Şevket Bülent Yahnici: BİR DIŞ POLİTİKA ANALİZİ

Şevket Bülent Yahnici: BİR DIŞ POLİTİKA ANALİZİ

Şevket Bülent Yahnici "BİR DIŞ POLİTİKA ANALİZİ" ile Ngazete'ye konuk oldu.

 

BİR DIŞ POLİTİKA ANALİZİ

Şevket Bülend YAHNİCİ

 

 

SOĞUK HARP VE “YILDIZ SAVAŞLARI”SONRASI DÜNYA

 

Dünyamız, yaşadığı birinci ve ikinci büyük harplerden sonra, uzun süreli bir “soğuk savaş” dönemine girdi. 20.yüzyılın ikinci yarısı hemen hemen (1945’den başlayarak) doğu dünyası ile batı dünyasının güç yarıştırdığı bir mücadeleye tanıklık etti. Belki silahlar konuşmadı ama bir yanda ABD’nin başı çektiği batı ve “kapitalist” diye adlandırılan, diğer yanda SSCB’nin önderlik ettiği doğu veya “komünist” blok bu yarışın yarışçıları oldular. Batıda AB, doğuda ise Çin etkili figürler olurken Japonya gibi bazı ülkelerin de bu güç yarışı ve dengesinde etkili olduğu gözlendi.

Bu yarışın adı kimi zaman “Yıldız Savaşları” diye anıldı. Berlin Duvarı’nın yıkılması, SSCB’nin dağılması  gibi olaylar, sanki “Yıldız Savaşları’nın” ABD tarafından kazanıldığı gibi bir durum ortaya çıkardı. Hatta ABD birkaç sene boyunca (rakibini deviren boksörlerin ringde çalımlı dolaşması gibi) bu işin tadını da çıkarmadı değil…

 

Ancak işler, 20.yüzyılın bitmeye yüz tuttuğu,21.yüzyılın ilk çeyreğinin yaşanmakta olduğu şu içinde bulunduğumuz yıllar içerisinde hiç de göründüğü gibi veya tahmin edildiği gibi gelişmedi. Bir kere kanat ülkeleri olarak adlandırılan ve Sovyet ekonomisini daralttığı düşünülen ülkeleri çırpan SSCB’nin yoluna devam ederken artık küresel bir güç olamayacağını düşünenler yanıldı.  Rusya Federasyonu kendisini derledi, topladı; ( Putin’in varlığı ve etkisi tartışılamaz ) oligarkları dize getirdi, yeniden güçlü, zengin ve etkili olma sürecine girdi. Tekrar büyüme, büyük ülke olma yolunda ilerlemeye başladı. Çökeceği, açlık, kıtlık çekeceği, mafyanın elinde oyuncak olacağına inanılan Rusya, böyle düşünenleri yanılttı.

 

Diğer yanda ABD’nde ise iç sorunlar büyüdü; harcamaların artışına, dışarıdaki büyük israfa karşı içten içe içerleyen bir toplum yapısından bu kaygıları yüksek sesle dile getiren öfkeli bir toplum yapısı ABD için geçerli oldu. Halkın gelir dengesizliği, borçlanma artışı gibi olaylar Amerikan kamuoyunun sesinin yükselmesine ve yönetimleri zorlamasına sebep olunca, işler ve dengeler değişti. ABD içeride ve dışarıda kan kaybetmeye başladı, ringin galip boksörü edası kırıldı.

 

Diğer yanda büyüyen bir Çin, bir milyarı aşan nüfusu ile dünyanın dengelerini zorluyor. Eski gücüyle ve sessiz haliyle Japonya, İngiltere ile problemlerine rağmen AB, Güney Kore, Hindistan gibi faktörler/figürler de hesaba dâhil olunca dünyanın pek de öyle kolayca telaffuz edildiği gibi “TEK KUTUPLU DÜNYA” olmadığı/olamayacağı ortaya çıktı. Her ne kadar küresel güç ve sermayenin uluslararası etkisi tartışılmaz bir gerçek ise de işin devletlerarası ilişkiler itibarıyla farklı bir boyutta olduğu çok açıktır.

Dünyanın yeniden çok kutuplu bir yapılanmaya evirilmekte olduğu görülmektedir.

