1. HABERLER

  2. SİYASET

  3. Metin Külünk, NGazete'ye konuştu: "Biz insanlığın vicdan adasıyız"
Metin Külünk, NGazete'ye konuştu: "Biz insanlığın vicdan adasıyız"

Metin Külünk, NGazete'ye konuştu: "Biz insanlığın vicdan adasıyız"

"Türklerin ana damarı devletin bekası üzerinedir"

A+A-


Metin Külünk, N Gazete'ye konuştu

AK Parti'nin önemli isimlerinden Metin Külünk, N Gazete'den Nuray Başaran’ın sorularını cevaplandırdı.

Türkiye'nin dünyanın jeopolitik merkezi olduğunu söyleyen Külünk, Türkiyesiz bir dünya denkleminin kurulabilmesinin mümkün olmadığını söyledi.

Külünk, Türkiye’de insan devşiriliyor. İsimleri Türkçe ama ruhları ve akılları devşirilmiş, devletin her noktasına sızmış ve sızdırılmış insanlar var. Siyasetin her noktasına sızmış ve sızdırılmış insanlar var, diye konuştu.


Nuray Başaran (NB): Dünya ya baktığınızda ne görüyorsunuz?

Metin Külünk (MK): Özellikle merkez ülkelerdeki tüm değişiklikler dünyadaki süreçten bağımsız olmaz. Dolayısıyla doğru olan Merkez ülkelerdeki yaşananları dünyadaki gelişmelere bakarak okumaktır.  Ana hatlar da ne var? Birkaç tane ana hat var. Bir tanesi “Küresel Sermaye”. Küresel sermaye bütün yatırımını Pekin-Londra hattına yaptı. Yani Küresel Sermaye, ABD’nin gidebileceği muhtemel hatları gördü. Dolayısıyla ABD’nin içe çekilme stratejisini gördü, kendisine yeni alan olarak Pekin’i ve Londra’yı kabullendi. Doğru bir proje mi? İpek Yolu her zaman doğru bir projedir. Niye doğru bir proje? Enerji kaynaklarının önemli bir kısmı bu hat üzerinde, dünya nüfusunun ağırlık merkezi bu hat üzerinde, büyüme talebi bu hat üzerinde, bireylerin ve toplumların refah talebi bu hat üzerinde ve bu hat barışı bir kere daha inşa edebilecek bir hat. Yani medeniyet ve uygarlık bağlamında, uygarlıkla medeniyet arasındaki sürtünmenin ve o sürtünmenin bir birliktelik projesine dönüşme kabiliyeti burada. Dolayısıyla ‘Küresel Sermaye/ Küresel Finans’ aklı savaş istemiyor. Aslında Küresel Sermaye aklı "işimize bakalım" diyor. 


NB: Bir de şöyle bir şey var, arkadaşımın söylediği ve benim de çok beğendiğim bir söz: “Yeraltı kaynakları yerin altındayken savaş, yerin üstündeyken barış sebebidir.”

MK: Tabi bu da var. Dolayısıyla Sermaye’nin zaten ana dinamiği savaşın olduğu yerde çok para kazanır ama…


NB: Bunu özellikle Kıbrıs/Doğu Akdeniz hattı için söylemek istedim. Orası da gündemde.

MK: Elbette onu da söyleyeceğim. Dolayısıyla Küresel Sermaye bütün yatırımını Londra hattına yapmış durumda. Bir diğer hat ABD’yi Kızılderililerden ele geçiren Anglosakson yan, ABD’nin sahibi olduğunu iddia eden güçlerden birisi, Monroe Doktrini ’ne dönmek istiyor. Çünkü ABD’nin bu şekilde hayatını devam ettiremeyeceğini, yani üretmeyen bir ABD’nin, sadece tüketen bir ABD’nin, Hollywood filmlerine konu olan dünyada kapitalizmin kültürel ayağını, ABD kültürüyle şekillendiren ABD’nin insanı kaybettiğini, insansızlaştığını, dolayısıyla ABD kültürüyle şekillendiren ABD idealinin artık sona geldiğini, dolayısıyla yılda 500-600 milyar doları savunmaya ayırarak bu işin artık korunamayacağını, sürekli NATO’da NATO’nun yükünü çeken, Avrupa’nın korunma yükünü çeken, Afrika’da ve Ortadoğu’da sürekli silahla varlığını devam ettiren ABD’nin devam edemeyeceğini gören ABD’nin ABD’cileri/ulusalcıları, gördüğüm kadarıyla Trump üzerinden Monroe Doktrini‘ne geri dönmek istiyorlar. Yani Çin ile ekonomik ticari savaş, Almanya’ya olan/ Almanya’ya yönelik bu politikalar, Merkel’i neredeyse dövecek şekilde hareket etmesi, AB’ye işte NATO ittifakı üyelerine “Elinizi taşın altına koysanıza kardeşim.” cümleleri…  Bunların hepsi ABD merkez bankası olan FED’in faiz hadlerini kademeli olarak sürekli yükseltme sinyali vermesi, Trump’ın izlediği stratejide ABD halkına yönelik “Büyük Amerikan rüyasını gerçekleştireceğiz” cümleleriyle üretimi öncelemesi… Bu denklemi Putin ile beraber tekrar bir Soğuk Savaş dönemi ama Soğuk Savaş döneminden farklı olarak AB’ye “Ben seni korumam.” mesajları var.


NB: Dün yapılan görüşme çok önemliydi, belki resmi açıklamalar yapıldı ama görüşmelerin arkasını belki birkaç güne kadar yapılacak açıklamalarla öğrenebileceğiz. Siz de dün yapılan açıklamaların aynı önemde olduğunu mu düşünüyorsunuz, dünkü açıklamaları nasıl görüyorsunuz?

mk3.jpg

MK: Bence başlayan süreç devam ediyor. Dengelerin bir tarafında Putin var, Rusya var diğer tarafında ABD var. Bu denklemi gören Fransa’nın ve Almanya’nın telaşı var. Dolayısıyla ben bu dönemde hiç olmadığı kadar Fransız-Alman yakınlaşmasının daha güçlü hale gelebileceğini, Orta Doğu’daki çıkarlarını koruyabilmek için özellikle Londra-Pekin İpek Yolu, çelik ağın dominantlığı karşısında kendi çıkarlarını koruyabilmek için Fransız-Alman ittifakının daha da güçleneceğini düşünüyorum. Tabi bu güçlenecek ittifakın en çok yaklaşacağı ülkenin de Türkiye olduğunu düşünüyorum.


NB: Peki bu noktada Almanya ile Rusya’nın bir çıkar çatışması yaşayacağını düşünüyor musunuz? Bir de 1960’larda İsmet İnönü şöyle bir şey dermiş: “ Eğer ABD ile Rusya görüşüyorsa, bilin ki Türkiye görüşülüyordur. Masada Türkiye vardır.” Bu değerlendirmeye katılıyor musunuz?

