Kerime Yıldız

Kerime Yıldız

“ALİ AKTAŞ KİM Kİ?”

Aklım, fikrim, duygularım karmakarışık. Sürekli, “İyi ki dinimi, derneklerde vakıflarda değil; okuma yazma bilmeyen annemden öğrenmişim; iyi ki milliyetçiliği, ülkü ocaklarında değil; adam gibi milliyetçi büyüklerimin sohbetlerinden, kitaplarından öğrenmişim.” diye şükrediyorum.  

İki Ali… İkisi de hukukçu.

Birisi, bir gazetenin başyazarı. Her gün yazıyor. Hiç ara vermiyor. Perhiz yapması lâzım ama yapmıyor. Kendince adâleti arıyor. Eskiden ben de öyle sanıyordum. Oysa tek derdi paraymış. İBB elden gidince bunu, daha iyi anladık. Çıldırdı. Ekrem aşağı, Ekrem yukarı! Ekrem musluğu kapatmasa “Cici Ekrem” olacaktı. Niye olmasın?  Şimdi “lanetullah fetö” dedikleri hocaefendilerine, bir zamanlar tapmıyorlar mıydı? Güç kimdeyse, para kimdeyse kalemleri onun emrinde değil mi?

Diğeri, Ali Aktaş. 2017’de Mor Beyin kumpasını deşifre eden üç kişiden biri. Üç-beş , bin-iki bin değil, 11 480 kişinin tahliyesini sağlayan adâlet savaşçısı. Mor Beyin mağdurlardan birisi, tahliye olunca cebinden hastane randevusu yazılı beyaz bir kâğıt çıkarıp oğluna uzatmış; “Ali Altaş, Koray Peksayar ve Tuncay Beşikçi”nin adlarını, bu kâğıda yazmasını istemişti. Unutmayıp her gün duâ etmek için.

Üzerine kitap yazılacak, film çekilecek, hukuk fakültelerinde ders olarak okutulacak bu adâlet savaşı, üç ismin yazıldığı bu ak kâğıt ve Ali Aktaş ismi, nedense diğer Ali’nin gündemine hiç girmedi.

Ne zaman ki siyâset söz konusu oldu, böyle birinin varlığını fark etti. Hoş, etmese daha iyiydi.

Yazdıkça kararan Ali, aklını siyâsetle öylesine bozmuş ki Ali Aktaş’ı, sırf Saadet Partisi’nin Cumhur İttifakı’na katılmasına itiraz ettiği için “fetönün avukatı” ilân etti. Oğuzhan Asiltürk bile daha insaflıydı. “Ali Aktaş kim ki?” dedi sâdece.

Geçen hafta Habertürk ekranında bir tartışma oldu. Berat Albayrak istifa edince bıyıkları kesilmiş kedi gibi sağa sola saldıran pelikanlardan birisi, telefonla bağlanıp Habertürk’deki herkesi fetöcü yaptı. Hülya Hökenek de “Hadi canım hadi!” diyerek yayından kovdu. İsmail saymaz ise açtı ağzını, yumdu gözünü. Kaplan’ın, Taraf gazetesinde nasıl tetikçilik yaptığını, hocaefendisine yazdığı şiiri ortaya döktü.

Bilenler biliyordu ama Kaplan’ı beşikten Erdoğancı zannedenler de artık geçmişini öğrenince kaçarı göçeri kalmadı. Kaplan, dün akşam ahaber ekranında ilk defa, Taraf yazarı olduğunu itiraf etti. Ama ne itiraf! Haftada bir yazıyormuş da, binâya birkaç kere gitmiş de bilmem ne! Toplam bir dakika sürmedi, seneler süren mâcerâsı. Bu kadar öyle mi? O kalemden saçılan zehirleri, PKK güzellemelerini, devlete başkaldırı çağrılarını, soykırım şakşakçılığını, Başbakan Erdoğan’ı Vahşi’ye benzetmeyi ne yapacağız? Gazetenin ağabaları, başörtülü bir yazarın bunları yazmasının tesir gücünü çok iyi bildiklerinden “Hadi prenses!” diyerek neler neler yazdırdılar. Dialog adına, kilisede Hristiyan pozu bile verdirdiler.

Bu dinlerarası dialog pozuna, en çok Ali’nin gazetesi kızmıştı. Neredeyse Hristiyan bir ajan ilân etmişti, başörtülü kızımızı. (Ben öyle düşünmüyorum. Bu konudaki fikrimi daha evvel yazmıştım. Ajanlarla kullanışlı aptalları ayrı tutarım.)

Şimdi….

Bir adâlet savaşçısını, siyâset uğruna “fetönün avukatı” ilân eden hukukçu Ali, fetösever geçmişi gün gibi ortada olan Hilâl bacısına sâhip çıktı.

Nereden nereye?

Yazık, çok yazık!

Sağolasın Ali Aktaş! Sağolasın Tuncay Beşikçi! Sağolasın Koray Peksayar! İyi ki varsınız!

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum