyü vermek istemiyorlar. Dolayısıyla gerçek resmin nerede olduğunu bizden duymak istiyorlar. Görüşlerini paylaşıyorlar. Birçoğu, sağ olsunlar, "Avrupa'daki büyük ülkeler, Çin ve Rusya ile beraber bir şey yapabilir miyiz?" diye tekliflerde bulunuyorlar. Yani bir arabuluculuk veya çözüme katkı noktasında beraber neler yapabiliriz diye yoğun öneriler ve teklifler geliyor. Hepsiyle görüşüyoruz ve onların da görüşlerini alıyoruz. Bu türden bir niyet ve görüş birliğinin olduğunu görmek esas itibarıyla bizim omuzlarımıza daha fazla yük bindiriyor ve daha fazla mesuliyet hissettiriyor. Genel manada bu noktada inanılmaz yoğun bir diplomatik trafiğimiz vardır.
"HÜRMÜZ BARIŞIN TEMEL PARÇALARINDAN BİRİNİ OLUŞTURACAK"
Hürmüz Boğazı ile ilgili aslında şu anda iki farklı alanda çalışma yürütülmektedir. Bunlardan birincisi; hâlihazırda var olan pratik sorunların çözümü, özellikle de bazı gemilerle ilgili yaşanan aksaklıkların giderilmesidir. İkincisi ise kalıcı bir çözümün nasıl inşa edileceğidir ki bu konu, ileride sağlanacak bir ateşkes ve barış anlaşmasının temel parçalarından birini oluşturacaktır.
Hürmüz Boğazı üzerine, Amerika Birleşik Devletleri tarafından Avrupa eksenli başlatılan farklı bir tartışma daha mevcuttur. Barışın sağlanamadığı bir senaryoda, bölgedeki sorunları aşmak için askeri bir güç kullanımı gerekirse; bunun nasıl mobilize edileceği ve ülkeler arasında nasıl bir ittifak kurulacağı tartışılmaktadır. Amerika'nın bu konuda bölge ülkelerine yönelik bir çağrısı bulunmaktadır. Ancak Avrupa'da daha farklı bir yaklaşım gözlemliyoruz: Birçok ülke, krizden doğrudan etkilendiği hâlde, İsrail-İran-ABD gerilimi ile Hürmüz Boğazı krizini birbirinden ayrı tutma eğilimindedir. Bunun temel nedeni, Avrupa kamuoyunun bu savaşta İran'a karşı Amerika ve İsrail'in yanında yer alınmasına yönelik gösterdiği tepkidir. ABD İsrail üzerinde ciddi baskı kurmalı.
Diğer yandan, Hürmüz'deki ticaret trafiğinin aksamaması adına sorunu askeri krizden ayrıştırma eğilimi güçlenmektedir. Bazı ülkelerin, en azından söylem düzeyinde bile olsa, bu trafiğin açılmasına destek verebilecekleri görülmektedir. Müzakereler esnasında ABD tarafı; belli bayraklara sahip ülkelerin gemilerinin boğazdan geçişine izin verilmesinin bir "iyi niyet göstergesi" olacağını ifade etmiştir. İran tarafı da bu öneriye olumlu bir yaklaşım sergilemiş; hatta Türk gemilerinin de bu süreçten istifade edebileceği belirtilmiştir. Taraflar arasında yürütülen paket çalışma nedeniyle şu an daha fazla detay paylaşmamız uygun olmasa da sürecin diplomasi ve diyalog yoluyla çözülmesi en büyük temennimizdir. Aksi takdirde, krizin uzaması hâlinde bölgede İran karşıtı daha geniş bir koalisyonun oluşması kaçınılmaz görünmektedir.
"KÖRFEZ KRİZİ GIDA GÜVENLİĞİNİ DE TEHDİT EDİYOR"
Hürmüz Boğazı'nın statüsü konusundaki tartışmalara gelecek olursak; dünya enerji arzının yüzde 20'sinin geçtiği bu stratejik bölge, sadece İran'ın değil; Umman, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer Körfez ülkelerinin de paydaşı olduğu bir alandır. Dolayısıyla boğazın statüsüne ilişkin kararların tek bir ülkenin görüşüyle değil, tüm paydaşların ortak anlayışı ve oydaşmasıyla alınması gerekmektedir. Uluslararası ticaretin selameti açısından geçişin fiziki ve hukuksal engellere takılmadan, öngörülebilir bir şekilde devam etmesi esastır.
Körfez bölgesindeki kriz, sadece enerji akışını değil, gıda güvenliğini de tehdit etmektedir. Geçen hafta bölgeye yaptığım ziyarette diplomatlarımızdan aldığım brifingler; deniz yolunun tıkanması nedeniyle gıda fiyatlarının hızla arttığını göstermektedir. Bu noktada Türkiye, kritik bir alternatif rota hâline gelmiştir. Avrupa'dan gelen veya Türkiye'den tedarik edilen gıdalar; Suriye ve Irak üzerinden kara yoluyla Körfez ülkelerine ulaştırılmaktadır.
Bu durum, Sayın Cumhurbaşkanımızın yıllardır vurguladığı "bağlantısallık" vizyonunun (Kalkınma Yolu ve Orta Koridor gibi projeler) önemini bir kez daha kanıtlamıştır. Eğer Kalkınma Yolu Projesi kapsamında Basra'dan sınırımıza kadar uzanacak boru hattı, demir yolu ve fiber altyapı çalışmaları daha önce tamamlansaydı, bugün Hürmüz Boğazı'nın kapanması bölgeyi bu denli sarsmayacaktı. Savaştan sonraki süreçte; Körfez enerjisinin Irak ve Suriye üzerinden geçerek Türkiye'ye ulaşacağı, buradan da Ceyhan üzerinden uluslararası piyasalara ve Avrupa'ya akacağı en az iki-üç yeni boru hattı projesinin hayata geçtiğine hep birlikte şahit olacağız. Bu projeler, geleceğin en güçlü alternatif planları olarak masadadır.
Bütün bu enerji kaynaklarını kendi üzerinden bir merkez (hub) olarak alıp hem kendi kullanımına hem de dünyanın hizmetine sunma konusundaki vizyonun ne kadar haklı olduğu aslında burada ortaya çıktı. Bu konuda çok şükür Sayın Cumhurbaşkanımızda o kadar net bir vizyon ve irade var ki; çoğu zaman gerçekleşmeyen işler, bizim muhataplarımızın yetersizliklerinden, karar alamayışlarından ya da diğer imkânsızlıklardan veya gecikmelerden kaynaklanıyor.
DÖRT KOLDAN ENERJİ AKIŞI
Şu anda kuzeyden, Rusya'dan gelen hatlar; Azerbaycan'dan gelen hatlar; İran'dan gelen hat ve Irak'tan kara yoluyla taşıdığımız petroller söz konusu. Aslında orada tam bir boru hattı ile enerji hattı kuracaktık; ancak kendi iç anlaşmazlıklarından dolayı bir türlü gerçekleşmiyor. Irak doğal gazını ve petrolünü, özellikle de doğal gazını bir türlü ne Türk ne de uluslararası pazara sunamıyoruz.
Şimdi Hazar Denizi'ndeki boru hattı meselesini yıllardır konuşuyoruz. Azerbaycan ile Türkmenistan arasında bir anlayış birliği oluşturup o kısa mesafeye bir boru hattı döşeyerek Türkmen gazının Azerbaycan üzerinden Türkiye'ye getirilmesi hedefleniyor. Bunlar inşallah gerçekleşecek.
Aslında bu savaş, bağlantısallığın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Dünya enerji piyasalarına ve enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesine de çok etkisi olacağını düşünüyorum. İnsanlar bu krizden ders çıkartıp; özellikle ucuz enerji peşinde koşan Güney Kore, Çin, Hindistan ve Japonya gibi birçok ülkenin farklı enerji arayışlarına gireceğini düşünüyorum. Önümüzdeki yıllarda nükleer enerjiye daha fazla yönelim olacağını öngörmek mümkün. ABD'nin Hürmüz ve çevresine yönelik olası askeri (özellikle kara harekâtı) planları var mı ve Türkiye bu süreci nasıl değerlendiriyor? Bu, bizim çok yakından takip ettiğimiz bir konu.
Bölgedeki Kürt kardeşlerimizin belli bir noktada istismar edilmesi ve bu oyuna alet edilmesi meselesi, bizim görmek istemediğimiz bir durumdur. Belli örgütlerin bu noktada MOSSAD tarafından temas edildiğini biliyoruz. Milli İstihbarat Teşkilatımız (MİT) bunu çok hassas bir şekilde takip ediyor ve bizleri de zamanlıca bilgilendiriyorlar. Sürekli raporları görüyoruz; İbrahim Bey ile de günde en az iki defa konuşuyoruz.
"NE EZİLMEYE NE İSTİSMARA İZİN VERMEYİZ"
Bu konu bizim yakın takibimizde. Hem Suriye hem Irak hem de İran'daki Kürt kardeşlerimizin durumuyla ilgili perspektifimiz nettir. Cumhurbaşkanımızın ve bizim durduğumuz yer bellidir. Ne oradaki insanların ezilmesine müsaade ederiz ne de başka ülkelerin kendi çıkarları doğrultusunda onları istismar etmesine izin veririz.
Diğer taraftan, İsrail'in bu konudaki arayışı bitmiyor; temas ve teklifleri de gizlenmeden devam ediyor. Buna yönelik karşı duruşumuz sürecektir. Adaların işgaliyle ilgili senaryoların olduğuna dair raporlar var, bunları görüyoruz. Eğer savaş uzarsa, savaşan taraflar ellerinde nasıl daha fazla manevra alanı tutabilirler? Savaşta İran, Hürmüz Boğazı'nı kapatarak stratejik bir avantaj elde etti. Şimdi ABD de gider, İran petrolünün %70-%80'inin ihraç edildiği adayı ele geçirirse, o da başka bir stratejik avantaj elde etmiş olur.
"TÜRKİYE ATEŞKESİ ÖNCELİKLİ GÖRÜYOR"
İşte bunun için biz kendimizi sürekli zamana karşı yarışıyor gibi hissediyoruz. Bu tür kalıcı etki bırakacak operasyonlar gerçekleşmeden bir an önce barış anlaşmasında ve ateşkes müzakerelerinde bir yere varılmasını istiyoruz. Aksi takdirde bu tür hareketler yapıldı mı geri dönüşü zor olur ve masadaki dengeleri çok fazla etkiler. Taraflar o anda kimin eli daha güçlüyse, ona göre bir dil kullanmaya ve şartlarını değiştirmeye başlar.
Sayın Cumhurbaşkanımız, Başbakanlık döneminden itibaren devlet yönetiminde sorunların çözümüne yönelik, problem çözme tekniği açısından oldukça özgün ve yaratıcı yaklaşımlar geliştirmiştir. Konulara her zaman sonuç odaklı bir perspektifle yaklaşmıştır. Bu yaklaşım yalnızca uluslararası ilişkilerdeki çatışmaların çözümünde değil, her alanda kendisini göstermektedir. Esas olan, usullerin kutsanmasından ziyade meselenin nihayete erdirilmesi ve somut bir sonuç alınabilmesidir.
Türkiye'nin siyasal çizgisi ve tarihi yolculuğu oldukça belirgindir. Bu coğrafyadaki halklarla, milletlerle ve kültürlerle kurduğumuz köklü ilişkiler ile modern dünya olaylarından çıkardığımız dersler ortadadır. Dünyanın farklı bölgelerinde görülen kalkınma, refah, mutluluk, istikrar ve huzur ortamı neden bizim coğrafyamızda da hâkim olmasın? Türkiye, coğrafi konumu gereği dünyada eşine az rastlanır istisnai bir duruma sahiptir. Birçok farklı kültür, siyaset ve coğrafya havzasına aynı anda eklemlenmiş durumdayız. Kendimizi tek bir havza ile tanımlamamız mümkün değildir; aksine her biriyle etkileşim hâlindeyiz. Bu durum, her bölgeye özel analizler, duruşlar ve eylemler geliştirmemizi zorunlu kılmaktadır.
Kuzeyimizdeki Kafkaslar'dan doğumuzdaki İran, Afganistan ve Pakistan hattına; güneyimizdeki Irak ve Suriye üzerinden Orta Doğu'ya ve Kıbrıs merkezli Doğu Akdeniz havzasına kadar her bölge, Türkiye için ayrı bir politika alanıdır. Batımızda ise Ege, Yunanistan, Bulgaristan ve Balkanlar üzerinden Avrupa'ya uzanan stratejik hatlar bulunmaktadır. Tüm bu bölgelerin kendine has fırsatları olduğu kadar krizleri ve sıkıntıları da mevcuttur. Türkiye olarak bu gerçeklerden kendimizi soyutlamamız mümkün değildir.
