Gülçin K. İNCEİPLİK

Gülçin K. İNCEİPLİK

Yazar

EKONOMİDE GÜVEN UNSURU

A+A-

Yaz gününde sizleri serinletecek keyifli yazılar yazmak isterdim ancak güzel yazılar uzun bir süre daha hayal gibi. 

Kovid-19 krizi hem sağlık hem de ekonomi açısından tüm dünyayı zorlamaya devam ediyor. Pandemi sürecinin elbette her ekonomiye etkisi var fakat son günlerde Türkiye’ye benzersiz bir kriz yaşattığını söyleyebiliriz. 

Neden benzersiz diyorum?.. Çünkü hem finansal piyasalarda ve hem de reel sektörde neredeyse dünyanın tersine gidiyoruz. 

Güncel birkaç örnek vereyim:

Dünya gündeminde doların küresel hakimiyeti tartışılıyor. Analistler dolarda yaşanan değer kaybı nedeniyle doların küresel rezerv para olma özelliğini kaybedebileceğini konuşuyor. Bu kaygılar kısa ömürlü mü, yoksa uzun ömürlü olacak göreceğiz. Orası ayrı bir tartışma konusu. 

Türkiye’de ise durum tam tersi. Türk Lirası dolardan daha çok değer kaybettiği için küresel piyasaların aksine doların değeri artıyor. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin sorunu da bu zaten.

Geçtiğimiz hafta Ağustos 2018’den bu yana yaşadığımız en kötü kur şokunu yaşadık. Yaşanan kur şokunu yalnızca küresel piyasalara bağlamak kafayı kuma gömmekten başka bir şey değildir. Önemli olan soruna doğru teşhisi koyup sürdürülebilir bir çözüm üretmektir.

Ekonomi politikalarını uygulayanların karıştırdığı nokta şu; dolara talep arttığı için Türk Lirası değer kaybetmiyor. Türk Lirası değer kaybettiği için dövize ya da alternatif yatırım araçlarına talep artıyor.

Türkiye ekonomisi pandemi günlerinde döviz rezerv endişelerini artırarak uzun zamandır yerleşik olan riski derinleştirdi. Yatırımcı da bu süreçte hızla Türk Lirası’ndan kaçmaya devam ediyor çünkü Türk Lirası’na güvenmiyor.

Öte yandan faizlerin dip yaptığı  bir ortamda, Mart ayından bu yana yaklaşık % 40 değer kazanan gram altın dururken, gün içinde yaşanan ani kur oynaklıkları varken vatandaş neden değer kaybeden bir para birimine yatırım yapsın ki?  

Ülkem kaybedeceğine ben kaybedeyim” derseniz, enflasyona karşı paranızı nasıl koruyacaksınız?.. Bunun rasyonel tarafı yok. Ülkenin kazanması için herkesin sizinle aynı anda Türk Lirası’nda kalması lazım. Biz daha toplum sağlığı için maske takılması konusunda ortak akılda buluşamıyoruz.

Gelelim dünyada tersine gittiğimiz bir diğer mevzuya; Türkiye ekonomisinin bel kemiği olan konut sektörüne. 

OECD verilerine göre, 2015-2019 yılları arasında Türkiye Brezilya’dan sonra konut fiyatları en çok ucuzlayan ikinci ülke olmuştu. Pandemi ile birlikte Brezilya’da konut fiyatları % 20 daha geriledi. İngiltere Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre, Mayıs ayındaki konut fiyatları son 11 yılın en sert düşüşünü yaşadı. 

Neticede birçok ülkede pandemi sürecinde konut fiyatları % 5 - % 20 oranında düşerken, virüsün ülkemiz için zirve noktasını yaşadığı, insanların evlerine kapandığı, üretimin ve tüketimin aynı anda durduğu bir ortamda Türkiye’de de düşüşün devam edeceği beklenirdi.

Ancak Merkez Bankası, konut fiyat endeksinin 2020 Nisan ayında bir önceki yılın Nisan ayına göre % 16,7 arttığını açıkladı. 

Haziran ayına baktığımızda ise bu artışın % 30’lara kadar çıktığı konuşuluyor. 