 

“Arap Dünyası” dediğimiz devletlerin her biri ayrı bir havadadır; “Arap Birliği” vb. gayretlerin lafta kaldığı bir gerçektir. Öyle, “İslam Birliği”, “Müslüman Dünyası” laflarının da dünya dengeleri açısından bir anlam ifade etmediği ve etmeyeceği anlaşılmıştır.

 

Üç, dört devletçiğin türediği Libya, neyin ne olduğunun/olacağının karıştığı Mısır, hangi hesabın, karışık işin içinde olduğu bilinmez Suudi Arabistan, kargaşamahkûmu Irak-Suriye; kendi İslam’ını diğerlerinden ayrı bir yere koyan İran, Sudan, Yemen… (Hangi İslam Birliği) sorusunu sorduracak bir durumdan bahsediyoruz.

 

Ben hayatının yarım asrını “nasyonalist” düşünce ve ideoloji içerisinde yaşamış, Gökalp’in şiirini15 yaşından beri şuurla okuyan bir insanım. Dün “Turancıydım”, bugün de…  Yukarıdaki laflarıma “İslamcılar” kızmışlardır, şimdi yazacaklarıma da “Türkçüler” kızabilir… Kızabilirler, kızsınlar. İslam âlemi nasıl birbiriyle anlaşmaz/anlaşamaz bir hal sergiliyorsa; aynı hal “Türk Dünyası” için de geçerlidir. Türkçü teori sahipleri her ne kadar benim fikrimin aksini iddia etseler de, maalesef Türk kökenli devletler birbirini takmaz, birbirlerine sevgiyle saygıyla yaklaşmaz haldeler. Bu konuda örneklere girmek istemiyorum. Ama Polyanna’cılık   oynamanın bir âlemi ve gerçekliği olmadığı da ortadadır.

 

Dolayısıyla dünyada var olan bahis konusu büyük yarışta ne İslam ülkelerinin, ne Arap ülkelerinin ne de Türk devletlerinin etkili ve bu yarışın koşucusu olamayacağı açıktır.

 

Özellikle Kore Savaşı sonrasından bu tarafa batılılığı benimsediği açık olan; batı ülkelerini de başta ABD olmak üzere “müttefik” belleyen bir dış politika çizgisi benimseyen Türkiye, NATO’nun askeri gücü oldukça büyük bir üyesi olarak uluslararası planda yerini aldı. Uzun yıllardan bu yana da, bir devlet ideali ve politikası olarak AB’ne üye olmayı hedefledi… Bu yön ve yolda ilerledi ya da niyet böyle olmasına rağmen ilerleyemedi! Geldiğimiz veya bulunduğumuz nokta da ilerleyememiş olduğumuzun anlatımıdır.

 

Gün itibarıyla ABD ile ilişkilerimizin iyi olmadığı açıktır. İki tarafın zaman zaman dillendirdiği “vazgeçilmez müttefiklik” sözüne artık sokaktaki ABD ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bile inancı kalmamıştır. Bu lafların göstermelik olduğu ve bir kandırmaca/aldatmaca olduğu çok açıktır.

Yine an itibarıyla AB’nin hem bütünüyle hem de AB üyesi ülkelerle aramızda soğuk yeller esmekte olduğu biliniyor. Gerek AB’nin resmi yönetimi gerek Alman, İtalyan, Avusturya, Hollanda, Fransız politikacıları ve yönetimleri hem kendi kamuoylarında hem de AB nezdinde hakkımızda (aleyhimizde) çuval çuval laf etmekteler.

 

Rusya gelip Orta Doğu’ya yerleşmiştir, yanında İran desteği vardır. Bu coğrafyada bizim varlığımızdan hoşnut olmadıkları da açıktır. Ruslarla imzaladığımız ,“Mutabakat” denilen metin (neyin mutabakatı ise) bizi “Esat yönetimi ile görüşün, PKK/YPG nin oturacağı masaları kabullenin” diye yönlendirmiştir.

 

Suudilerle aramızdaki kriz had safhadadır, geleceğin kralı olacak prens, ülkemizde işlenen bir fiilin azmettiricisi olabilmiş, bunu çekinmeden beyan etmiştir.