Bölgesel krizleri yönetebilmek için üç temel unsura ihtiyaç duyulmaktadır: Sağlam bir irade, nitelikli bilgi ve analiz kabiliyeti ile etkili eylem gücü. Cumhurbaşkanımızın halkın seçimine dayalı meşruiyeti ve Türkiye'deki siyasi iradenin sürekliliği, bölgedeki niyetimizin güvenilirliğini test etmektedir. Avrupa'da sıkça gördüğümüz kısa ömürlü iktidarların aksine, Türkiye'deki uzun erimli yönetim ve istikrarlı ilkeler, ülkemizi bölgede "emin bir ortak" konumuna taşımıştır. Uzun vadeli politikalar ve krizlerden çıkarılan derslerin doğru bir ortalamasının alınması, bu başarının temelidir.
İŞ BİRLİĞİ VE "KAZAN-KAZAN" MODELİ
Siyasal kültürümüzde temel prensibimiz dominasyon değil, iş birliğidir. Güçlü bir ülke olarak kaba kuvvet ya da örtülü faaliyetler gibi yollara başvurma imkânımız olmasına rağmen, biz her zaman şeffaf, açık ve herkesin faydasına olacak "kazan-kazan" modelini tercih ediyoruz. Bölge ülkelerinin her birinin kendi menfaatlerini gözetme hakkına saygı duyarak, gönüllü katılıma dayalı bir barış iklimi inşa etmeye çalışıyoruz.
Türkiye'nin diplomatik gücünün arkasındaki en büyük etkenlerden biri de aktörler arasındaki devamlılıktır. 2007 yılından bu yana devletin kilit noktalarında bu süreçlerin kesintisiz içinde yer alan bir kadro olarak, bölgedeki liderlerle 20 yıla yakın süredir devam eden bir tanışıklığımız bulunmaktadır. Bu kişisel ve kurumsal devamlılık, uluslararası ilişkilerde paha biçilemez bir güven ortamı oluşturmaktadır. Bölge liderlerinin Sayın Cumhurbaşkanımıza duyduğu derin güven, bazen ülkelerin kritik meselelerde Türkiye'nin hakemliğini veya önerisini talep etmesine yol açmaktadır.
Eğer Türkiye'nin olayları kendi lehine eğip büktüğü, mezhep ya da etnik savaşları kışkırttığı veya suistimaller peşinde koştuğu düşünülseydi, bu politikaların hiçbiri karşılık bulmazdı. Türkiye'nin yıllardır sürdürdüğü bu tutarlı çizgi, "sözü neyse ameli de odur" ilkesinin bir sonucudur. Bu yaklaşım, bugün uluslararası ilişkiler literatüründe üzerine tezler yazılan özgün bir model hâline gelmiştir.
Benim Meclis teki tecrübem şu: Zaman zaman büyük bir memnuniyetle davet ediliyoruz ve gerek açık oturumlar gerekse kapalı oturumlarla bilgilendirmeler yapıyoruz. Sevindirici olan şey şu; mesela Filistin meselesi, Gazze sorunu... Türkiye'de her konuda bir görüş ayrılığı veya ihtilaf olabilir ama gerçekten insanın gurur duyduğu bir manzara var; bütün renklerden siyasi partilerin hepsi bu konuda tek bir ses oluyorlar.
Ama tabii siyasetin kendi içinde bir kuralı var; tek seslilik olsa da eleştiri yapmak ya da yapılanı takdir edip etmemek siyasetin diğer kurallarıyla işliyor. Burada da ben İran meselesinde de bölge konularında da genel itibarıyla aklıselim bir yaklaşımın olduğunu görüyorum. Ancak iktidar eleştirisinde, bizim eleştirimizde zaman zaman farklı yaklaşımların olduğunu da görüyorum. Elbette insanın tabiatı gereği eleştiriler kimsenin hoşuna gitmez ama demokrasilerde eleştiri yapılması gerekir.
"YARIM CÜMLEYLE MUHALEFET" ELEŞTİRİSİ
Ben kendi adıma şunu yapıyorum: Söylediğim sözün tamamını dinleyip, o bütünlük üzerinden eleştiri yapanları büyük bir dikkatle ciddiye alıyorum. Ama konu gündelik siyasette biraz "vurma", yıpratma, puan alma meselesine ya da sadece söz şehvetiyle kalabalıkları galeyana getirme çabasına dönüştüğünde; işte orada eğilip bükülmeler başlıyor. Olay propagandaya dönüştüğünde ise tatsız bir alana doğru gidiyor ki o da artık siyasetin kendi içinde yapacağı bir şey.