MK:
Tabi bütün bu sürecin merkezinde Türkiye var, sonuçta Türkiye dünyanın jeopolitik merkezi. Türkiyesiz bir dünya denkleminin kurulabilmesi mümkün değil. Niye? NATO Genel Sekreteri’nin yakın zamanda ifade ettiği, Napolyon’un söylediği ve Birinci Dünya Savaşı’nın çıkış gerekçesi/çıkartılma gerekçesi, bir anlamda.  Son dönemlerde Berlin Duvarı’nın yıkılışının hemen ardından Balkanlar’daki gelişmeler, Balkanlar’daki gelişmelerin hemen ardından başlayan Arap Baharı, Arap Baharı’nın hemen ardından o süreç içerisinde Irak’ta yaşananlar, en son Suriye’de bilek güreşinin çok sert bir şekilde devam ediyor olmasına baktığınızda ana alan Türkiye. Çünkü Türkiye bir anlamda Orta Doğu’nun hâkimiyet üssü, Türkiye bir anlamda Doğu-Batı buluşmasının merkez üssü, üç kıtanın kesişme noktası ve tüm enerji, medeniyet ve ticaret yollarının… Şimdi Küresel Sermaye açısından da Türkiye çok stratejik bir ülke, ABD derin ulusal aklı için de Türkiye çok stratejik bir ülke. Bunu anlamayan bir tek AB, o da komplekslerinden dolayı. AB bunu hem anlıyor ama Türkiye’nin Avrupa’da olması gerektiği yer noktasında, o kültürel inanç temellerinden kaynaklı… Avrupa bunu anlamasına rağmen gereğini yerine getirme noktasında zafiyet içerisinde. Şimdi buradan yola çıkarsak, bir hat küresel sermaye hattı. Bu hat bir anlamda dünyada savaşlar bitsin istiyor. Çünkü savaşların olduğu yerde sermayenin para kazanması mümkün değil. O zaman diğer hat ABD’yi Monroe Doktrini’ne döndürmek, ABD’yi kendi içine çekmek isteyen hat. Ama bunu yaparken dünyadaki amiral gemisi rolünü de kaybetmek istemiyor. O zaman AB’yi kendisine yük gördüğüne göre, “üzerimden düşsün” diyor. Zaten İngiltere bunu gördü, bütün bunların hepsinde derin İngiliz siyasetini, uluslararası ilişkiler bağlamında görmek mümkün. Çünkü İngiltere’yi kuran Almanya’dır, Almanlardır, Ari ırktır. ABD’yi de kuran İngiltere’den ABD’ye giden Anglosakson’lardır.  Dolayısıyla Anglosaksonların kendi aralarında hanedanlık kavgaları vardır. Bu kavganın vücut bulduğu iki önemli adres vardır; biri Almanya, diğeri İngiltere. İngiltere’de bu süreçte Kraliçe Elizabeth’e karşı ciddi tartışmaların olması rastlantı değildir. Muhtemeldir ki hanedanlık Windsorlardan, Stuartlara geçecek ve yıllarca süren Windsor Hanedanlığı’nın egemenliği yerini Stuart Hanedanlığı’na bırakacaktır. Dolayısıyla dünyada bunun artçı etkilerinin olmaması mümkün değil. İngiltere bunu erkenden gördü ve Brexit ile “Ben çıktım” dedi ve çok akıllıca bir hamle yaparak Londra… Çin devlet başkanının Kazakistan’da mesajı verdiği yer 2013 yılı Çin Pekin-Londra İpek Yolu’nun dünya için önemini ifade ettiği ve adını koyduğu ve Kazakistan’daki çıkışıyla beraber aslında gördüğüm şu (Burada yanılma payım var) Küresel Sermaye ile Londra bir kere daha müttefik bir şekilde Almanya ve Fransa’yı oyunun dışına iterek aslında Rusya’nın da içinde olduğu; çünkü Pekin-Londra İpek Yolu’nun Rusya’sız olması mümkün değil. Çünkü bu yolda güvenlik problemi var, burada terör çok ciddi tehlikedir. Zaten DAEŞ mensuplarını Orta Asya’ya yönlendirilmeleri ve sessiz bir şekilde özellikle Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde bekletilmeye ve uykuya alınmaları, Kafkaslarda riskli alan, Azerbaycan-Gürcistan gibi alanlarda DAEŞ üyelerinin uykuya alınmaları hiç boşuna değil. Bu önümüzdeki süreçteki çatışmanın … Dolayısıyla hattın biri ABD’nin içeri çekilmesi, biri Küresel Sermaye. Onun dışında bir de Armagedoncular var, yani Neo-Conlar.  Neo-Conların derdi ney? Neo-Conlar ezoterik bir hareket olarak dünyada kıyametin kopması ve İsa  AS’ın yeryüzüne dönmesini, bu anlamda da Armagedon peşinde koşan Siyonist İsraillilerle Yahudileri ayırıyorum bu bağlamda, dolayısıyla Yahudileri de yani Siyonist olmayan Yahudileri de tehdit ediyorlar. Bu çok önemli. Yani Kudüs ABD’nin/Trump’ın… Trump bir anlımda dünya üzerinde bu politikaların yalnızlığını gösteriyor attığı adımlarla. Yani düz baktığınız zaman son derece nefret duyulacak bir çıkış ama tersinden baktığınızda bütün dünya ölçeğinde ABD’nin baş büyük elçiliğini Kudüs’e taşıyor oluşu ABD’nin bu politikalardaki yalnızlığını ve ABD’nin bu yanlışlar içine düşmemesi gerektiğini tersinden söylüyor. Bu sebeple dünya okumalarını tek hattan yapmak mümkün değil.  Ve bir hatta kim Armagedoncular. Bunlar kıyameti zorluyorlar,dünyayı büyük kıyamet öncesi savaşa zorlamak istiyorlar. Bunun için de Siyonistlerle Evangelistlerin ittifakı var yani bütün dünyayı yakmak istiyorlar.


NB: Tam da bu noktada bölge ve dünya yeniden yapılanırken; ekonomik, siyasi ve hatta coğrafi anlamda, biz bir sistem değişikliği yaptık. Bu dönemde bu değişimin içinde sistem değişikliği ne anlama geliyor? Risklerimiz ve avantajlarımız nedir? 

MK: Sistem değişikliği bir anlamda devletin bekası, toprak bütünlüğü ve bağımsızlık kavramları noktasında, içeride birliği ve beraberliği sağlama, devletin gücünü muhkemleştirme noktasında önemli bir hamleydi. Yani şöyle düşünün; Gazi Mustafa Kemal Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından 1. Meclis 23 Nisan 1920 ve hemen arkasından Cumhuriyet’in kuruluşu ve dünya kendisini değiştirinceye kadarki olan süreçte Türkiye’nin bu büyük geçişi ancak güçlü lider ve güçlü yönetim modeliyle mümkün olabilirdi. Türkiye o süreci Mustafa Kemalin kendi şahsında güçlü liderlikle dönüştürdü. Kolay değildi, çok zordu. Yani küçülmüşsünüz, küçüldüğünüz yede yeniden devletin devamlılığını sağlıyorsunuz, bekanız tehdit altındaydı onu yeniden garanti altına alıyorsunuz ve buradan büyüme yoluna giriyorsunuz.


NB: Peki bu gün gelinen noktada bir küçülme yok hatta tam tersine bir bölünme tehdidi uzun zamandır bazı kesimler tarafından dillendiriliyor. Bu yeni sisteminde bölünerek büyümeyi getireceği ddiaları var. Siz buna nasıl bakıyorsunuz?

MK:
Dünya sisteminin güçlü Türkiye’ye ihtiyacı var, Küresel Sermaye’nin güçlü Türkiye’ye ihtiyacı var, kabuğuna çekilen ABD’nin güçlü Türkiye’ye ihtiyacı var, Rusya’nın güçlü Türkiye’ye ihtiyacı var. Güçlü Türkiye’den tek tereddüt edecek adres Avrupa’dır, çünkü komplekslidir.


NB: Peki özellikle ABD ve Rusya çıkarlarının çatıştığı alanlarda Türkiye zaman zaman sıkıntılı anlar geçiriyor. Bunun en son örneğini S-400 ve F-35’ler de gördük. Bu noktalarda Türkiye ne yapmalı?

MK: Bana göre Türkiye öncelikle kendisi oldu. Bu temel ayrışma noktası. Türkiye Birince Dünya Savaşı’ndan sonra uyutulma moduna sokulmuştu, dolayısıyla narkoz etkisine sokulmuştu, narkoz etkisi bitti.  Narkoz etkisi biten Türkiye “Ne oluyor” dedi, “Hop” dediği andan itibaren S-400 tartışması aslında bir hava savunma sistemi tartışması değil. Türkiye dedi ki “Ben kendi güvenliğime yönelik tehlikelerin nereden geldiğini biliyorum. Ben güvenlik tehlikelerinin nereden geldiğini bildiğime göre benim için en ön önce devlet bekası ve güvenliği gelir. O zaman ben devletin bekası ve güvenliği noktasında atmam gereken bütün adımları atarım.” dedi ve attı. Bu aslında devlet aklının kendisini ifade etme noktasındaki en net tutumudur ve hiç geri adım atmadı. Ve dikkat ederseniz Türkiye, Batı sistemine cevaplarını hep savunma sanayii üzerinden verdi. Batı bunu iyi okuyor. Yani zırhlı araçta geldiğimiz nokta, helikopterde geldiğimiz nokta, insansız araçta geldiğimiz nokta, insansız tank üretimi, kendi tankımızı üretme, İngiltere ile beraber uçak projemiz. Bunların hepsi gelecek 100 yıllık-200 yıllık okumalar. Şimdi deminki soruya dönmek zorundayız bölünerek büyüme meselesine.


NB: Şimdiki sistem Türkiye’ye bölünerek büyümeyi getirecek, Türkiye federatif yapılara valiliklere ayrışacak diye açıklamalar vardı. 

MK: Bir kere Türkiye’de çok tartıştığımız, çok konuştuğumuz, kimi zaman eleştirdiğimiz, kimi zaman övdüğümüz bir Cumhuriyet tarihimiz var. Bu Cumhuriyet tarihi vatandaşlık kültürü noktasında ülkeye çok şey kazandırdı. İki göçler üzerinden çok şey kazandı. Bu gün coğrafi olarak bir bölünme tarif etmek mümkün değil. Bölünmenin bir sosyal psikolojisi vardır, Türkiye böyle bir sosyal psikolojiye sahip değil. Türkiye’de coğrafi olarak, sosyal psikoloji olarak işaretlenecek bir yer yok. Neden? Üç temel kavram üzerinden; içiçelik çok güçlü bir şekilde devam ediyor beraberinde herkes… Bakınız Kuzey Irak’ta, Bağdat Kuzey Irak’a Kürt Bölgesi’ne saldırsa, Kürt Bölgesindeki Kürt kardeşlerimizin tasını tarağını toplayıp geleceği yer İstanbul, Ankara, Mersin, Adana, Diyarbakır, Hakkari, Şırnak’tır. Bunu PKK Kobani’deki Kürt kardeşlerimize saldırdığında görmedik mi, 200 bine yakın Kürt kardeşimiz nereye sığındı, Anadolu topraklarına. 22 Temmuz 2015’ten sonra çukur kalkışması yaşandı, bu kalkışmada hiçbir Diyarbakırlı tasını tarağını toplayıp Zaho’ya gitmedi, hiçbir Şırnaklı tasını tarağını toplayıp Süleymaniye’ye gitmedi, hiçbir Cizreli tasını tarağını toplayıp Duhok’a gitmedi. Nereye tasını tarağını topladılar, kendi vatanlarında, kendilerini terör örgütünün zulmünden uzak tutacak Anadolu’ya geldiler. Peki, geldiklerinde hiç kimse rahatsız oldu mu, hayır. Kimse niye geliyorsunuz dedi mi, hayır. Çünkü bu vatan hepimizin. O zaman sosyal psikoloji itibariyle bir bölünme tartışması mümkün değil. Üç temel üzerinden; bir akrabalık. Bakınız yüzbinleri aşan, milyonlara yaklaşan, şehirler üzerinden evlilikler var. Bir gün bayramlaşma programında Bingöl derneğini ziyaret ediyorum, oradan bir vatandaşımız çıktı dedi ki “PKK’nın en sevmediği adam benim.” neden seni sevmiyor dedim: “Bir gelinim Gümüşhaneli, bir gelinim Trabzonlu, bir gelinim Rizeli. Beni sever mi bu örgüt?” dedi. Şimdi burada bir psikoloji var. Güçlü akrabalık bağları oluştu ki bu geçmiş tarihimizde olmadığı kadar güçlü. Çünkü geçmiş tarihimizde tarım toplumu olma özelliğinden dolayı herkes yaşadığı köy ve yer ile sınırlıydı. Şimdi sanayi toplumu ve post-sanayi süreci ayrıca iletişim teknolojilerinin geldiği nokta iç içeliği çok daha kuvvetli bir noktaya getirdi. Milyonlar civarında bir kere akrabalık bağı. İki komşuluk bağı. Aynı apartmanda komşuluk hukuku, iş ortaklığı, aynı sivil toplum kuruluşlarında beraber dernekçilik yapma. Batı uygarlığının okuyamadığı bu. Batı uygarlığı toplum mühendisliğine alıştığı için ve de kendi dışındaki bütün ülkeleri, bütün toplumları oryantalist bir kafayla… Dolayısıyla böyle bir coğrafi işaretle bölünme kavramının karşılığı olacak hiçbir durum söz konusu değildir. Tam zıttı toplumun Hakkari’deki talepleri ile İzmir’deki talepleri aynı. Ne o? Refah istiyor. Hakkari’de Ak Parti millet vekili çıkardı sebebi nedir biliyor musunuz?  Hakkari’nin merkezde bir kayyum belediye başkanı var, vali yardımcısı. Kayyumluk görevini devraldığı andan itibaren Hakkari’nin çehresini değiştirdi. Aynı şey Yüksekova için geçerli. Şimdi ne gördü? Kanalizasyonun olmadığı şehir, yıllarca bu örgütün kontrolünde, alt yapının olmadığı şehir yıllarca bu örgütün kontrolünde. Ne gördü, insanca yaşanabileceğini gördü. Devletin elini uzattığında hizmeti götürdüğünü gördü.


NB: Daha önce burada eksikler mi vardı sizce?

MK: Vardı tabi. 


NB: Bu HDP belediye başkanlığından mı kaynaklanıyordu yoksa Türkiye’nin tarihi…

MK: Bu soruyu –parçalı parçalı bir bütünün parçaları halinde- yerel siyasette kendisine sormalı. Recep Tayyip Erdoğan gibi hizmeti toplumsallaştıran, bireyselleştiren, devlet ile vatandaş arasındaki hizmet kavramını vatandaş lehine güçlü hale getiren bir liderin, 15 yıllık tek başına iktidar olduğu bir ülkede, bu belediyelerin PKK terör örgütünün siyasi uzantısına “Nasıl teslim edildiği?” sorusunu yerel siyasetin kendisine sorması gerek. Yerel siyaset bu soruyu kendisine sormalı. Yani Van’da bir şehir yıkılıp bir şehir inşa edildikten sonra, Van gibi bir şehirde, kadim bir yerde PKK terör örgütünün siyasi uzantısının belediye seçimlerini almasının cevabı bir tek Ankara’da aranmamalı, yerelde de aranmalı. Sayın Erdoğan’ın siyaset yapma biçimi eğer Türkiye’nin bütün noktalarında hayata geçirildiğini görsem, hayata geçirilmiş olsa biz bu gün bir çok konuyu konuşmazdık. Dolayısıyla Türkiye’nin şu noktaya doğru gittiğini okuma biçimlerinden biri olarak görmeliyiz. Şimdi Pekin-Londra İpek Yolu, bu yolun neye ihtiyacı var, güçlü Türkiye’ye ihtiyacı var. Güçsüz Türkiye bu yolu çalıştırmaz. Güçlü Türkiye’ye hem Doğu Akdeniz’in de ihtiyacı var. Bir kere şunu gördüler, Afrin üzerinden gördüler, Münbiç’te gördüler, Cerablus’ta gördüler ve en son Irak’ın Kürt bölgesinde gördüler. Türkiye ile bilek güreşi yapmaktan vazgeçtiler. Afrin’i Türkiye’nin içerisine sokamayız bunu gördüler, Cerablus’u da sokamayız. O zaman gördükleri için Türkiye ile eş sıkışmak zorundalar. Buna çok fonksiyonlu olarak bakıyorum. Yani ABD için güçlü Türkiye ile ancak, Pekin-Londra için güçlü Türkiye ile ancak… O zaman şuna gelelim, önümüzdeki süreç Türklerin ve Kürtlerin birinci aşamada bu Mısır’a kadar gidecek bir süreçtir. Birinci aşamada Türklerin ve Kürtlerin, ikinci aşamada Türklerin, Kürtlerin ve Arapların kaderinin yeniden birleştiğinin yaşandığı bir süreç olacaktır. Ama birinci aşama Gazi Mustafa Kemal’in yani Meclis-i Mebusan’da ve birinci Meclis’te, hüsnü niyetle ilan edilen Ahdi Milli hattında, ben bölgedeki Türklerin ve Kürlerin, Araplarla Türkmenlerin bir kader kesişmesi yaşanacağını düşünüyorum.


NB: Az önce söylediğiniz şeyi çok önemsiyorum, Büyük Ortadoğu Projesini biz epeyce konuştuk, işte 22 ülkenin sınırları değişeceği falan, Mısırı kattığınız için söylüyorum. Tabi bu projenin iptal edildiğini ya da rafa kalktığını düşünmüyorum ama Kuzey Afrika’da Mısır üzerinden yeni dönemde ve yakın zamanda bu projeye dahil edileceğini görüyorum. Siz de buna katılıyor musunuz?

MK: Yani Mısır’da Mursi’nin gidişi… Mursi kalsaydı, Mursi Türkiye’ydi. Ortaya çıkacak gücü fark edenler Mısır’ı yıktılar. Aslında yıkılan bahsettiğim Türklerin, Kürtlerin ve Arapların kaderinin tekrar birleşme ve güç olma olma noktasındaki fark edişi zaptırap altına almaydı.


NB: Orada peki Türk iş adamları yatırımlar yaptı, belli bir sermaye gitti yerleşti, Tayyip Erdoğan hükümeti de buna destek sağladı biliyorsunuz. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ni gönderdi falan. Biz sanırım yakın gelecekte birkaç ay içinde falan Mısır’ı tekrar konuşacağız gibi duruyor.

MK: Mısır konuşulmak zorunda çünkü Mısır Kızıldeniz’i, Akdeniz-okyanus hattında en önemli ülkelerden birisi. Bir de tarihsel olarak gücü var. Ortadoğu’ya yönelik önemli ülkelerden.


NB: Kaldı ki bizde hep Mısır’ın alternatifi Türkiye, Türkiye’nin alternatifi Mısır’dır falan derler. Oradaki güç dengeleri noktasında böyle baka geldik ama orada başka ir denge var galiba?

MK: Yok hayır. Mısır halkı nezdinde en güçlü ülke Türkiye’dir. Mısır biliyorsunuz ilk Türk devletlerinin kurulduğu yerlerden birisidir. Memlüklüler’in tarihsel rolü vardır. Memlüklüler Türk’tür. Dolayısıyla Tarihsel Mısır rekabeti yoktur, tarihsel olarak dostluk vardır. Şüphesiz son döneminde Osmanlı’nın merkezini tehdit eden ve Kütahya’ya kadar gelen bir Mehmet Ali Paşa vakası vardır,. Tabi ki o Osmanlının gücünü kaybetme döneminde herkse “Ne koparırsak kardır.” noktasına geldiği için. Şimdi burada Mısır üzerinden bir Ortadoğu şekillenmesi Körfez’e kadar ama bizim de Ahdi Milli’mizin konuşulacağı bir sürece giriyoruz. Bunun nasıl olacağını zaman gösterecek. Dolayısıyla bir bölünme tartışması değil bu. Ahdi milli yani Lozan’da biz eğer Ahdi Milli’yi kabul ettirebilseydik, İsmet Paşa hiç olmazsa Suriye’yi kabul etseydi, bu gün belki bu yaşadığımız sıkıntıların bir çoğunu yaşamıyor olabilirdik.


NB: Ne olurdu bu gün?

MK: Cumhuriyet ve devletin aklı coğrafyaya göre şekillenirdi. Coğrafyanın demografik yapısına göre şekillenirdi. Ve bu gün yaşadığımız son kırk yıllık terörle ağır imtihanı yaşamıyor olabilirdik. Bizim ekonomik nokta da temel sıkıntımız enerjiye ulaşamamak değil mi, Türkiye’nin cari açık tartışmasının ana damarı enerji değil mi? O zaman Musul’un bizde kaldığını düşünseniz, sanayi devrimini yakalamış, sanayileşme noktasında Cumhuriyetin ilk döneminde kamuoyu eliyle atılmış inanılmaz adımlar var. O adımların Musul’daki enerji bölgesi ile bütünleştiğini düşünebiliyor musunuz? Biz bu gün 5 trilyon-6 trilyon dolar milli gelirli bir ülke noktasındaydık.


NB: Peki, o günün şartlarında bu mümkün olabilir miydi?

MK: Hiç tereddütsüz olurdu. Batı başardıysa biz neden başaramayacağız. Bu kadar kamuoyu eliyle şeker fabrikalarını kuran, Sümer bankı kuran, çimento fabrikalarını kuran irade demek ki bir şeyleri görmüş. Onun ihtiyacı neydi enerjiydi. Burada akıl orada enerji, ikisi birleştiğinde ortaya 6-7 trilyon dolarlık veya 5-6 trilyon dolarlık bir ülke çoktan ortaya çıkmıştı ve biz dünyada BM Güvenlik Konseyi’nde vardık. Ancak tarih tekrar kendi başladığı yere geri döner ve bu gün dünya siyaseti bu gün güçlü Türkiye’ye mecburdur. Onun için dikkat ederseniz Türkiye’ye dokunamıyorlar. Çünkü Türkiye’de domino edici, iç savaş istiyorlar mı, istiyorlar. Neden çok sert adımlar atamıyorlar, korkuyorlar. Niye korkuyorlar? Ben bazen kafamda bu konuda teatral bir oyun kuruyorum kafamda. Türkiye bağımsızlığını teslim etmez, devletin bekasını da teslim etmez, bayrağını da teslim etmez. Yiğitler kalır ve mücadele eder. Nüfus göçü nereye olur, Avrupa’ya. 20 milyon Türk’ün Avrupa’ya dayandığını düşünün.  Allah korusun tabi bir oyun oynuyoruz şimdi bir strateji oyunu.


NB: Buna katılıyorum ben de.

MK: İzmir’deki, Ayvalık’takiler nereye gidecek, Yunan adalarına, Trakya’dakiler nereye gidecek, refahın tadını almış, burada savaşmak istemeyenler nereye gidecek?


NB: Yani Ortadoğu’dan da Suriye’den de bize geliyorlar…

MK: Buradan nereye gidecekler, Avrupa’ya. Avrupa bunu taşıyabilir mi? Türkiye ile oynamaktan vazgeçecekler. Türkiye ile oynadıkları an Türkiye’nin dünya sistemine maliyeti, Suriye’ye falan benzemez. Hiçbir şekilde benzemez.


NB: Onu Sayın Tayyip Erdoğan’da dile getirdi, işte Suriyelilere kapıları açıp Avrupa’ya gönderebileceğini. Bu şekilde Ortadoğu’yla Batı arasında tampon bölge gibi de algılanabilir…

MK: Hayır, Türkiye merkez ülkedir. Türkiye merkezdir. Biz merkeziz. Türkiye jeopolitik olarak merkeziz, medeniyet merkeziyiz. Biz insanlığın vicdan adasıyız. Biz öyle köprü, tampon falan, Batının tamponu falan değiliz. Tarihsel olarak Batı’yla yüzleşme yerimizdir Anadolu. Dolayısıyla bizim zaten Batı’yla bu kadar sınırdaş yüzleşme noktasında olmamız, bizim gücümüzdür.


NB: Türkiye’nin durduğu nokta, büyümek değil güçlü devlet olmak. Sizin söylediklerinizden anladığım, tabi üniter yapıyı koruyarak

MK: Elbetteki üniter yapıyı koruyarak. Ancak önümüze gelen bir süreç var bunu görelim. Suriye böyle kalmayacak. Irak’ta böyle kalmayacak görünen o. O zaman kim buranın güç merkezi olacak, Türkiye.


NB: Irak’ın Kuzey’indeki yapılanma, Suriye’nin Güney’indeki otonom yapılanmadan biz nasıl etkileneceğiz?

MK: Türkiye bu işin merkezi olacak. Türkiye bu işin güç merkezi olacak. Neden, çünkü Türkiye bu bölgenin özenilen tablosu. Türkiye refahın huzurun mutluluğun tablosu. Hiç kimse güneye gitmek istemiyor, herkes Türkiye’ye gelmek istiyor. Bu bizim stratejik gücümüz, bunu iyi görelim kendimizi küçük görmeyelim. Ondan dolayı gelecek süreçte ben ahdi milli üzerinden bir coğrafya şekillenmesi olacağını görüyorum. Ona cevap verebilmek için de bizim sistemi değiştirmemiz gerekiyordu ve değiştirdik. Cumhurbaşkanlığı sistemiyle aslında bu gelişmelere cevap vermeye hazırlanıyoruz.