 

Doğu Akdeniz’de güç dengesi problemlerinin yaşanmasıyla birlikte, Güney Kıbrıs’ın, Mısır’ın, İsrail’in, Akdeniz’e kıyısı olan birçok ülkenin bize karşı bir ittifakın içine girdikleri görüldü.

Barış Pınarı vs. derken dünyada bir ilk gerçekleşti ve hem İsrail hem Filistin aynı anda bizi kınadı!… Bu nasıl bir dış politika başarısıdır ki, kendimize karşı hem İsrail’i hem Filistin’i aynı cephede buluşturduk.

Dünya yüzünde aramız iyi diyebileceğimiz bir Arap ya da İslam ülkesi var diyebiliyor muyuz?

 

Aynı hal, Türk kökenli devletler açısından da farklı değil, ancak bu konuyu fazla deşelemek istemiyorum.

 

Netice; netice şu ki, dünyada herkesle “papaz olabilmeyi” ve bu derece dostsuz kalabilmeyi becerip kotaracak bu “dış politika dâhiliğine” nasıl gelebildik? Akıllara ziyan…

 

2002’li yıllardan itibaren “stratejik derinlik” adıyla başlatılan ve bu ülkenin yalnızlığa, dostsuzluğamahkûm edildiği bir “çılgın dış politika” dönemi yaşıyoruz. “Sıfır sorun” demiştik, sorunsuz bir işimiz kalmadı. Bunun adı “stratejik derinlik” değil olsa olsa “kör kuyu ”dur.

 

Hala da yüksek sesle konuşmanın, öfkeyle bağırmanın dik durmak demek olmadığını anlayamamış durumdayız. Dikleşmek, dik durmak değildir.

 

Irak’ta yapılan yanlışlar Ortadoğu’daki varlığımızı, etkimizi tehlikeye soktu, köreltti. Bin yıllık Türkmeneli’nin, kürdistana dönüşmesini seyrettik. “Irak’ın toprak bütünlüğünden yanayız” nutukları ata ata Ortadoğu’daki varlık ve itibarımızdan olduk. Aynı şekilde yanlışlar ve yanlışlıklar zincirini devam ettirdiğimiz Suriye politikaları başımızın derdi oldu. Beş milyon Suriyeli geldi, Türkiyeli oldu. Milyarlarca dolar  harcadık, harcıyoruz. Ama işler her geçen gün kötüye gidiyor. Esat’la niye “kanka” olmuştuk bugün niye “Esed” belli değil. Şimdi de “Suriye’nin toprak bütünlüğü” demekteyiz. Esat ya da Esed de aynı şeyi söylemiyor mu? Komik!...

 

Dış politikamızı acemice yürütüyoruz. Yılların diplomatlarını dış politikada devre dışı bırakıyoruz. “Hariciye” tecrübesi/tahsili olmayanları diplomat yapıyoruz. Bunlar tehlikeli işlerdir. İç politikada Parlamento nasıl devre dışına itiliyorsa, dış politik ilişkilere eskiden bir nebze de olsa etkisi olan Meclis bu alanda da devre dışında tutuluyor.

 

Uluslararası ilişkilerini bu halde yaşayan bir ülkenin ne iç politikasının ne de güvenlik problemlerinin (sınırlar itibarıyla) ne de ekonomik konularının halinde ve yolunda gitmesi imkândâhilinde değildir.

Bir Türk vatandaşı, ülkesini seven bir vatanperver olarak ilgili, yetkili ve sorumlu herkese sesleniyor ve DIŞ POLİTİKADA AKLA, MANTIĞA, GERÇEĞE dönmenin zamanının geçmekte olduğunu söylüyorduk.

“YARIN ÇOK GEÇ OLACAKTIR!...”diyorduk.

 

VİRÜSTEN ÖNCE, VİRÜSTEN SONRA

Yazımızın”SOĞUK HARP VE “YILDIZ SAVAŞLARI SONRASI DÜNYA”başlıklı ilk bölümündearza çalıştığımız hususlar, olaylar ve şartlar normal olarak yürüyen bir dünyaya bakış ve değerlendirme idi. Şimdilerde bütün dünya din, ırk, ülke ayrımı olmaksızın bir büyük bela ile karşı karşıya kalmış durumda. Corona adlı virüs insanlığı tehdit etmekte. Büyük küçük demeden dünyanın bütün ülkeleri kapılarını çalan, insanlığı tehdit eden/esir alan bir musibetle karşı karşıya.