Bir de biz iktidarda olduğumuz için elimizde yapacak çok konu var. Muhalefetin ise eleştiri dışında bir silahı olmayabiliyor. Haklı olarak eleştiri nitelikli yapıldığı zaman başımızın üstünde yeri var. Ama benim söylediğim bir cümlenin yarısını alıp, diğer yarısına bakmadan muhalefet yapanların durumu başka bir konu. Bu durumlar yaşanıyor ancak genel itibarıyla hem Filistin meselesinde hem de diğer bölgesel konularda bir ortak duruş olduğunu görüyorum.
ULUSLARARASI ARENADA "TÜRKİYE DURUŞU" VURGUSU
Bu durum bize daha fazla mesuliyet yüklüyor. Ben bunu uluslararası arenada da sıkça dile getiriyorum. Örneğin Riyad'daki toplantıda bunu ciddi bir şekilde ifade ettim. Hatta Pakistanlı kardeşlerimizle beraberken orada dedim ki: "Ben sizin duruşunuzu anlıyorum, her gün füze yiyorsunuz; fakat diğer taraftan burada şöyle bir durum var; bizim milletimiz, İsrail'in ortaya çıkardığı fitnenin büyüklüğü karşısında çok ciddi bir duruş içerisinde." Aynı şekilde Pakistanlılar da öyle... Eğer bir duruş sergileyecekseniz bunu Müslüman kamuoyuna çok iyi anlatmanız, onları ikna etmeniz ve kazanmanız lazım. Bunun olmadığı bir yerde sonuç alınamaz.
Ben parlamentoya gittiğimde oradaki partilerin duruşunu görüyorsunuz. Amerika'nın ve İsrail'in ortaya koyduğu bu pozisyonun size verdiği zararın İran üzerinden olduğuna inanıyorsunuz ama bunun bir şekilde halka iletişiminin yapılması lazım. Dolayısıyla bunu dikkate almalısınız. Biz bunu dikkate alıyoruz. Bu uyarılarımız neticesinde orada İsrail ile ilgili o cümle bildiriye girdi. Bunu sadece Türkiye'deki siyasal duruşun uluslararası ilişkilerdeki hareketlerimizi nasıl etkilediğine örnek vermek için söylüyorum. Bizim durduğumuz yer zaten orası. Umarım Türkiye, hayati birçok konuda bu birlikteliği yakalar. Fikir birlikteliğimizin olması güzel, eğer bunu biraz da eylem ve anlayış birliğine dönüştürebilirsek daha fazla etki üreteceğiz diye düşünüyorum.
GAZZE İÇİN YOĞUN DİPLOMASİ TRAFİĞİ
Bugün öğleden sonra Zoom üzerinden Gazze konulu bir toplantıya katıldım. Biliyorsunuz bu barış kurulunun bir Gazze komitesi var, onun üyelerinin katıldığı bir toplantıydı. Birinci aşamadan ikinci aşamaya nasıl geçeceğiz, birinci aşamada tamamlanmamış hususlar neler, ikinci aşamada neler yapılması gerekiyor; bunlara yönelik çalışmalar yaptık.
Tabii burada İsrail'in oyunbozanlığı her konuda olduğu gibi burada da mevcut. Tarafların birtakım beklentileri var. Birinci aşamada tamamlanmamış olan insani yardımlar, barınma, günlük hasta mobilizasyonu, Refah Sınır Kapısı'nın açılması ve belirli miktarda kamyonun giriş çıkış yapması gibi şekil şartlarının ve pratikteki hususların hayata geçmesi gerekiyor. Bu, öncelikli konumuz.
İkincisi, yarın ve sonraki günlerde Hamas ile ilgili bazı konular üzerine toplantılarımız olacak. Birkaç gündür Hamas ile konuştuğumuz konular var. Bu görüşmelerin neticesinde ileriye yönelik atılacak adımlar netleşecek. Konuyu ilerletmeye çalışıyoruz, Gazze hiçbir zaman gündemimizden düşmedi ve düşemez de. Oraya dedike olmuş, sürekli çalışan bakan arkadaşlarımız var, biz de konuyu ciddiyetle çalışıyoruz. Hatta bugün Cumhurbaşkanımızı Dolmabahçe'de yürüyen süreçler, sorun alanları ve aktörlerin tavırları konusunda detaylıca bilgilendirdik.
Gazze gündemimizden düşmeyecek; hiçbir savaşın orayı unutturmasına izin vermeyeceğiz. Bizim için Gazze'deki bir numaralı tehlike Gazze'nin insansızlaştırılması ve Filistinsizleştirilmesidir. Bunun önüne geçmek için elimizden gelen her şeyi yapacağız.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.