Onur Akbaş

Onur Akbaş

DİL YÂRESİ

A+A-

Ne Victor Hugo ne Tolstoy ne Gogol ne Akif ne Fikret ne Ömer Seyfettin ait oldukları dilde eser vermeyi meselenin lafazanlığını yapmaya tercih etmişlerdir. Bugün –güdümlü edebiyatçılar/ diplomatik hesapların malzemesi şizofreni sahipleri dışında kaç romanla, filmle, hikâye ya da şiirle yüreklere dokunabildik yer kürede? Kaç edebi eserimiz Eski Ahit artığı fantastik sayıklamalardan ibaret “novella”lardan fazla ses getirdi?

ONUR AKBAŞ

                                                                                                onurakbastde@gmail.com

 

Sürekli okuma süreci düşünme ve yazma sürecini besleyen bir faaliyettir. (felsefe üslubu ile ifade etmek gerekirse edimdir.) İlk baskısı 2001 yılında yayımlanmış “Dile Gelen Felsefe” isimli Taylan ALTUĞ imzalı kitap da vardı. ALTUĞ, ciddi emek isteyen bu bilimsel çalışmada dil/dil-bilim etrafında çeşitli felsefi yaklaşımlara yer vermiş. Konumuzu destekleme açısından burada bir yaklaşımı zikretmenin önemli olduğu kanaatindeyim.

ALTUĞ, kitabının ikinci bölümünde dilin ruhun bir ürünü olduğu tezinden yola çıkan W von Humboldt’un görüşlerine yer veriyor. Bireyselliğin ayırt edici etme işlevi hakkını saklı tutan Humboldt’un görüşleri şu şekildedir:

“Ulusal karakterin türdeş öznelliği, kavramların eklemlenmesinde bir etkiye sahiptir; öyle ki, dil, bu yolla bir ulusal dilsel dünya görüşü haline gelir.”(s:79)

“Düşünme dile bağımlı olduğuna göre, bu durumda, belli bir dili konuşan kişi için, mümkün potansiyel düşünce, bu dilintüm kavramsal içeriğine, yani bir ulusun kavramlarının toplamını, kendisine barındıran sözlüğüne eş değer olacaktır.”(s: 80)

Bizim “ne yapmalı” milliyetçilerinin anlayacağı seviyeye indirgeyecek olursak. Dil, işlenerek, sözcükler bu doğal işleyişin sonucu olarak kendi düşünce dünyasının kavramlarını oluşturarak evrensel orkestrada kendi yerini alır diyor. Bununla her “izm”in peşine koşan sözde evrensel özde teslimiyetçi ideolojik yaklaşımlara da , eli koynunda” ne yapalım”cı aydın tembellere de cevap veriyor. Meselenin pratikte cevabını Yunus Emre, Namık Kemal, Yahya Kemal, Ömer Seyfettin, Peyami Safa, Hüseyin Nihal Atsız, Faruk Nafiz, Ziya Gökalp, Arif Nihat Asya, Mehmet Akif Ersoy… gibi kalemler, Türkçe arsasına bina ettikleri köşklerle, yaldızlı saraylarla, anlatmışlar. Mevzu ekonomi olduğunda nasıl üretimin çare olduğunu söylüyorsak; mevzusunun edebiyat olduğunu iddia eden muhteremlere tavsiyemiz de üretmeleri yönünde olacaktır. 

Hala kısır döngüden ve sayıklamadan öteye varmaya; estetik, sanat ve edebiyat teorisi üzerine zerre katkısı olmamış, olmayacak insanların âlem işte görsün diye temcit pilavı gibi her on yılın başında “Nasıl bir milli edebiyat?” sorusu üzerinden önümüze konulması lise münazara konularında bile artık sıkıcı hale gelmiştir. Ne Victor Hugo ne Tolstoy ne Gogol ne Akif ne Fikret ne Ömer Seyfettin ait oldukları dilde eser vermeyi meselenin lafazanlığını yapmaya tercih etmişlerdir. Bugün –güdümlü edebiyatçılar/ diplomatik hesapların malzemesi şizofreni sahipleri dışında kaç romanla, filmle, hikâye ya da şiirle yüreklere dokunabildik yer kürede? Kaç edebi eserimiz Eski Ahit artığı fantastik sayıklamalardan ibaret “novella”lardan fazla ses getirdi?

Üzgünüm baylar ama şöyle basit bir kaideyi hatırlamak zorundayım. Kendi dilinde hakkıyla ve bilinçli bir okuma yapmayan zihin kendi dilinde düşünemez, düşünemeyen kavramını üretemez, üretemeyen de milli bir edebiyat ortaya koyamaz ama yerliliğin ve milliliğin gargarasını yapar. O da en kolayıdır zaten.

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.