Şaşırtıcı değil mi?

Mart ayında açıklanan Korona Destek Paketi’nde anlam veremediğim desteklerden biri konut alımlarındaki kredi teşvikiydi. Vatandaşın kendisi ve sevdikleri için hayatta kalma endişesi varken, pandeminin yaşandığı her ülkede işsizliğin çığ gibi büyüyeceği tartışılırken, vatandaş  ev gibi uzun vadeli bir borç yükünün altına girer mi diye düşünüyordum. 

Tabii ki kamu bankaları tarafından rekor düşük faizli, uzun vadeli ve ön ödemesiz şekilde sağlanan krediler bunu başardı. 

Bakınız:

Nisan ayında yani sokağa çıkma kısıtlamalarının en yoğun olduğu dönemde vatandaş evden çıkmadan Internet tapu hizmeti ile 30 bin konut satın aldı.

Haziran ayında ise TÜİK konut satışlarının % 209 arttığını belirtti.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın açıkladığı yeni verilere göre, Temmuz ayında kredili konut satışının 141 bin 434 işlemle geçen yılın aynı dönemine göre % 1000 arttığı gözlemleniyor.

Normalde insan da ekonomi de belirsizlikten hoşlanmaz. Pandemi süreci tüm dünyaya öngörülemez bir süreç yaşatırken, Türkiye’deki aşırı kredi büyümesi ekonomiden az çok anlayan herkesi endişelendiriyor.

Tasarruf eğilimi olan bir toplum değiliz, hatta kısa vadede eline geçen ek kazancı da harcayan tüketim eğilimli bir ekonomik davranış kalıbımız var. Bunu Korona sürecinde yaşanan kredi patlaması ile de tekrardan görmüş olduk.

Ancak erken normalleşme adımları ile hızlanan ekonomi hem kendi geleceğini hem de virüsün geleceğini sonbahar ayları için çok riskli hale getirdi. 

Konuştuğum herkes ikinci dalga çok sert gelse bile bir daha sokağa çıkma kısıtlamalarının yaşanmayacağını söylüyor. Kısacası, vatandaş bir daha dükkanımı kapatmam diyor. Haksız sayılmazlar, alım gücü olmadan bu kadar kredi nasıl ödenecek?.. 

Neticede pandemi sürecinde kenarda köşede birikimi olmayan vatandaş borçla tüketime yönlendirildi. Devlet tüm kaynaklarını vatandaş üretsin diye değil tüketsin diye aktardı.  Üretim kanalı yine cılız kaldı.  Borç yiğidin kamçısıdır misali tüm kesimler ağır bir borç yükünün altında. 

Salgınla mücadelede kilit sorun devletin ve vatandaşın alınması gereken önlemleri uygulama niyetinin olup olmadığı noktasına geldi. Herkeste bir iyi niyet var ama uygulama niyeti yok diyelim. Kimse virüs falan dinlemiyor. Dinlersem aç kalacağım diyor. 

Hal böyle olunca sağlık verileri alarm vermeye, güven vermemeye başladı. Salgın kontrolden çıkarsa bu insanlar evlerinde nasıl tutulacak beni gerçekten endişelendiriyor. 

Anlaşılan o ki, korona sosyal yaşamımızda ve sağlığımızda derin izler bırakacağı gibi ekonomide de derin yaralar bırakacak. 

Bu yaraları tersine çevirebilme ihtimalimiz var mı?.. 

Artan işsizlik ve alım gücü düşüşü buna pek izin vermeyecek gibi görünüyor. Faizlerin yükseltilmesi tek başına bir çözüm değil. Temel mesele enflasyon üzerine gidilmeli. Öte yandan tek çözümü para politikasında da aramamalıyız.

Yalnızca yabancının değil, yerli yatırımcının da güvenini kazanmak lazım. Bunun için de ekonomi diline pelesenk olmuş yapısal politikalar şart. 

Elbette ki Türkiye bu süreci atlatma gücüne sahip bir ülkedir, temennimiz de budur. Yeter ki öncelikle sağlıkta ardından da siyasette ve ekonomide güven ortamı inşa edilsin. 
 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.