Öyle ki; insanlar evlerinden çıkamaz, bürokrasi, ticaret, üretim, üniversite, akla gelen gelmeyen her şey her ülkede durmuş vaziyette… İnsanlık nefes almadan bu belalı günlerin ne zaman sona ereceğinin beklentisi içinde. Bu beklenti ve belalı dönemin sonunda büyük kayıplar vererek belki de dünyanın yaşadığı 1929 krizinden daha büyük tahribata uğramış günleri göreceğiz.

 

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Belki dünya/insanlık tarihi “VİRÜSTEN ÖNCE – VİRÜSTEN SONRA” diye okutulacak. Tıpkı M.Ö – M.S gibi… O derece…

Peki Türkiye. Türkiye ne olur? Ne olacak?

 

Yukarıda arza çalıştığımız tabloda zaten iç açıcı bir noktada olmadığımız çık açıktır.

 

Virüsten sonra dünya ne olacak, bu dünyada Türkiye ne olacak ve nerede duracak? Bugün belki canımızın yandığı, bağrımıza ateş düştüğü şu anda bunu/bunları düşünecek halde değiliz. Belki de, “şimdi bunları düşünmenin sırası mı?” denilecektir.

 

Fakat geliniz biz burada bir “gelecek okuma” çalışması yapmaya çalışalım. “Virüs Sonrası” günlerin neler getirebileceğini, dünyanın nasıl şekilleneceğini; ulusların/devletlerin ne hallere evirilebileceğini ve dünyada uluslararası politikaların hangi şekillenmeleri yaşayabileceğini şimdiden düşünmek gerekir. İhtimal hesaplarına göre geliştirilecek ihtimal senaryoları yapılmalıdır.

 

VİRÜS SONRASI günler/yıllar için öncelikli iki temel soru olacaktır. Bu belanın etkisi dolayısıyla en çok zararı kimler hangi ülkeler gördü? İkinci soru en az zararla “yırtan” ülkeler hangileridir? Bir de üçüncü bir soru vardır ki; saçma gelebilir ama kaçınılmazdır, bu belayı karlılığa çevirebilen, karla çıkanlar olmuş mudur? Yaşayacak ve bu soruların sorulduğu, cevapların arandığı günleri göreceğiz.

 

Krizin çıkmasına, virüsün yayıldığı ülke olarak sebep olan Çin ile Rusya’nın kriz sonrasına en az hasarlı ülkeler olarak çıkabilme ihtimalleri yüksek görünüyor. Hala büyük ekonomik gücü ve ilişkileri ile etkili olan Japonya’nın da kriz sonrasının güçlü aktörlerinden birisi olma ihtimali yüksek görünüyor. “En az zararla çıkma” veya “en az kaybetme sözleriyle ifade edilebilecek ülkeler de olacağı açıktır. “En çok kimler kaybedebilir?” çok önemli bir sorudur. ABD’nin, İtalya’nın, İran’ın bu grupta yer almaması imkânsız gibidir. Türkiye’mizin de ağırlıkla ve maalesef bu grupta yer alması çok güçlü bir ihtimal. İspanya için de sıkıntı görünüyor. Bütünüyle AB için bir değerlendirme yapılırsa durumlar daha da değişiklik gösterecek gibi. İngiltere dışında ve fakat menfi etkilenmesi yüksek bir ülke… Ancak güçlü ve tesirli Anglosakson çevresini bütün dünya politika ve ekonomisinde harekete geçirme şansı olan bir ülke. Ayrıca AB dışında AB’nin yaşayacağı muhtemel problemlerin dışında kalmış olması da kullanacağı lehte bir faktör olacak. AB bünyesinde, bu birliğin bu günlere gelmesine sebep olan mecburiyet ve güven kültür, kriz sonrasına zayıflamış bir halde yansıyacak. Özellikle İspanya, İtalya gibi mağdurlar yalnız bırakmışlıklarının hesabını soracaklardır. Askeri ve siyasi birlik hesaplarından sonra ümit kesilen ekonomik birlik de sorgulanır hale gelecektir.