NB: Bu sistem bize ne kazandıracak, yani bu gelişmeleri nasıl organize edebileceğiz?

mkk.jpg


MK: Bütünlük, çabukluk, dinamizm, hareket kabiliyeti, güçlü sistem, güçlü ordu, güçlü ekonomi… Ama bunlar tabi kolay olmayacak çünkü dünyada tek bir güç merkezi yok. Biraz evvel saydım, Armagedoncular var, hızla kıyamet öncesi savaşı zorluyorlar, Neo-Con’cu çete var. Öteki taraftan Küresel Sermaye var. Kendi çıkarları doğrultusunda savaş istemeyen yani “Ne yapıyorsunuz?” “İkide bir neden savaş çığlı atıyorsunuz?” diyenler var. Öbür tarafta AB var, Almanya-Fransa var. Almanya kendi ordusunu kurma peşinde. AB’ye kendi ordusunu kurma izni verilmemiştir, Almanya kendi ordusunu kurma peşinde. Almanya ABD’den rahatsız. Almanya ABD’den rahatsız, Trump tarafından sürekli dayak yiyen bir ülke modundan Türkiye’ye zeytin dalı uzatmak istiyor ancak kendi iç dengeleri buna izin vermiyor. Çünkü ABD Almanya’da çok ciddi bir güç. ABD, Almanya’nın güvenliğini sağlayan bir ülke. Şimdi böyle bir ülkenin sadece 1.2 trilyon dolar ihracatla, güçlü ekonomisiyle buna cevap verebilmesi mümkün mü? Tabi ki Almanya çok akıllı işler yapıyor. Yani post-sanayi sürecinde çok iyi bir noktadalar. Robotik devrimde, yapay zekâda ve özellikle Çin’i kendisine üretim üssü seçmekle ve Çin’i kendisine yakınlaştırma noktasında, Kuzeyden gelen bir hattı Hamburg’a indirerek çabuklaştırma noktasında… Bütün bunların hepsi doğru ama yetmiyor.


NB: Kuşkusuz bölgesel gelişmelerle dünyanın geldiği nokta bizi şekillendiriyor.  Bu sistemi de getiren mecburiyetler olduğunu da düşünüyorum ama içeride de özellikle bakanlar kurulu açıklandıktan sonra, yarın sanıyorum OHAL kalkacak, yeni KHK’larla yeni şekillenme tartışmaları daha net noktaya taşıyacak ama iki şeyden korku var Türkiye’de. İlki tüm sistemin tek kişiye bağlanması noktasında, tek adamlığa doğru, zaten uzun süredir Ak Parti’nin tek başına iktidarlığı ve güçlü bir şekilde sandıktan seçilerek çıkması bu tartışmayı alevlendiriyordu ama yeni yönetim şeklinde de  uygulamaları gördükçe, hem bakanlar kurulu noktasında hem sistem noktasında bu tartışma ve söylemler daha yüksek çevrelerde ve daha yüksek sesle konuşulmaya başlandı ve ikincisi Cumhuriyetin kazanımları noktasında bir tehdit algılanıyor, hani bir devletin sonu mu geldi, yeni bir devlet mi kuruluyor noktasında. Bunlara ne diyorsunuz?

MK: Cumhuriyet cumhurun adı değil midir, milletin kendisi değil midir? Cumhuriyet millete aittir. Cumhuriyet elitist bir kavram değildir, aristokrat bir kavram da değildir, Jakoben bir kavram da değildir. Cumhuriyet millete aittir. Dolayısıyla bu cumhuriyetin sahibi bu milletin kendisi. Kim millet, ayırt etmeden halkın kendisidir. Bir kere şunu içselleştirelim. Bu ülkede  iktidar-muhalefet ilişkisinde, iktidardakiler de Cumhuriyetin bir parçasıdır, muhalefettekilerde. Cumhuriyet demokrasiyle bütünleşmiş ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin ardından sandık Türkiye’de cumhurun kim tarafından, hangi programla, nasıl yönetileceğini ifade etmiş ve bunu ifade ederken birilerini iktidara taşımış, birilerini muhalefette bırakmış. O zaman bir Cumhuriyet tartışması yok ortada. İkinci olarak devlet canlı bir varlıktır. Fransa kaç dönüşüm yaşamış? Kaçıncı onlar? Kendi dillerinde çok entelektüel oldukları için 1. Cumhuriyet, 2. Cumhuriyet…


NB: Bizde de böyle birinci ikinci cumhuriyet var mı? Bu yeni Cumhuriyet midir?

MK: Böyle bir tartışmanın anlamı yok, bizde devlet esastır, devletin bekası esastır. Türklerin ana damarı devletin bekası üzerinedir. Bu topraklarda varlığımızı nasıl sağlarız/koruruz,  temel soru bu. Bu soruya cevap arar Türkler hep tarihte. Bu soruya cevap aradığı için Osmanlı’dan cumhuriyete geçişi başarmadı mı? Hangi millet o geçişi başarabilirdi kolaylıkla? Avrupa’ya bakın, birbirlerini yediler, yaktılar, yıktılar birbirlerini. Latinleri, Roma gelip İstanbul’u yakmadı mı, yıkmadı mı, yağmalamadı mı? Otuz Yıl Savaşları’yla, Yüzyıl Savaşları Avrupa’da gerçekleşmedi mi? Peki biz hanedanlıktan cumhuriyete nasıl geçtik? Son derece sert bir geçiş oldu ama içeride millet olarak herkes şuna baktı, sürgüne gönderilen hanedan bile devlet aleyhine bir tek laf etmedi. Sürgüne gönderilen hanedan, Osmanlı hanedanı Türk devleti aleyhine tek bir laf etmedi.  Hepsi acıyı içlerine gömdü, sürgünde/gurbette hüzün halinde ama hüzünlerini asalet halinde belli etmeden bir ömür boyu koruyarak yaşadılar. Kolay mı zannediyorsunuz siz? Saraydan alınacaksınız ve Avrupa’ya saçılacaksınız. Aradan yıllar geçecek, hasretle dedelerinizin topraklarına geleceksiniz ve dedelerinizin topraklarında dedeleriniz sarayda yaşarken siz… Buna tek laf etmediler. Niye, çünkü Türklerde esas devletin bekasıdır. Çünkü devlet varlığın kendisidir. Bu gün devlet güçlü olmasa siz buraya gelebilir misiniz, konferans verebilir miyiz? Huzurla havuza gidebilir mi güney sahili? Dolayısıyla biz neyi seçtik? Baktık ki dünyada bir büyük dönüşüm var, batı kendini dönüştürüyor. Bizde döndük hanedanlık sisteminden halkın kendisini doğrudan yönettiği, halkın istişari ve karar organlarında etkin olduğunu demokrasiye. Devletin bekası için bu şarttı. Şimdi de bu süreç cumhurbaşkanlığı sistemine şunu soralım. Demek ki devletin bekası, devlet aklı, devletin bekası için, dünyadaki bu sert dönüşüme cevap verebilmek için bir sistem değişikliğine ihtiyaç var. Sandık var mı, var. Siyasi partiler var mı, var. Örgütlenmeler var mı, var. Sivil toplum kuruluşları var mı, var. İnandığı gibi düşünme, seyahat özgürlüklerimiz var mı var. ABD’de ABD lehine konuşabilir misiniz, Avrupa’da ABD aleyhine konuşabilir misiniz? Facebook’ta şansölyeyi eleştirdiği için gece yatağından adam alıyorlar. Siz Türkiye’de ne garip, devlet düşmanlığı, halkın seçtiği ve devleti yönetmek üzere görevlendirdiği insanlara karşı o kadar rahat küfür, hakaret her şey… Ondan sonra döneceksiniz demokrasi tartışması başlatmak isteyeceksiniz. Bu mümkün mü?


