Kerime Yıldız

Kerime Yıldız

FÜTÜVVET VERMEDEDİR / BİZ BUYUZ

 

İki yıldır Kocaeli Başiskele’ye bağlı Yeniköy’de yaşıyorum. Evler, genellikle bahçe içinde. Her çeşit meyve ağacı var. Yetmemiş, belediye de parklara ve yol kenarlarına meyve ağaçları dikmiş.

Geçen sene, tam üzüm yaprağı zamanıydı. Bir evin önünden geçerken dayanamadım, zili çaldım. Kapıyı açan hanım, daha cümlem bitmeden, “Lütfen, canınız istediği gibi toplayın. Komşularınıza söyleyin, onlar da toplasın. Ekene Fâtiha okuyun yeter.” Kim tutar beni? Yeter ki helâlinden olsun. İzin istediğim her kapıdan, hemen hemen aynı cevâbı aldım. “Hemen hemen” dememin sebebi, bir istisnâ. Yerlere dökülüp çürüyen bir erik ağacı için de izin istediğimde, sâhibesi,”Eh bir kaç tâne alın.” demişti. Cimrinin bir eriği bile yenmez. Allah muhâfaza, gözü kalır.

Sütü, Yuvacık’tan alıyorum. Baraj’a yakın bir çiftlikten. Süt alıp dönmek, ne mümkün! Bahçe, hayrat ağacı dolu. Bu çiftlik, ayrı bir yazı konusu.

Şimdi yaprak, canerik, dut, ıhlamur zamanı. Sabahları çıkıp dolaşırken içimdeki çocuğu salıveriyorum. İzin aldığım evlerin bahçelerinden sepetimi dolduruyorum. Evsiz bir bahçedeki can erikler dikkatimi çekmişti. Dalları yerlere inmiş. Sâhibi olmayınca bakıp bakıp geçmiştim. Dün sabah, civârdaki evlere sormak niyetindeydim ki bir de baktım, çitin üzerinde şöyle bir yazı asılı:

 “Erik yemek helâl. Âfiyet olsun”

“İşte biz buyuz!” diye tebessüm ederek gördüğünüz fotoğrafı çektim.

Sonra yol kenarından ıhlamur toplayıp belediyenin parkına gittim. Bir dut ağacının altındaki banka oturdum. Parkın karşısındaki evden gelen hanım, bir şeyler söylendi gitti. Ihlamuru düzgün toplamamışım da bilmem ne... Oralı olmadım. Dinlenince dut toplamaya başladım. Diğer ağaçlardan da aldım ve yerime döndüm. Aynı hanım, tekrar geldi. Beden dilinden neye geldiğini tahmin etmek zor olmadı. Aramızda, şöyle bir konuşma geçti:

“Bugün ki nevâleni topladın.”

“Bu dutun tadı çok güzel.”

“Güzel olur tabi. Ben buna çok baktım.”

“Nasıl yâni? Bunu belediye ekmedi mi?”

“Ekti ama dibine çok tavuk gübresi döktüm. Yoksa böyle datlı olmazdı.”

“E peki niye kimse yemiyor? Tavuklar yiyor.”

“Yok yiyorlar da benden izin alıyorlar.”

Hiç oralı olmadan yürüdüm. Öylece kalakaldı. Konuşma uzasa belki de beni aptal yerine koyup gübre parası isteyecekti.

Bir tarafta bahçesindekini vakfeden eli açık, mükrim Anadolu insanı; diğer tarafta devlete âit olana el koymaya kalkan köylü kurnazı.

Küçük hikâye de büyük hikâye de aynı!

“Fütüvvet vermededir”diyor, Mevlânâ. Evet, yiğit olan verir. Verdikçe arttığına inanır. Veren elin, alan elden üstün olduğunu bilir. Yiğit olmayan ise kendine âit olanı vermeyi geçtim, devlet malına gözü döner. Hiç doymaz.

Allah, vermekten geriye koymasın!

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.