 

Olur, mu veya olacak mı bilemem ama aşı bulunursa, bulunacak olursa bu işin sahibi olan ülkenin kriz sonrasının güçlü devleti olması kaçınılmazdır.

 

Yaşanan kriz sırasında BM, IMF, AB, Dünya Bankası, Dünya Sağlık Örgütü gibi uluslararası üst kuruluşların başarısız kaldığı, etkisiz kaldığı gözlemlendi. Bütün bu kuruluşlarda VİRÜS SONRASI günlerde problem yaşanmaması imkânsızdır. Dağılabilirler, çözülebilirler ya da oturup yeniden ve nasıl devam edebileceklerini derinden düşüneceklerdir.

 

Yine aynı şekilde krizin sebepleri ve süreci yönetememe suçlamaları pek çok ülkede yönetimlerin sorgulanmasına yol açacaktır. Çin yönetimi bile bu sorgu sürecinden nasibini alabilir. ABD’nde Cumhuriyetçi veya Demokrat ayırt etmeksizin ülke kaynaklarının nereye ve nasıl harcanmakta olduğundan rahatsız olan tabanın öfkesi yükselecektir. ABD, İngiltere ve AB, yönetimlerinin sarsılacağı ülkeler olacaktır. Yani, dünyanın her yerinde ülke yönetimlerini yüksek sesle sorgulayan halklar diğer yandan da uluslararası kurum ve kuruluşları sorgulayacaklardır. Bu kargaşa hali ülkelerin iç siyasetlerine ve ekonomilerine negatif anlamda tesirler meydana getirirken, uluslararası siyaset ve ekonomi de bundan menfi anlamda nasibini alacaktır.

İşte işin bu noktasında ülkelerin ve dünya siyaset ve ekonomi hayatının gündemine yeni sorular gelecektir.

 

Tek kutuplu olacak gibi tahmin edilen ve fakat Japonya, Çin, Rusya, Hindistan, Güney Kore, AB, İngiltere gibi küresel güç ve aktörlerin devreye girmesiyle çok kutupluluğa evirilen dünyada VİRÜSTEN SONRA nasıl bir şekillenme olacaktır? Bir kere hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı/olamayacağı çok açıktır. Yeni bir dünyanın şekillenmemesi imkânsızdır. YENİ BİR DÜNYA… Bu yeni düzende ülke yönetimleri ve uluslararası kurum ve kuruluşların sorgulanacağını ve yeniden şekilleneceğini beklemek gerekir. ABD, AB ve İngiltere gibi aktörler yüksek kayıpla çıktığında kriz sonrasının yeni güçlü aktörleri kimler olacaktır? Çin ve Rusya’nın VİRÜS SONRASI güçlü aktörler olabilecekleri görülüyor. (Japonya?)

 

Peki, bu yenidünya düzeninde küresel ekonomiyi kim kontrol edecek? Üretenlerin öncelik alacağı tartışılmaz. Peki, üretenlere parayı sağlayan, karşılıksız finans kaynaklarını sağlayabilen arkadaki güçler ne olacaktır? Onların patronluğu devam edecektir. (klasik batılı finans patronlarının dışında  Çin bankalarına dikkat!) Finans, teknoloji ve üretim (üreten) yeni devrin de gücünü elinde tutacaktır. Ülkeler ve uluslararası kuruluşlar yönetimleri zayıflarken küresel sermayeyi elinde tutan ve yönlendiren odaklar kuvvetlenecektir.

 

Peki, VİRÜS SONRASI için Türkiye’nin hazırlığı var mıdır? Cevap basit. Yoktur. Bu siyasi irade ile (daha doğrusu iradesizlik) kriz sonrasına sağ salim çıkabilir mi? Bu cevap da negatiftir.

 

Çare ve yol çok açıktır. AKIL, MANTIK, İZAN…

O kadar uzak kaldık ki! Dilerim virüs krizi bizi daha da uzaklaştırmaya….

 

 

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Önceki ve Sonraki Haberler