NB: Neden o zaman peki bir kısmı böyle küfür, şantaj yapıyor ya da böyle bir nefret söylemi var?

MK: Çünkü beşinci kol faaliyeti Türkiye’de çok etkin.  Türkiye’deki NGO’lar… Geliyorlar, sivil toplum kuruluşu başlığı altında örgütleniyorlar. Şu soruları sormak lazım, AB fonlarından kim ne alıyor ve ne yapıyor?


NB: Ama yani devlet bunları çıkaramıyor mu, 16 yıllık bir Ak Parti iktidarı var. Devletin çıkarıp halkın önüne koyması gerekmiyor mu?

MK: Ben çıkarmalı diyorum ve sizin aracılığınızla. Devletin bekası için çıkarmalı ve milletle bu paylaşılmalı. Devletin bekasına yönelik alınması gereken tedbirlerin içerisinde bunlar da var.


NB: Değil mi bu çok önemli, yani hele hele tehlikeli bir geçiş süreci varsa bölgede, üniter yapımızı koruma noktasında NGO’ların nerelerden para aldığı, nerelerden beslendiği devletin kayıtlarında mutlaka olması gerekir, devlet olmanın gereği budur değil mi ve gerektiğinde hukuki işlemlerin de yapılması gerekir.

MK: Elbette, devlet olmanın gereği budur. Gerektiğinde hukuki işlem de başlatılmalıdır. Kim olursa olsun bu yapılmalıdır.


NB: Peki, neden yapılmadı bunlar bu güne kadar?

MK: Tanzimat’tan bu yana maalesef Türkiye’de insan devşiriliyor. İsimleri Türkçe ama ruhları ve akılları devşirilmiş, devletin her noktasına sızmış ve sızdırılmış insanlar var. Siyasetin her noktasına sızmış ve sızdırılmış insanlar var.


NB: Ama şimdi yeni sistem birçok şeye açık ve daha hızlı hareket edebilen ve devlet aklını daha hızlı kullanabilecek bir sistem olarak görüyoruz.  Dolayısıyla bunlar hızlı bir şekilde yapılabilecek mi?

mk2.jpg


MK: Ben yapılacağına inanıyorum. Çünkü bu bir gelecek 100 yıllık-200 yıllık meseleyi konuşuyoruz. Bunlar olmak zorunda çünkü Türkiye dünya sistemindeki güç odaklarının asla vazgeçmeyeceği bir ülke ve paranın bu kadar büyük güç olduğu yerde insanların akıllarının ve ruhlarının devşirilmesinden vazgeçmeyecekler bunu bilelim.


NB: Buna ek olarak, savaşlar ekonomiyle yapılarak ekonomi ile de kazanılabiliyor. Şu anda ekonomik bir sıkıntı var ve her kesimde hissediliyor ve söyleniyor. Bu nokta da yeni sistem de göreve bununla başladı. Hem bakanlar kurulu noktasında hem de seçim sonrasındaki atmosfere baktığımızda bu net bir şekilde görülüyor. Bunun içinden çıkma noktasında bizi sıkıştırıyorlar mı ekonomiyle yoksa bu nokta da az önce sizin de dile getirdiğiniz devşirilen insanların tekrar önemli yerle gelmesi ve ekonomiyi düzeltmesine zemin mi hazırlanılıyor? Bunun içinden nasıl çıkmayı düşünüyorsunuz?

MK: Yani her şey mümkün, her şey mümkün değil, hepsi bir arada. Şu 15 yıllık istikrarlı ve güvenli bir büyüme var ve bu büyümenin geldiği noktada dünyadaki güç merkezleri Türkiye’yi 15 Temmuz’da ve gerisindeki bütün hamlelerde Türkiye’ye diz çöktüremediklerii için, şimdi silahsız bir şekilde Türkiye’yi sıkıştırmaya devam ediyorlar. Buna karşı yapmamız gereken nedir sorusunun cevabını hükümetteki arkadaşlar verecek. Benim fikrim kredi garanti fonunun daha da güçlendirilmesi gerektiği yönünde. Özellikle bankalara yönelik ciddi bir takip ve kontrol mekanizması çalışmalı, an an takip edilmeli. Çünkü bankaların vadesi gelmemiş kredileri çağırarak 1997’deki gibi, 2000’deki gibi alanı kirletme noktasında çabalarına izin verilmemeli.


NB: Kuşkusuz bu çok önemli ama OHAL’den dolayı, bazı büyük grupların ki 10-15 gruptan söz ediliyor. Konkordatonun iflas ertelemeleri konusunda sıkıntılarının olduğu, önümüzdeki günlerde bunların patlak vereceği bir de tabanda tabi üretime dönük çalışmaların tükendiği ve üretim olmadığı yönünde tespitler var…

MK: Burada tabi Türkiye’nin dinamikleri ve dünyadaki gelişmeler bağlamında mutlaka yeni bir enerji çıkacak ve ben bu süreçte hükümetteki yeknesaklık, çabukluk şansının Türkiye için de önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Türkiye’nin bilançolarının özellikle kamu maliyesinin bu anlamda sağlam olması, bankacılık sisteminin sağlam olması, KGF’nin devreye girmesiyle ortaya yeni bir programla beraber mutlak süratle ben buradan yeni bir enerjini ortaya çıkacağına ve toplumun moralinin daha iyi bir seviyeye geleceğine inanıyorum. Bütün bunların cevabını hükümetimizdeki arkadaşların kısa zamanda vereceğini düşünüyorum. Ben de sizin işittiklerinizi işitiyorum, ben de sizin söylediklerinizi iş dünyasından dinliyorum. Dolayısıyla hükümetteki arkadaşlarımızın, bakanlar kurulunun bu konuda yeni enerji üretecek adımlarını hızlı bir şekilde atacaklarını düşünüyorum. Demin sorduğunuz bir soru vardı onu cevaplamamıştım onu da cevaplayayım. Bir kere o sistem değişikliğini tekilleştirmek isteyen akıl muhalefetteki CHP’nin dili. Bakınız partiler ayakta, meclis ayakta, STK’lar ayakta, yürütme ayakta. Türkiye asıl çok fonksiyonlu hale şimdi geliyor. Partiler siyaset üretin. STK’lar çok daha güçlü, kendi içerisinde bütünleşmiş ver bir araya gelmiş bir yapı var. Bu kadar çok fonksiyonlu  bir yerde siz tekilleşmeden bahsedemezsiniz. Tabi Anayasa’nın verdiği KHK çıkarma yetkisini kullanacak ama KHK’lar eleştiriden azade değiller ki. Meclis yasa çıkarmaktan uzakta değil ki, parlamentonun kürsüsü yürütmeye eleştiri getirmekten azade değil ki. Mesela parlamentonun basın odası yürütmeye yönelik eleştirilere ya da sokak/vatandaş ürettiğin siyasete kapalı değil ki. 


NB: Uzun süredir 15 Temmuz’dan sonra süren bir OHAL ve FETÖ ile mücadele süreci mevcut. Bu sebeple bazı alanlarda kısıtlamalar var, bunlar gerekiyor muydu, kuşkusuz gerekiyordu…

MK: OHAL bu anlamda demokratik mücadelenin hangi boyutunu engelledi? Her istediğin yerde basın açıklaması yapamadın tek engel bu oldu. Kahveye gidip siyaset mi yapamadın? Siyaset ürettin millete götürdün de engel mi oldular?


NB: Ben topluma yansımaları bazında bu soruyu soruyordum, dediklerinize katılıyorum. Bu noktada OHAL kalkıyor ve siz yeni hükümeti nasıl buluyorsunuz? Kapsayıcı mı, uzun zamandır cemaat etkisiyle ve başka etkilerle işin ehline yetki verilmediği ve daha kapsayıcı kadroların oluşmadığına yönelik eleştiriler vardı. Bu hükümet nezdinde biz bunu görüyor muyuz? Bundan sonraki özellikle bürokratik kadrolarda ve yeniden yapılanmada nasıl bir resim görüyorsunuz?

MK: Biz Cumhurbaşkanı seçtik, yürütme erkini Sayın Cumhurbaşkanımıza millet sandıkta teslim etti. Dolayısıyla Sayın Cumhurbaşkanımızın kadrosuna başarılar diliyorum.


NB: Bana başkan diyebilirsiniz demişti, sayın Bahçeli eleştiri getirdi ve dedi ki “50 tane başkan var başkanlık var ama Cumhurbaşkanı tekdir dedi.”

MK: Ben devlet başkanını tercih ediyorum, biliyorsunuz 2014’ten beri devlet başkanını tercih ediyorum.


NB: Doğrusu bu mudur yani?

MK: Tabi, Anayasa’daki tarifi budur. Dolayısıyla benim için devlet başıdır ve Cumhurbaşkanlığı sistemi ile halk devletin başını seçmiştir ve bu sebeple benim için Devlet Başkanı’dır. Devlet Başkanı’mızın kadrosunun bütün beklentileri karşılayacaklarını düşünüyorum ve başarılar diliyorum.

*

Metin Külünk Kimdir?

16.11.1960 tarihinde Rize'nin Güneysu ilçesinde dünyaya geldi. Babasının görevi nedeniyle ilk ve orta öğrenimini sırasıyla Diyarbakır ve İstanbul'da tamamladı. Daha sonra Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümünü bitirdi.

Askerlik hizmetini yerine getirmesinin ardından 1984 yılında İnanç Dış Ticaret Hizmetleri Grubunda iş hayatına atıldı.

· 1990-1993 yıllarında sivil oluşum ALTMIŞLILAR GRUBU'nun kuruluşunda ve yönetiminde bulundu.
· 1993-1995 yılları arasında Marmara Üniversitesi'nde dış ticaret dersleri verdi.
· 1990-1995 yılları arasında İTKİB (İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçılar Birliği) komitelerinde görev yaptı.
· 1994 yılında Türkiye'nin AB ile ilişkilerine yönelik "GÜMRÜK BİRLİĞİ SÜRECİNDE TÜRKİYE" dergisini yayınladı.
· 1995 yılında Türkiye'nin Milli Eğitim Bakanlığı'ndan onaylı ilk özel "DIŞ TİCARET EĞİTİM MERKEZİ"ni kurdu.
· 1995 yılında İSO (İstanbul Sanayi Odası) Hazır Giyim Meslek Komitesi Üyeliği'ne seçildi.
· 1997-1999 yılları arasında MESİAD (Merter Sanayici ve İşadamları Derneği) Yönetim Kurulu Üyeliği yaptı.
· 1997-2000 yılları arasında İSO Meclis Üyeliği'ne seçildi.

Türkiye'nin geleceğinin dünyaya ticari anlamda entegre olmaktan ve ihracattan geçtiğine inanan Metin Külünk'ün değişik yayın organlarında dış ticaret ve AB üzerine pek çok makale ve araştırması yayınlanmıştır.

2001 yılında Türkiye büyük bir ekonomik krize girdiğinde krizden çıkış yolu olarak ihracatı göstermiş ve iki yıl boyunca Türkiye'nin dört bir tarafında 2000'e yakın kişiye bila bedel "Nasıl İhracat Yapılır" konulu eğitimler vermiştir.

Kriz sonrasında AK PARTİ'den siyasete atılan Metin Külünk, 2002 – 2006 yılları arasında AK Parti İstanbul İl Teşkilatında çeşitli görevleri yürütmüştür.

2004 yılından başlayarak Metin Külünk mesaisini, sivil toplum faaliyetlerine ve Eylül 2004 yılında kurduğu Küreselden Yerele Türkiye’yi Konuşuyoruz Platformuna ayırmıştır. KYTK Platformu çerçevesinde günümüze kadar irili ufaklı 300’e yakın toplantı ve konferans düzenleyen Külünk’ün bu faaliyetleri çerçevesinde 500’e yakın siyasetçi, uzman ve akademisyen katılırken, otuz  bin civarında izleyici kitlesine de hitap etmiştir. 

Külünk, ayrıca 2001 yılında kurulan Külünk Eğitim ve Kültür Derneği’nin de 7 yıl süreyle başkanlığını yapmıştır. Bu çerçevede aile misyonuna özel atıfta bulunarak Türkiye’nin pekçok bölgesinden aile ve hemşehri dernekleri ile organizasyonlar düzenlemiştir.

Külünk’ün kendisine ait, küresel ve yerel gelişmeler ile beraber, kendi yazılarına da yer verdiği iki web sitesi bulunmaktadır.

Metin Külünk’ün, Uluslararası Ticarette Tarife Dışı Engeller, Barışı Arayan Dünya, Küreselleşen Dünya’da Türkiye, Rengarenk Şehir İSTANBUL ve Anadolu Düşüncesi Temelinde Büyük Türkiye İdeali, Büyük Anadolu Aklı, 140’lık Hasılıkelam isimli 7 kitabı bulunmaktadır.

2011 yılında İstanbul 1. Bölgeden AK Parti Milletvekili olarak seçilmiştir. 24-25-26. Dönem İstanbul Milletvekili olarak görevi devam etmiştir.

Metin Külünk evli ve bir kız çocuğu babasıdır.

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
5 Yorum